inceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
inceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2016 Pazar

The Away Days Sevmek

Merhabalar efendim Özge'nin bilgisayarından selamlar:). Kendileri artık blogun teknoloji sponsoru :). Şaka şaka:)). Keyifleriniz umarım yerindedir bu güzel pazar için harika planlarınız vardır :) Bu yazıyı kaç zamandır bekletiyorum aman konserlerinden sonra yazayım diye ve nihayet o kısma geldik :). Konserine de gittiğime göre tescilli bir The Away Days dinleyicisi olarak bu yazıyı yazmayı kendime görev bilirim. Benim en sevdiğim türlerden olan indie, dream pop ve biraz da shoegaze müziği icra eden Türkiye'deki sayılı gruplardan The Away Days bugünkü konuğumuz. O kadar güzeller ki zaten türü biraz takip edenler kesin denk gelmiştir bir yerlerde neredeyse 2015'in en iyi müzik listelerinde hep ön sıralarda oldular. Hak ediyorlar mı fazlasıyla. Ben şimdi bu türe ve gruba aşina olmayanlar için size onları tanımanız için 5 neden vereceğim.  Aslında sevmek için nedene bile ihtiyacınız yok çünkü bir şarkısını dinleseniz diğeri ne diye bakarken bir anda tüm şarkılarını dinlemiş olarak kendinizi bulmanız pek de işten değil ama adet yerini bulsun ben yine de 5 sebep yazayım :).




1. İndie müzikle kulaklarımızı şenlendirmeleri


Yani daha adlarından bir sıfır önde başlarken Türkiye'de İngilizce olarak indie müzik yapmak büyük cesaret. Hele iyi yapmak paha biçilemez (Birkaç maddeyi tek bir maddede toplamışım gibi hissediyorum :)).



2. Güzel Klipleri


Kulağa olduğu kadar göze de hitap eden bu dünyalar tatlısı grubumuz, klipleriyle de dikkat çekmeyi başarıyor. Benim en sevdiğim klipleri (hatta belki de şarkıları) "Best Rebellious" klibidir. Ama "Calm Your Eyes" klibini de es geçmek olmaz. Onu da aşağıdaki maddeden sonra izleyebilirsiniz.


.

3. Lgbti destekçisi olmaları


Bu konuda duyarsız kalmayıp bir de klip çektiler. Ve ben bu klipte iki erkek değil bir çiftin yaşadığı süreçleri, onların ilişkilerini görüyorum. Ve böyle kliplerin, adımların atılması gerektiğinin güzel ve önemli olduğunu düşünüyorum. Belki de yavaş yavaş alışılmalı ve ötekileştirmemeliyiz. Bu duyarlılıklarından dolayı da artı bir oluyorlar zaten.



4. Onlar dünyaca tanınan bir grup.


Bu güzellik tabi ki sınırları aştı ve kendileri artık yurt dışında da konser veriyorlar. İngilizce şarkı söylemenin faydalarından biri bu olsa gerek. Bir sürü yazı, beğeni bulabilirsiniz onlar hakkında yabancı basında da. En son SXSW müzik festivalinde görülen The Away Days, 20 Nisan'da da Londra'da.




5. Canlı performansları 


Grubu bir de ah canlı göreyim derseniz; kayıttaki ile bu farklı demezsiniz. Solistin sesi ve müziklerinin kalitesi hemen sarar sizi. Ama konser yazısında da biraz bahsedeceğim gibi adamlar cool öyle pek sohbet muhabbet beklemeyin :)

Normalde burada benim kaydım vardı ama neden koyamadım bilemedim çözünce videoları buraya yüklemeye çalışacağım. O arada siz youtube da kayıtlı şu canlı performansa şöyle bir bakın.



Bu arada grubun hayallerinden biri Jools Holand'a çıkmak. Bir röportajlarında seslenmişler. Ben de buradan sesleniyorum, Joolscum Hollandcım kimler geldi geçti, bu çocuklara bir şarkılık yerin de mi yok, pleaseee".

Ulaşabileceğiniz sosyal medya mecraları

https://www.facebook.com/theawaydays
https://twitter.com/theawaydays?lang=tr
https://soundcloud.com/theawaydays

27 Mart 2016 Pazar

Coffee and Cigarettes - Jim Jarmusch (2003)



Merhabalar, filmin açılış müziğiyle bu yazıyı açtım, okurken dinlemeniz önerilir :). Son zamanlarda izlediğim eğlenceli bir filmi tanıtmak istiyorum. Jim Jarmusch'ın "Coffee and Cigarettes"ini belki duymuşsunuzdur. Siyah beyaz 2003 yapımı bu film adeta kahve ve sigara teması üzerine kurulmuş kısa öykülerden oluşuyor ve ortaya müthiş eğlenceli, orijinal diyaloglar çıkıyor. Bugüne kadar Jarmusch'un iki filmini izledim. Biri Johnny Depp'li Dead Man, o filmi izlemem ayrı bir olay zaten bunu izlemek için başka bir film daha izlemem gerekti falan filan, film fena değildi ama pek sevdiğimi söyleyemeyeceğim. Johnny Depp'e rağmen çoğu zaman sıkıldım. Bunun dışında Only Lovers Left Alive filmini izledim. O da ilk Jarmusch filmim olur. Bu film güzeldi ama bunlardan hiçbirini buraya yazacak kadar beni etkilemedi sanırım. Bu filmi bu kadar beğenmemin ilk sebebi diyaloglar olabilir. Kendi adlarıyla oynayan ünlülerimizin bu halleri beni çok güldürdü. Tabi sevdiğim birçok oyuncunun veya sanatçının içinde olması da bir diğer güzellikti. Filmin adından da anlaşılacağı üzere bu sohbetlere sebep olan kahve ve sigaralar. Kahve ve sigara kabul edelim ki ayrılmaz bir ikili, içsek de içmesek de. Hele benim gibi kahve düşkünüyseniz bu da filmi izlemek için daha çok bahaneniniz olduğu anlamına geliyor. Söyleyecek fazla bir şey yok aslında film güzel. Zaten bir buçuk saatlik bir film  o yüzden nasıl bittiğini anlamayacaksınız bile. Keşke devamı olsa da diyebilirsiniz benim gibi.

Sizlere bu kısa kahve sohbetlerinden bazılarını paylaşayım. Eğer sizde Jim Jarmusch seviyorsanız yorumlarda sırada hangi filmini mutlaka izlemem gerektiğini söyleyebilirsiniz ben de severek izlerim. Kendinize iyi bakın :).


Renée French'in kahvesini yenilerken iki kez düşünün :)




Steve Buscemi kahvenizi getirse ve sizle sohbet etmek istese buyur eder miydiniz :? 


Sizce Iggy Pop ve Tom Waits neye gülüyorlar? 

Sigara içmeye birbirlerini ikna etme halleri var ki görülmeye değer :).


Hayır hayır hiçbir sorun yok :).


Cate Blanchett severlere, hem de iki tane :D


Sizce de Jack White fazla karizmatik değil mi :)?


Sanırım en çok güldüğüm bu İngiliz ikiliydi. Hem onlar akraba :D



Bill Murray sen bu hallere düşecek adam mıydın :).

13 Şubat 2016 Cumartesi

Nina Simone

Bu dünyadan Nina Simone geçti arkadaşlar. Şarkıları, piyanosu, kendine has tarzıyla bizi bizden aldı hala ve hala onu dinliyoruz ve dinleyeceğiz. Şarkıları böylesine hisseden ve karşı tarafa hissettiren nadir sanatçılardan. Onun ne sesi ne şarkıları eskiyecek. Zamansız, az biraz atarlı, bol şenlikli bir kadın. Söyleyecek fazla bir şey yok aslında, güzel kadın Nina Simone. Sizi onun güzel şarkılarından sadece yedi tanesiyle baş başa bırakıyorum.

1. Don't Let Me Be Misunderstood



2. Feelings



3. Feeling Good


4. Just in Time. (Efsane son sahnelerden birinde de duyabilirsiniz :).


5. Love or Leave Me


6. I put a spell on you


7.  You don't know what love is

6 Temmuz 2015 Pazartesi

Alvvays - Alvvays (2014)

En yeni keşiflerimden, müthiş güzel, eğlenceli bir albüm tanıtacağım. Kendi adlarını taşıyan, 2014 yılında çıkarttıkları ilk ve şimdilik tek albümleri ile Kanadalı grup Alvvays'i Youtube'da Grimes - Go dinlerken keşfettim. O şarkıyı da daha önce aburcubur da paylaşmıştım. Benim en sevdiğim dizilerden Orphan Black'te çalıyordu. Dizinin daha sonraki bölümünü izlediğimde Alvvays'in orada da çaldığını gördüm ve ben önceden keşfetmiş oluverdim :). Niye anlatıyor bu bunu şimdi derseniz de artık buraya kadar okumuş oldunuz yapacak bir şey yok :). Gelelim albüme.

Samimi sözleriyle kalbimizi çalan Alvvays albümü en sevdiğim şarkısı "Adult Diversion" ile başlıyor. Hareketli, güzel müziğiyle direkt şarkıya eşlik etmeye başlamamak işten değil. Dokuz şarkıdan oluşan albüm, coşmalık şarkıların(nasıl bir tabirse) dışında Dives, The Agency Group ve Red Planet gibi slow sayılabilecek şarkıları da var :). Ama bence grubu en iyi yansıtan şarkılar "Next of Kin", "Adult Diversion" ve "Archie, marry me" gibi derdini capcanlı müziklerle anlatan şarkılar. Grubun enerjisini eğlenceli ama bir o kadar da umutsuz sözleriyle bu şarkılar ile olduğu gibi hissederiz. "Party Police" bu slow sayılabilecek şarkılardan en başarılısı.

Kesinlikle daha çok şarkı yapmaları gerek. Indie pop türüne getirdikleri bu güzel örneği ben çok sevdim. Şirin solisti, tatlı klipleriyle de tam bir indie pop grubu olan Alvvays'i yakın zamanda birçok bağımsız filmin soundtrack'inde de göreceğimizi düşünüyorum.

Bir fikir olsun diye adettendir paylaşacağım bazılarını :).








14 Haziran 2015 Pazar

Locke - Steven Knight (2013)

Web'ten alınmıştır

Spoiler içerir.

"Eğer bir hata yaparsan tüm dünya başına yıkılır" - Locke

Tom Hardy (Nasıl bir isimdir bu ya adam zaten İngiliz bir de böyle bir ada sahip, resmen ünlü olmak için doğmuş)'nin tek başına müthiş bir oyunculuk sergilediği Locke, insanın kendiyle, başkalarıyla yaşadığı çatışmayı yansıtan güzel bir dram. Ivan Locke aniden gelen bir telefonla bir anda işini ve ailesini arkada bırakarak bir buçuk saatlik yola çıkar ve biz de onun hayatının bu bir buçuk saatine ortak oluruz. Tek başına arabasıyla bu yolu giderken, 'tarih yazacak' kendisinin sorumluluğunda olan bir binanın temelinin atılacağı günün öncesinde ve ailesi onu heyecanla evde maç izlemek için beklerken gelen bu ani telefonla her şeyi geride bırakır. Bunlara engel olacak şey, onun  bu çok değer verdiği iki şey, ailesi ve işi, onları kaybetmesine de sebep olacaktır. Peki bu çok önemli olan şey tüm bunlara değer mi göreceğiz.

Ivan işinden alelacele çıkarak arabasına atlar ve yola çıkar. İzledikçe anlarız ki telefon tek gecelik ilişki yaşadığı bir kadından gelir. Kadın doğum yapmak üzeredir ve Ivan doğumda yanında olmak için her şeyini arkada bırakarak yola çıkar. Bu sırada inşaatına başlanacak binanın temeli ertesi gün atılacaktır ve Ivan'ın sorumluluğunda olan bu projeyi de ardında bırakır, işten kovulacağını bile bile. En değer verdiği şeylerden biridir binalar Ivan'ın. Ve tabi ki sembol olarak binaların seçilmesi tesadüf değildir. Filmde de Ivan'ın hayatıyla ve binalarla film boyunca yakın ilişki kurulur. İş arkadaşı Donal ile binanın temeli hakkında konuşurken one "Eğer bir hata yaparsan tüm dünya başına yıkılır"der. Aynı Ivan'ın hatası gibi. O da tek bir hata yapmıştır ve geri dönülmez yola girmiştir. Eşini, evini ve işini kaybetmiştir. Yani onun da dünyası başına yıkılmıştır.

"Eğer bir binanın temelinin betonu doğru olmazsa, bir santim bile kayarsa çatlaklar oluşur.eğer çatlaklar oluşursa zaman geçtikçe büyürler ve tüm bina yıkılır."- Locke

Peki ya Locke'un temeli. Filmde kendiyle hesaplaşmasıyla anladığımız kadarıyla Ivan'ın babasıyla sorunları vardır hatta belirli bir yaşına gelene kadar görüşememişlerdir. Babasının onu terk etmesi yüzünden Ivan'ın pek de sağlam bir temeli olduğunu söyleyemeyiz çünkü ölen babasıyla hayattayken hesaplaşamaması onun şimdiki hayatında hala problemlere sebep oluyordur. Film de kendi kendine konuşurken hitap ettiği kişi hep babasıdır. Onu suçlar, ona içini döker aynı zamanda ona hesap sorar. Bu hata olarak gördüğü bebeğin peşinden gitmesi aslında babasının kendisi için yapmadığı babalığı o çocuktan esirgememektir. Ona soyadını vermek, onu kabul edip ilk anında yanında olmak, onu sevmediği bir kadından olmasına rağmen çocuğu olarak kabul etmesi, bu kendi içinde tamamlayamadığı baba boşluğunu o çocuğa yaşatmak istememesidir. Bu evini, işini ve eşini kaybetmek pahasına da olsa. Yani onun da Ivan gibi temeli sağlam olmayan kendi binasının, yani kendi hayatının; çatlakları gittikçe büyümüş ve en sonunda yıkılmış bir hayatının olmasındansa onun yanında olmak ve çocuğunda kendi gibi olmasını önlemek için çıktığı bir yolculuktur. Ivan'ın bu bir buçuk saatte arkada bıraktığı sadece yollar değil ailesi ve çok sevdiği işidir de. Ama filmin sonunda her şeye rağmen bir hayat, bir ömür başlar. O bebeğe sahip çıkarak bebeğin hayatında oluşabilecek olası çatlakların önüne geçmek ister. Bu yüzden Ivan gibi kendi hayatının, kendi binasının yıkılma olasılığını yok eder. Bu bebek, hem Ivan'ın yenilenmesi hem de kendi babasından farklı olarak bebeğin yanında olması bu döngünün kırılması için bir umuttur.

Steven Knight'ın yazıp yönettiği, başka sinemanın örneklerinden bu film Tom Hardy'nin güzel oyunculuğuyla ve güzel konusuyla kendini öne çıkarır. Filmde mekan yollardır. Ve arabayı kullanan Ivan'ın yanına Knight seyirciyi oturtuverir ve onunla beraber biz de Ivan ile yola koyuluruz.

Bu filmi seven bunlara da göz atsın :).

1.Telefon Kulubesi (2002) - Joel Schumacher
2. Looper (2012) - Rian Johnson (Çünkü bazen bu döngüleri kırmak için fedakarlık yapman gerekir)
3. Next (2007) - Lee Tamahori (Ve binalar yıkılmadan öngörmek gerekir olacakları, ona göre davranmak için.)

Muhtemel Soundtrack ile de bitireyim.

1. Bonny M - Daddy Cool (Dram dram nereye kadar :))
2. Glasvegas - Daddy's Gone (Chuck dizisinden hatırlayanlar olacaktır.)
3. Radiohead - No Surprises
4. Muse - Unintended
5. The Beatles - Yesterday (Ivan'ı ve filmi anlatan en iyi şarkı herhalde gerçi hangimizi anlatmıyor ki, güzel şarkı yapacak bir şey yok :/)

Bonus : Carly Rae Jepsen - Call Me Maybe Tom Hardy belki bizi de bir gün ararsın :))

22 Nisan 2015 Çarşamba

Stranger Than Fiction – Lütfen Beni Öldürme


      Merhabalar :). Bayadır buraları ihmal ettim farkındayım. O yüzden size bölümümüzün dergisi İdebiyat'ta yayınlanan uzun bir bir film incelemesi yazımı paylaşayım dedim. Buyrun yazıya :).




       Biri size hayatınızı anlatsaydı ne hissederdiniz? Ya da bir romanın başkarakteri olsaydınız? İşte Harold Crick’in başa çıkmaya çalıştığı sorular. Zavallı adamcağız kendi hayatını dinlediği yetmezmiş gibi bir de öleceğini öğrendiğinde ne yapacak bir düşünün.  Bu güzel fantastik filmlere yeni bir bakış açısı getiren ve son zamanlarda çok popüler olan bir akım diyebiliriz. 2012 yapımı “Ruby Sparks” ve 2013 yapımı “About Time” da yine bu yarı fantastik filmlerden sayabiliriz sanırım. Ülkemizde de “Sen Aydınlatırsın Geceyi” yine fantastik türün bir çeşidi olan bu akıma göz kırpmıştır. Ki kendisi filmin söyleşisinde şöyle bir söz sarf etmiştir, karakterlerin özel güçleri olmasa da hikâye yine aynı olacaktı. Tabi bizim filmimizde karakterlerimizin fantastik güçleri yok. İkisinin ortak noktası normal, içinde yaşadığımız dünyada geçmesi ama birkaç olağandışı eklemeyle hikâyeyi daha ilginç kılması. Stranger Than Fiction bunu fazlasıyla başarıyor.

        Şu ana kadar izlediğim en orijinal senaryolardan birine sahip. Harold Crick şirkette çalışan bir hesap uzmanıdır. Kol saatinin söylediğinden bir dakika bile şaşmaz. Aşırı düzenli hayatı hikâyesinin üçüncü şahıs tarafından anlatılmasıyla alt üst olur. Tabi hayatına Ana Pascal’ın da girmesiyle dünyası ikinci kez sarsılır. Ama hayatını dönülmez bir yola sokacak asıl önemli olay kendisine bir şeyler anlatmaya çalışan saatinin bozulması. Kendi halinde yaşayan bu yalnız adamın sıra dışı olaylarla hayatı yeniden şekillenir. Hayatında yeni bir döneme giren Harold Crick oradan oraya ölmemek için koştururken kitabın yazarı da boş durmayacak ve harıl harıl Harold Crick’i öldürmenin yollarını arayacaktır.

          Gelelim filme genel bakışa. Film orijinal konusuyla bir kere sizin dikkatinizi çekiyor. Güçlü ve sinemanın değerli oyuncularıyla hikâye sağlam bir temele konuluyor. Isınma turlarından sonra hikâyenin absürtlükle gelen komikliği sizi içine alıyor. Yerinde dram ve romantizm ile yine başarılı bir iş çıkarıyor. Oyunculuklara gelirsek, 2004 yapımı bir Eternal Sunshine of the Spotless Mind durumu yok değil. Komedi filmleriyle ünlenen aktörlerin hafif dram ve romantizm içerikli aman birazda dünya dışılık olsun diyen filmlerde oynatılmasına örnek Jim Carrey’den sonra Will Ferrel’a da aynı görev layık görülmüş. Jim Carrey’i daha başarılı bulsam da Will Ferrel da kötü değil. Bazen aşırı mimiksiz ifadesi, karakterinden ötürü olsa da, botoks mu var etkisi uyandırmıyor değil ama dram sahnelerindeki oyunculuğunun güzelliği de yadsınamaz. Ana Pascal’ı oynayan soyadı illallah ettiren Gyllenhaal kardeşlerin Maggi’si. Filmde en itici bulduğum karakter olsa gerek. Kızın iticiliği mi karakterinki mi bilinmez, off keşke başkası olsaydı demeden edemiyor insan. Kendisi, bu dakik adamı kendine âşık eden önemli bir karakter ama aşırı ağdalı oyunculuğuyla bir olmamışlık var. Ve benim rolüne en çok yakıştırdığım, asosyal, çılgın yazar rolündeki Emma Thompson. Kendisini birçok filmden hatırlayabilirsiniz ama kendisine şimdiye kadar izlediğim filmlerinden en çok bu role yakıştırdım. Dustin Hoffman’a laf etmek nerden düşmüş haddimize. Sevilen, sinemanın demirbaş oyuncularından biri zaten. Bu “sanat yanlısı” edebiyatçı profesör olarak görmek ayrı bir zevkti. Aynı senaristin bir diğer filmi, yine fantastik bir film olan “Sihirli Oyuncakçı”yı izlemenizi öneririm. Aile filmidir, öyle bir Nolan olayı beklemeyin. Ama aman bu da çocuk filmi demeyin, Natalie Portman ve Jason Bateman’lı bu filme bir şans verin. Son olarak kendine güveniyle aklımıza kazınan yazarımızın asistanı Penny Escher rolüyle Queen Latifah’ı izliyoruz. Grammy ödüllü rapçi ve Altın Küre sahibi oyuncu, burada yine küçük rolünün hakkını veriyor.

          Filmi film yapan şey müziktir dimi? Filmin en akılda kalan anlarından biri Will Ferrell’ın şarkı söylediği andır herhalde.  Wreckless Eric şarkısı “Wholewide World” şarkısı başkarakterimiz Harold Crick’ten dinlenmeli.  Genelde Spoon şarkılarından oluşan liste filmde de enstrümantal halleriyle karşımıza çıkıyor. Onun dışında yine bu müziklerden benim en sevdiğim Vangelis’ten “La Petite Fille De La Mer”dir. Genelde indie ve alternatif rock türüne eğilimli güzel bir şarkı listesi hazırlamışlar ama ben bunlarla yetinmeyip size muhtemel soundtrack listesi oluşturdum. Dinleyip dinlememek size kalmış J.

1. Gnarls Barkley – Crazy
2. Elvis Costello – I want you
3. Coldplay – In my place
4. Matthew Corbett – Just standing
5. Rihanna – We found love (Bu şarkılardan sonra bu ne alaka demeyin, adamı aşk mahvetti)

          Muhtemel listemizden sonra size Imdb tadında bir benzer filmler listesi paylaşayım. Bu filmi sevenleri buraya alalım.

*Midnight in Paris ( Woody Allen klasiği, hiç bitmese dedirten film)
*Ruby Sparks (Hemen hemen aynı tonda, bir yazar ve gerçek hayatta var olan karakteri)
*Angel- A (Canım Luc Besson filmi, bu sefer Fransız, fantastik ve siyah beyaz  J)
*Wristcutters ( Diğerlerine göre daha fantastik ama kapak fotoğrafınız anlam kazanacak)
*Scott Pilgrim vs the World (Fazla fantastik, bol komedi)

          Sonuç olarak biraz orijinal senaryo arayıp, eğlenmek isteyenlere şiddetle bu filme bakmanızı öneriyorum zira pişman olmayacaksınız.


Dip not: Bu filmin içindeki hikâye kitap olsaydı, yine en sevdiğim kitaplardan olurdu. 

21 Aralık 2014 Pazar

The Hunger Games: Mocking Jay Part 1



Birçok kişinin izleyip yazdığı aşikar bi Açlık oyunları yazısı sizlerle. Yani benim yorumumla. Film 3 boyutlu ve alt yazılı değil bilmek isteyenlere. Aslında seri olarak yazmak güzel olurdu kitap karşılaştırılmalı falan ama nasıl unutmuşsam kitabı, filmi izlerken ne olacağını bilmeden her seferinde merak edip, şaşırdım. O yüzden şimdilik bu filmi inceleyelim belki daha sonra tüm serinin incelemesini yaparım. En baştan izleyip. son zamanlarda filmlerde liste yapmayıp tek tek inceleme yapıyorum farkındayım ama idare edin bu garibanı :). Hem böyle arada uzun inceleme yazmak bana da iyi geliyor umarım siz de okurken sıkılmazsınız. Hepsinin temasını sinemaya giden insanoğlu adı altında alırsak zaten yine bir liste oluyor :). Şimdi gelelim bu güzel filme.

Klasik kitap uyarlama olayından başlayacak olursam, olaylar kopuk değil ve bu da nereden çıktı diyecek olay yok. Aman neden iki film tek film olsa olmaz mıydı diyenlere ise hiç burası da fazla olmuş, gereksiz yere uzatılmış demedim. Gayet yerinde olmuş. Hayır uzatma olayını zaten Peter Jackson iyi bilir. Tek kitabı üç film yaparak, olmayan karakterler koyarak bize nasıl film gereksiz uzatılır güzelce, uygulamalı olarak göstermiştir. İlkini izledim, ikinciye gitmedim, üçüncüsüne gitmeyi yine düşünmüyorum. Teşekkürler Peter.

Filme tekrardan dönecek olursak Jennifer Lawrence döktürmüş. Hayır yeteneği, oscarı, güzelliği, sempatikliği yetmiyormuş gibi hatunun sesi de güzel. Artık bir yerde yuhh dedirtti (Şarkı için tıktık). Karakterine gelirsek kitapta hissettiğim alaycı kuş olma aşamalarındaki heyecanımı filmde de hissettim. Gayet güzel olmuş. Biz kızlar olarak Gale'e umut verip tipsiz Peeta'ya aşık olmasını kaldıramadık. Peeta hayranları kızmasın ama baştan beri diyorum olmamış, o role o adam olmamış. Karakterde değil de oyuncuda problem, hala iddia ediyorum seçememişler. Benim en çok sevdiğim karakterlerden,oyunculardan ve İngilizlerden olan Sam Claflin nam-ı diğer Finnick' i az görmekten şikayetçiyim. Arada bir görünüp iki üç cümle söyledi, olmadı. Bir diğer olmamış oyuncu Julianne Moore. Bu filmde karşımıza çıkan 13. Mıntıka başkanı Coin rolüyle kendisini beğenmedim. Ama bu filmde en beğendiğim karakter ve oyuncu bu sene aramızdan ayrılan Philip Seymour Hoffman'dı. Oyunculuğu tartışılmaz elbet ama bir insan bir role bu kadar mı yakışır. İzlerken hüzünlenmemek elde değil. Ara bulucu rolünü başarıyla gerçekleştirmiş.Filmi yine ağır havadan kurtaran yan rollerdeki Haymitch ve Effie karakterlerinin mizah anlayışı oldu. İkisi de az göründüler ama aklıma geldikçe hala gülmeme sebep esprilerin sahibidirler :).

Valla film popüler bir seri olunca soundtrack listesi de son dönemlerin favori isimlerine yer vermekten çekinmemiş.Tabi bunların yanında bazı klasik, rüşdünü ispat etmiş sanatçılar da yok değil. Lorde, Tove Lo, Chvrches, Grace Jones, Stromae, HAIM, Charlie XCX, Bat for Lashes, The Chemical Brothers bu isimlerden bazıları.

Bir de Suzanne Collins'i bir kez daha tebrik etmek gerek. Kadın yazmış. Sembolik isimler, göndermeler falan filan yapmış. İyi ki de yapmış. Saygı duyuyorum. Kültürel araştırmalar dersim için güzel bir kaynak ve örnektir kendisi :).

Fragman


Bu da müzik listesinden en sevdiğim şarkı



14 Aralık 2014 Pazar

Gone Girl - David Fincher (2014)


Bir David Fincher filmi, modern klasik, müthiş bir film. İşte bence aslında Gone Girl'ün özeti. Filmden çıkıp yurduma dönene kadar sürekli sesli olarak veya içimden "Çok iyi ya" demelerim bitmedi. Düşündükçe filmin başka anlamları olduğunu görmek, yeniden keşfetmek etkisini üzerinizden atamamanızın diğer sebepleri. Kitap uyarlaması olan film, kitabı okumasam da film olarak başarılıydı. Fincher'ın sinemaya bakışını, duruşunu görmek ve muhteşem bir konuyla bağdaşması ayrı bir güzellikti. Zaten bilirsiniz ki iyi bir senaryo kötü bir yönetmenin elinde felakete dönüşmesi hiç de uzak bir ihtimal değildir. En güzel örneklerinden biri çok sevdiğim Harry Potter filmlerinin en vasatlarından olan 5. film "Zümrüdüanka Yoldaşlığı", iyi bir kitabın kötü yorumlanmasına güzel bir örnektir. Ha, bana sorarsanız ben yine Harry Potter der bağrıma basar izlerim.  Aynı zamanda yine aynı seriden 3.film "Azkaban Tutsağı"'da iyi bir uyarlamaya örnektir ki kendisi ödüllü yönetmen Alfonso Cuoron eseridir. Gillian Flynn'in hakkını da yememek lazım. Kitabın yazarı, aynı zamanda senaryolaştıran kişidir de. Böyle bir kitabı da, senaryoyu da ancak zeki bir kadın yazabilirdi. Filmi güzelleştiren o ince detaylar, yüksek dozda sembolizm, ara ara gelen güzel ince espriler, yan anlamlar hep onun eseri. Ben saygı duydum.

Gelelim filmin genel yorumuna. Spoiler vermeden ufaktan anlatmak isterim. Film, ilginç bir monolog ile başlar. Daha ilk sahneden anlatır derdini aslında. Adına da evlilik der. İlk baştan bunun psikolojik şiddet/baskı, modern gerilimin tanımını olduğunun sinyallerini verir. Film sizden hep bir adım öndedir. Bildiğini biliyorum deyip ikinci yarı filmi baştan yazar. Öyle şeyler anlatır ki ağzın açık kalır ama arada gülmeyi de ihmal ettirmez. Fincher'ın o güzel açıları da filmi güzelleştiren diğer bir özellik. Kendisi "The Girl With the Dragon Tattoo" dan sonra yine bir kitap uyarlamasıyla karşımızda. Bildiğiniz üzere kendisi sever zor işleri. Palahniuk uyarlaması "Fight Club"ı hepimiz seviyoruz zaten. Yine en sevdiğim filmlerinden olan "Panic Room" ile bize bir gerilim filminin nasıl olması gerektiğini öğretir. "Seven" ı ilk izlediğim de her ne kadar abartıldığını düşünsem de başarılı bir filmdir. Yine uyarlama "Benjamin Button'ın Tuhaf Hikâyesi" de ortalarında sıkılsam da orijinal konusuyla günlük hayatımızda hala dizi ve filmlere malzeme verir. "Gone Girl"  için bu kadar referans varken, filmin başarısız olması imkânsız. Zaten uyarlama yaparken senaryoyu David Fincher'ın güvenilir ellerine bırakmak yapılacak en doğru şeydir. David Fincher efsane yapsın, alsın çeksin diye kitap yazılır bu saatten sonra :). Genel olarak, Fincher, aslında yönetmenlerin baştan bir sıfır geride başladığı kitap uyarlamalarında, durumu lehine çevirip bir anda bir sıfır önde başlama sebebidir.

Oyunculara gelirsek, Ben Affleck olaylı bir adam zaten. Film çeker Oscar alır, film yazar Oscar alır, film de oynar yine Oscar alır. Kendisi Oscarla baya içli dışlıdır bazı oyuncuların aksine J. Ödüllerden yana şanslıdır. Oyunculuğunu pek beğendiğim söylenemezdi ama bu filmle sempatimi kazandı. Yüz ifadeleri sadece beni değil bütün seyirciyi güldürmeyi başardı. Hala Batman olma konusuna sıcak bakmasam da filmde başarılıydı. Gelelim Rosamund Pike'a. Bu İngiliz hanımı birçok filmden hatırlayabilirsiniz. İtici gibi görünse de oyunculuğu güzeldi (itici dememin sebebi karakterinden dolayı değildir J). Neil Patrick Harris görmek isteyenler biraz hayal kırıklığına uğrayabilirler çünkü kendisi ikinci yarıda ve az biraz görünür. Az göründüğünden midir, rol farklı geldiğinden midir bilmiyorum da kasıntı, tam role girememe bir durumu vardı sanki. Yine de kötü diyemem. Film boyunca bu adamı nerden tanıyorum ya dediğim, aslında Facebook'ta birçok kişinin kapak fotoğrafı olarak görebileceğiniz canımız bağımsız filmlerden "Wristcutters" filmindeki başrol imiş kendisi. Dedektif ve başkarakterimiz Nick Dunne (Ben Affleck)'ın ikizi de güzel yan karakterleri başarıyla yerine getirdi. Ama bu yan rollerde ekstra sempatimi kazanan "Tanner Bolt" karakteriyle Tyler Perry oldu.

Müziğe gelirsek, bence filmi film yapan en önemli özellik/güzelliklerinden biridir. Doğru yerde gerilimi arttıran, sahneyi destekleyen başarılı bir soundtrack olmuş. Bir araba sahnesinde çalan Don't Fear the Reaper- Blue Öyster Cult ü es geçmek olmaz(Dinlemek isteyenler tıktık). Yine film için manidar şarkılardan biri.

Genel fikre gelecek olursak film, sinemada herkeste aynı anda seyirciye aynı tepkiyi verdirtmeyi başardı(en küçük salona koyan Cepa, utan!). Gerilim filmlerini sevenler kaçırmasın. Gerilim dedim diye korku sanılmasın, şahsen ben ne kadar düşkünsem gerilim türüne o kadar uzağımdır korkuya. Bu kadar sebebiniz varken bu filmi es geçmeyin. Tabi ben bu yazıyı hala sinemalardayken yazmıştım ama  eminim izlemeyenlerinizde DVD sürümünü bekliyordur :P. O zaman "common baby, don't fear the reaper" deyip bu yazıyı da bitirelim :).



Fragman