film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ocak 2026 Cuma

Manevi Değer - Joachim Trier (2025)

Nefis, nefis bir film. Görsel olarak, içerik, senaryo, kurgu, oyunculuk, sountrack her şey her şey çok güzel. Trier yine çok güzel bir iş çıkarmış. Kendisinin fanıyımdır zaten; Oslo,31 August en en sevdiğim filmi, Dünyanın En Kötü İnsanı'nın evimde posteri var ve tam karşımda hatta ona bakarak yazıyorum. Bu film de yine beni çok etkiledi. Kısa yorum yazacağım diye başladım bir sayfa olunca da ayrı bir yayına geçtim mecbur.

Uzun yıllar sonra ölen annelerinin taziye evine gelen baba Gustav, iki kızı Nora ve Agnes'in yanına gelir. Daha ilk görüştükleri andan o gerginlik, merak ve özlem hissedilir. Yokluktan sebep bir sürü soru hatta hesap sormak istersin ama susup hiçbir önemi olmayan şeylerden konuşursun ya burada da birçok sahnede aynı böyle bastırılmış duygular, söylenmemiş sözler ve patlamaya hazır bir öfke var. Bu filmde benim en çok dikkatimi çeken şey duygulardı. Hangi duygu varsa onun karşılığını sözler olmadan bile görsel olarak hissetmemiz tam karşımızda somut şekilde görmemizdi. Filmi izlemedim de hissettim sanki, tüm o hayal kırıklıklarını, beklentiyi, soruları izlemedim de okudum karakterlerin yüzünden. Film bittiğinde de ilk duygularım konuştu. İlk düşündüğüm şey de bu film hakkında ne düşündüğüm değil de ne hissettiğimdi. 

Film Nora'nın panik atak sahnesiyle açılıyor. Nora tiyatro oyuncusu ve Agnes kardeşi ise tarihçi. Babaları Gustav yönetmen ve uzun yıllar anne ve kızları uzaktan izleyen var ama yok olan bir baba. Bunca yıl sonra Nora'ya senaryosunda başrol teklifiyle geri döner. Sanat camiasında önemli bir yeri olan ama 15 yıldır film yapmayan ve festivallerde filmleri retrospektif olarak gösterilen Gustav, tiyatroyu sevmiyor ve sığ gördüğü hiçbir yapımı izlemiyor. Dizi ve tiyatro oyuncusu kızı Nora oynasa bile bir kere bile sonuna kadar kızının içinde yer aldığı bir yapımı baştan sona izlememiş. Küçümsüyor ve bu filmin Nora'nın kariyerinde önemli bir yere sahip olabileceğini söylüyor. Bunca yıldır görüşmek konuşmak için hiçbir çabada bulunmamış ve yalnız bırakılmış Nora'nın bu teklife tepkisi olumsuz olur haliyle. Geçmiş ve  şimdi iç içe, biz de bu ailenin yaşamlarına şahit oluruz.

Yazının bundan sonrası spoiler içerir;

Babalarının yeniden dönmesi iki kardeşi derinden ama farklı etkiliyor çünkü Gabor Mate'nin de dediği gibi "Hiçbir çocuk hiçbir zaman aynı ailede, aynı ebeveynle büyümez. Ortanca çocuk ne büyüğün sahip olduğu saygı ve otoriteye, ne de küçüğün tatlılığına ve sevimliliğine sahip olmaz." doğal olarak hiçbir çocuk da hiçbir olayda aynı tepkiyi vermez. Bu filmde de büyük kardeş Nora babasına karşı daha asi ve çatışmaya müsait iken küçük kardeş Agnes ise çatışmaya sebep olacak en ufak konuyu bile; annelerinin evine ne olacağı gibi, ablasının sormasını talep edip araya ablasını kalkan gibi koyarak bu çatışmanın ihtimalinden bile kaçıyor. Erken yaşta baba evi terk edip anne yalnız kalıp dağılınca ailede eksik kalan tüm yükleri Nora üstlenmek durumunda kalır. Baba döndüğünde de otoriteyle sürekli karşı karşıya kalmak zorunda kalan Nora, bunlarla yaşamı boyunca başa çıkmakta zorlanır. Hikaye Nora'nın oyun öncesi panik atağıyla başlar zaten. Yeğeninin doğum günü partisinde yine yıllardır içinde biriktirdiklerini söyleyemediği babasını görünce suçlayıcı sözler ağzından en sert şekilde çıkıverir. Bu esnada önce kardeşi onu susturur, sonrasında da babasının kendisiyle alakalı en ağır yorumlarına maruz kalır. Öfke aslında hayal kırıklığı, üzüntü ve kırgınlığın maskesidir. Büyük kardeş tüm bu sorumlulukları taşırken küçük kardeşin de sözlerinin ve kararlarının değerini hissettirmesi için sesini yükseltmesi gerekir. O fikri alınacak değil fikri uygulayacak kişidir. Babasının ona sormadan Agnes'in oğluyla filminde oynamasına karar vermesi gibi. Babası kendisine danışma gereği bile duymadan torunuyla filmde oynayacağına dair konuşmuştur ve Agnes de orada artık sesini yükseltir. Ciddiye alınmak için çaba harcaması gerekiyordur. 

Filmde yaşlılık ve bağımlılık da üzerinde düşünülmesi gereken konular. Gustav alkol bağımlısı ve en sonunda hastanelik olacak kadar çok içiyor. Alkol eskiden beri duygularından belki de sorumluluklarından kaçınmak için kullandığı bir şey olduğunu anlıyoruz kızı sen alkoliksin dediğinde. Bugünün babası aslında geçmişte annesinin çocuğu ve annesinin trajik bir geçmişi var. İki sene hapishanede işkence görmüş ve oğlu daha ilkokuldayken intihar etmiş. Gustav'ın en hazmedemediği ve dışa vurduğu kırılganlığı yaşlılık. 15 yıl sonra film yapmaya başlayınca yeni görüntü yönetmeni ilham panosu gönderdiğinde, eski arkadaşının yürümek için artık bastona ihtiyaç duymasında, arkadaşlarıyla konuştuğunda, içilen kadehlerin sonunda hastalanıp acı çektiğinde yaşlılık da onun hissettiği ve artık görmezden gelemediği bir durum olarak karşısına çıkıyor. 15 yıl önce 55 yaşındaydım diyor. Bu kabullenemeyiş yürümek için bastona ihtiyaç duyan bir arkadaşı olan saygı duyduğu bir meslektaşını bile çevresinde görmeye dayanamadığında ortaya bir kez daha kaçınılmaz olarak çıkıyor. 

Gustav'ın senaryosunu okuduğunda Agnes bu filmin ablası hakkında olduğunu düşünür. Gustav'ın annesinin intiharı ve büyük kızının hayatıyla iç içe geçmiş bu senaryoda kızının oynamasını istemesi tesadüf değil çünkü bu kişisel bir yerden yazılmış bir senaryo. Amerikalı bir oyuncu kızının kabul etmediği rolde oynadığında Gustav'ın içine sinmez, karakterler İngilizce konuştuğunda içine sinmez ve sürekli bir şeyleri değiştirir. Bu senaryo onun annesiyle, ana diliyle, büyüdüğü ve büyüttüğü eviyle, ailesiyle alakalıdır. Kişiseldir ve senaryodaki çocuk rolünü torunu baş karakteri ise kızı oynamalıdır. Sonunda da Amerikalı oyuncu artık bu senaryonun bir parçası olmak istemez. 

Gustav, Amerikalı oyuncu Rachel Kemp ile röportajlara gittiğinde, menajerleri tarafından bunaltıldığında kurtarıcısı hatta koruyucusu baba figürü olur. Kızlarından esirgediğini bu genç kıza gösterir. Sorumluluk sahibi olmamasından dolayı mı kendi dertlerinden dolayı mı bilinmez Gustav yönetmen olarak ne kadar başarılıysa baba olarak o kadar sınıfta kalmıştır. Agnes ise hem kızı hem oyuncusu olma deneyimini yaşamış biri olarak bu üzücü farkı Gustav'ın yüzüne vurduğunda Gustav da suçluluğunu yine içkiyle bastırır. Agnes oyuncu olarak babasının göz bebeği iken kızı olarak babasının gözünde bir hiç olduğunu hissetmiştir. Yeri başka bir oyuncu ile her zaman doldurulmuş ve baba figürü hayatında hep eksik kalmıştır. O oyuncu olmak istememiş babasının kızı olmak istemiştir. 

Filmin belki de en çarpıcı sahnelerinden biri Nora ve Agnes'in diyalogudur. Nora babasının gelmesinden bir süre sonra işe gitmez, telefonları açmaz ve kardeşini merakta bırakır. Agnes ise Nora'nın evine gidip onu kontrol etmek ister. Filmde birkaç kez daha Nora'nın bu cevapsız hali Agnes'te büyük endişe yaratır ki bu diyaloglarında da aslında sebebini öğreniyoruz. Nora intihara meyilli ve daha önce bunu denemiş biridir. Agnes endişelerini paylaşırken Nora ile senaryo ve aile ilişkileri üzerine konuşmaya başlarlar. Nora kendisinin sorunlu, kardeşinin ise aile kurup daha "normal" bir hayat sürdüğünü düşünüyor ve nasıl böyle olduğunu soruyor. Agnes'in cevabı ise çok basit; ben büyürken yanımda sen vardın. Babaları onları terk edip gittiğinde anneleri çöktüğünde Agnes'in sorumluluğunu ve ebeveynlik görevlerini bir diğer çocuk Nora üstlenmiştir. Kardeşine sevgi ve güven verirken kendisinin ebeveyni yoktur artık o ebeveyndir. Unutmayalım ki Nora da hala bir çocuk belki ergen ve sevgiye bakıma ve ebeveyne Agnes kadar ihtiyacı var. Biri ablanın ailedeki rolünü değiştirirken diğeri anne ve babanın yerine kimseyi koyamadan büyüyor. İşte belki de en çok bu yüzden aynı evde büyüyen kardeşler birbirinden farklı şekilde büyüyor.

Filmdeki en büyük metafor da evdir herhalde. Filmde ev bir karakter kadar başrolde. İçinde birçok ailenin fertlerini barındırmış, birçok acı ve mutluluğu taşımış yıllar boyunca tüm ailesine ev olmuştur. Gustav da filmi için evine dönmüştür. 

Nesiller boyu süren aile bağları, travmaları ve sevgisi iç içe geçmiş bu filmde. Hepsi gerçek ve hepsi bizi kendimize dönüp duygularımızla yüzleşmemizi istiyor sanki, yalnız değilsin diyor. Bu sadece Gustav, Nora ve Agnes'in hikayesi değil, bir babanın, annenin ve çocuklarının hikayesi. Hepimizin soruları duyguları travmaları iç içe ve bütün bunlara rağmen dünkü kırgınlıkları unutup yeni günde birbirimizi sevmeye ve şans vermeye devam ediyoruz. Birbirimize cevabını merak ettiğimiz, cevabını bildiğimiz, cevabını önemsemediğimiz binlerce soru soruyoruz. Anne ve babalarımızla hem içimizde hem de karşımıza alıp sesli bir şekilde çatışıyoruz. Aynı evde ama farklı şekillerde büyüyor ve yetişiyoruz. En önemlisi de elimizden geleni yapıyoruz.

Sinemada izlediğime çok memnun olduğum bir filmdi bu ve eğer izlemediyseniz vizyondayken gidip bakın derim. Müzikleri de çok güzel. Şimdiden keyifli seyirler.

Devamını Oku »

23 Mart 2022 Çarşamba

Licorice Pizza - Paul Thomas Anderson (2021)

Paul Thomas Anderson'ın merakla beklediğim son filmi Licorice Pizza'yı geçenlerde izledim. Tatlı bir film olmuş. Başrollerde benim de çok sevdiğim oyuncu Philip Seymour Hoffman'ın oğlu Cooper Hoffman Gary rolünde (öğreniyorum ki karakter Gary Goetzman'dan esinlenilmiş) ve Haim grubundan tanıdığımız Alana Haim yer alıyor. Filmde Alana kendi ismiyle ve hatta tüm ailesiyle filmde oynuyor (onlar da yine gerçek isimleri ile filmde rollere sahip). 

Filmin konusuna gelirsek de 15 yaşındaki Gary çeşitli gösterilere çıkan bir çocuk oyuncudur. Okulda bir fotoğraf çekim gününde tanıştığı Alana'dan etkilenir. Aralarındaki çatışmanın temeli de Alana'nın Gary'den 14 yaş büyük olmasıdır ki bu da aralarındaki ilişkiyi fazlasıyla etkiler. Gary, annesinin refakat edemediği bir günde şehir dışındaki bir oyun için Alana'dan bu görevi devralmasını ister ve böylelikle uzun bir vadeye yayılan gelgitli hikayeleri başlamış olur. Sevdiği kızı etkilemek için ne kadar uygun bir taktik değil mi, yazın bir kenara :). Gary aynı zamanda bir girişimcidir. Halkla ilişkiler şirketlerinde annesiyle yeni fikirlerini hayata geçirir ve haliyle ticaretle de içli dışlıdır. Bir yandan sinema dünyası bir yandan da ticaret derken dönemin farklı simalarını yan rollerde arka planda izleriz.

Yetmişlerde geçmesi tabi ki beni mutlu etti. Kıyafetleri, dekorları falan inceledim. Yan rollerde ünlü isimlerin ünlü isimleri oynaması da hoşuma gitti (Tüm liste için tıktık). Favorim Sean Penn, etkilendim. Bradley Cooper'ın karakteri gerdi beni. Son filmi Uncut Gems ile bizi mutlu eden Ben Safdie de dönemin siyasetçilerinden Joel Wachs'i canlandırıyor. Tom Waits çok tatlıydı, kendisini ne zaman görsem aklıma Iggy Pop ile Coffee and Cigarettes sahnesi gelir, bayılırım. Haim grubunun üyelerinin ebeveynleri ile ailecek filmde yer alması ayrıca hoştu. Özellikle Away We Go filmiyle kalbimizde taht kuran Maya Rudolf (öğrendim ki Anderson'ın partneriymiş) ve hatta 4 çocukları da filmde oynamış. Daha da kimler kimler, açın bakın artık :).


Bu arada filmin mizahı yer yer üst düzeye çıkıyor. Filmde Haim ailesi Yahudi kültürüyle yaşayan bir aile doğal olarak Alana'nın Yahudi kimliği de filmde birçok yerde öne çıkıyor ve bu genelde komedi unsurunu içinde barındırıyor. Bu tarz birçok yer var ama özellikle bir Şabat yemeği sahnesi var ki kahkaha atmaya hazır olun!

Sevmediğim şey karakterlerin yeterince derinlikli olmayışıydı. Belki de bu yüzden yaptıkları bazı seçim ve tepkilere anlam veremedim, eksik kaldı. Gary'nin baba figürünün eksikliği ve buna hiç değinilmeyişi, annesinin kısmen görünmesi ve ilişkilerine dair neredeyse sıfır bilgimizin olması bence önemli eksiklerdi. Gary'ye göre Alana'yı anlamak benim için daha kolay oldu filmde. Onun aile içindeki konumu bir tık da olsa verilmiş ama kardeşleri arasındaki o gizli rekabet yine yeterince gösterilmedi, biraz daha derine inilebilirdi. Yine de izlemesi keyifli bir film. Zaten Nina Simone ile açılan bir film ne kadar kötü olabilir, hatta olmaz. Canım Ninam! Sonuç olarak biraz yetmişler, biraz romantizm ve biraz farklı bir komedi izlemek isterseniz bir şans verin derim! Keyifli seyirler efenim, sinemayla kalın!

Devamını Oku »

8 Şubat 2020 Cumartesi

Jojo Rabbit - Taika Waititi (2019)

Bir filmi çok seversiniz ama kelimelere dökemezsiniz ya da çok şey anlatmak istersiniz ama kelimeleri bir araya getirip cümle kurmak düşüncelerinizi yazıya dökmek zor gelir ya. Belki de gelmez ve bu sadece bana olur bilmiyorum ama bu filmde bu durumu yaşıyorum. Filmi çok sevdim ama nasıl anlatacağımı ve nereden başlayacağımı inanın bilmiyorum. İyi veya kötü sadece yazmak istiyorum. Filmi çok sevdiğim ve burada yazılı olarak durmasını istediğim için.

Öneri Makinesi

Öneri Makinesi

Nazi Almanya'sında hayali arkadaşı Hitler ile kampa katılan ve her çocuk gibi kendine güven sorunu yaşayan Jojo'nun değişimini izliyoruz bu filmde. Kara ve absürd komedi Waititi'nin uzmanlık alanı diyebiliriz çünkü bu filmde de önceki filmlerini aratmayan güzel bir senaryo ile kara mizah işlenmiş. İkinci dünya savaşında babasız büyüyen bir çocuğun hem de fanatik bir çocuğun gözünden anlatılan bu hikaye bir roman uyarlaması. Keşke kitabı okusaydım da  karşılaştıracak temelim olsaydı lakin bu güzel uyarlamanın karşılaştırılmasını işin üstadı Kitaptan Filme'ye bırakıp filme dönersek filmin geçtiği dönemin getirdiği acılar kadar baştan sona işlenen minik detayların sonunda birleşmesi de gözlerimizin dolmasına sebep oluyor.

Öneri Makinesi

Öneri Makinesi

Senden büyümen istenirken çocuk kalmak daha doğrusu masumiyetini, henüz hiçbir fikir ile kirlenmemiş özünü korumak daha da zor hele ki savaş zamanlarında. Çocukları ayrımcı ve ırkçı fikirlerle doldurmaya çalışsalar da çocukların çocuk olarak kalıp insana insan gözüyle bakması ve özüne dönmesi gerçekten filmi etkileyici kılıyor.

Öneri Makinesi

Filmde oyunculuklar mükemmel başta Jojo karakterini canlandıran çocuk oyuncu olmak üzere lakin yılların emeğini yiyen ve yıldızı parlayan bir isim hatta isimler varsa onlar da Scarlett Johansson ve Sam Rockwell'dir. Tek kelime ile karakterlerine ve oyunculuklarına bayıldım. Bu sene Marriage Story'de de izlediğimiz Bayan Johannson'ın kariyeri başarılı filmler ile dolmaya devam ededursun, bakalım Jojo Rabbit aldığı adaylıklardan hangilerinde heykelleri evine götürecek.

Öneri Makinesi

Taika Waititi'nin izlediğim tüm filmlerini şu yazımda daha önce yayınladım. Thor ile büyük dağıtım şirketlerine transfer olan Yeni Zelandalı yönetmenimizin yeni filmleri beni ayrıca meraklandırıyordu ama kendisi beni hiç üzmedi ve yine bir daha izlemek istediğim bir film yaptı.

Öneri Makinesi

Devamını Oku »

1 Eylül 2019 Pazar

Atıştırmalık #47 (6 Film Birden)

Booksmart - Olivia Wilde (2019)



Eğlenceli bir gençlik komedisi. Başrol oyuncularından Beanie Feldstein'ın Monica Lewinsky'yi oynayacağı bir film geliyor diyorlar ki bize de merakla beklemek düşüyor. Yönetmen koltuğunda House MD dizisi, Drinking Buddies filmi gibi sevdiğim işlerde yer alan güzeller güzeli Olivia Wilde var. Kendisinin yönetmenlikte de ilerlemesini canı gönülden diliyorum.

Filme dönersek, iki yakın arkadaş liseden mezun olmadan önce çok çalışmalarının acısını çıkaran bol aksiyonlu bir gece geçirirler. Özellikle Feldstein'ın enerjisi bence filmi yükselten bir etken olmuş.  Mini rolünde Lisa Kudrow ise çok tatlıydı.

Long Shot - Jonathan Levine (2019)



Yine eğlenceli bir seyirlik. Charlize Theron'u çok severim, bu filmde de ne yaptılarsa tüm film boyunca Seda Sayan filtresiyle geziyormuşçasına bebek gibi arzı endam etti. Tabi ki romantik komedi klişelerinden nasibini alsa da eğlenceli bir filmdi. En çok da başkan rolü güldürdü beni. O kadar iyi başkan rolü oynamış ki gerçekten ülkenin başkanı olmuş ama dizi oyuncusu olan başkanın daha zor bir görev için başkanlığı bırakmak istemesi ve bu görevin film oyunculuğuna geçme olması muazzamdı :).

İşten yeni ayrılan gazeteci bir adamın artık dış işleri bakanı olan lise aşkı ve komşu kızıyla yeniden karşılaşmasıyla başlayan bir romantik komedi.

Ne tesadüftür ki Lisa Kudrow bu filmde de ufak bir rolde karşımıza çıkıyor hem de Jenifer Aniston'a güzelce laf sokulan bir filmde :). (Friends hayranlığımı kimse sorgulamasın ama komikti :)).

Isn't It Romantic - Todd Strauss-Schulson (2019)



Bu aralar hafif atıştırmalık filmler izlemeyi seviyorum ve bu film de öyleydi. Bonheur yazdıktan sonra aslında izleyeyim dedim ondan önce o kadar bile ilgimi çekmiyordu. Nitekim kafa boşaltmalık bir film. Rebel Wilson'ı ve aksanını seviyorum bu arada :).

Geçirdiği kaza sonrası romantik komedi filminin baş kahramanı olarak uyanan Rebel Wilson'n isyan edip yine de yaşadığı bu hayatın modernize edilmiş romantik komedisi.

Dear White People - Justin Simien (2014)



Geçenlerde bir gerçeği fark ettim ben ergen komedilerine baya bayılıyormuşum. Dear White People his olarak bana geçmişi anımsatan bir film oldu ama yanılmıyorsam günümüzde geçiyordu. Belki de geçmişte hiç yaşanmamış olmasını dilediğimiz olayların hala yaşanıyor olması bu duyguyu uyandırıyor. Filmin sonunda da anlıyoruz ki pek de uzak olmayan bir geçmişte yaşanan olaylardan esinlenilmiş bir film.

Bir grup üniversite öğrencisinin hayatlarına odaklandığımız, adından da anlaşılacağı üzere ırkçılığı konu alan bir gençlik komedi dram filmi. Hala süregelen bir dizisi de var. Filmin başlarında hikayeyi takip etmek benim için zordu. Çok fazla konuşma ve olay vardı üst üste, oradan oraya farklı görüntüler izleyip dinliyorduk. Daha sonra biraz alışınca ve olaylar daha sakin ilerlediğinde filmi daha iyi yakalayabildim.

Appropriate Behaviour - Desiree Akhavan (2014)



Cameron Post'un yönetmeninden kendisinin baş rolde olduğu otobiyografik ögeler taşıdığına inandığım bu bağımsız filmi çok sevdiğimi söylemeliyim. Cameron Post güzel ama bu film bence çok daha güzel. Hele ki sonunda bir şarkı çalıyor ki yönetmenimizin topraklarından psychedelic bir yolculuğa çıkıyoruz.


Sevgilisinden ayrılan ve bunu atlatmaya çalışan Shirin'in eğlenceli ve hüzünlü ayrılık sonrası beş aşamalı halini izliyoruz. Bu arada biseksüel olduğunu bilmeyen bilse de kabullenmek istemeyen ailesiyle olan ilişkisi de filmde önemli bir yer kaplıyor.

Dial M For Murder - Alfred Hitchcock (1954)



Alfred Hitchcock benim ara ara izlediğim ve beni hep memnun eden filmleri olan bir yönetmen. Favorilerimi sanırım şimdiye kadar izledim ama diğer filmleri de beni mutsuz etmiyor tabi ki.

Grace Kelly'nin baş rolde olduğu bir gerilim/cinayet filmi. Aşk, para, intikam ve bir cinayet. Eski bir tenis oyuncusu kendisini aldatan eşini öldürtmeye karar verir ve olaylar gelişir.

Madeo - Bong Joon Ho (2009)



Artık iyice ağır top filmlere geçelim bence. Madeo izlediğim en iyi anne filmlerinden biri, net olarak söyleyebilirim. Genç bir kızın cinayetiyle suçlanan ve olayları sürekli unutma hastalığı olan Do Joon'ın annesinin oğlunun suçsuzluğunu kanıtlama çabası izlemeye değer.

Kurgu ve hikaye gerçekten başarılı. Baş rol oyuncusunun mükemmel performansı ise ayrıca izlenmeye değer. Özellikle JP ile yaptığı hapishane sahnesi öyle etkileyiciydi ki aklıma gelince bile gözlerim doluyor.

Nitekim izleyin ama ruh haliniz müsaitken :).

Spoiler: Bu arada filmde ölen genç kızın hikayesini alıp geliştirmişler, hatta yakma olayı dahil baya bir esinlenmişler onu fark ettim, Şahsiyetten bahsediyorum. Bunu tek ben düşünüyor olamam değil mi?
Devamını Oku »

30 Ekim 2017 Pazartesi

Üç Aromalı Cornetto Üçlemesi - Edgar Wright (Seri Filmler #6)

Edgar Wright'ın adını yazın adından sıkça söz ettiren Baby Driver'dan duymuş olabilirsiniz lakin benim gibi daimi izleyicileri onu muhteşem parodi, fantastik komedi filmleriyle zaten tanıyordu. Kendisi pek neşeli, komik ve eğlenceli filmler yapmasıyla meşhurdur. Benim de yönetmenle tanışmam Shaun of the Dead'i televizyonda izlemem veya Hot Fuzz'ı sinemada izlememle başlamıştır (inanın hangisi önceydi hatırlamıyorum). Ne tesadüftür ki ikisi de bu üç çeşit cornetto üçlemesinin ilk iki filmi. Geçenlerde serinin son halkasını izleyince bu yazıyı yazmak şart oldu. Keyifli vakit geçirmek ve absürdlüğü kendisine görev edinmişlerin kaçırmaması gereken külahta dondurma tadındaki bu birbirinden bağımsız üç filme gelin göz atalım.

Shaun of The Dead (2004)



Zombi filmlerini sevmeyenlerin bile sempati duyacağı komedi zombi filmi :). Absürdlük yine iş başında :). Bol aksiyon, güzel müzik, komedi ve parodi bir arada :). Seriye güzel bir başlangıç :). Shaun liseden arkadaşlarıyla (ki onlardan biri yakın arkadaş rolünü üç filmde de kimseye kaptırmayan Nick Frost yaşayan kız arkadaşından ayrılmak üzere olan evden işe işten bara bardan eve giden bir adamdır. Ta ki zombi istilasına kadar. Aniden gelişen bu olay Shaun'un içindeki liderlik duygularını kabartacak ve arkadaşlarını, ailesini ve sevdiği kızı kurtarmak için zombilerle savaşacaktır :). Bu uğurda çokça kayıp verse de çok şey öğrenecektir :).

Hot Fuzz (2007)



Yine Simon Pegg ve Nick Frost ikilisinden müthiş bir polisiye parodisi :). Fazla başarılı olduğu için Londra'nın hareketli sokaklarından İngiltere'nin "sakin" bir köyüne atanan Çavuş Nicholas Angel'ın ayağını sürüdüğünden midir bilinmez burada da hareket ve aksiyon peşini bırakmaz. Kaza süsü verilen cinayetleri çözmeye çalışırken bir taşla iki kuş vurup ortağının da filmlerde gördüğü polislik hayali gerçek olur :). Bol komediye  ve aksiyona hazır olun.

The World's End (2013)



Gary King memleketindeki altın yolunu (bar yolu da diyebiliriz) dört çılgın arkadaşıyla asla bitiremediğini fark etmesiyle grubu tekrar toplar ve her barda bir bira serüvenini liseden kalma bir hayal uğruna "dünyanın sonu"'na kadar götürmek ister ki bu barın ismidir. Yalnız memleketlerine döndüklerinde birkaç şey değişmiştir, kasaba insanlarının robot olmayan robot yani boş olanlarla yerlerinin değiştirilmesiyle :). 90'lar İngiliz grupları ile şenlenen soundtrack ve Simon Pegg başta olmak üzere Cornetto üçlemesinin vazgeçilmez partneri  Nick Frost ile dünyaca ünlenmiş İngiliz oyuncularının müthiş performanslarıyla eğlenceli bir filme hazırlıklı olun. Absürdlük, bilim kurgu, aksiyon hepsi bu filmde :). İlk filmi andıran sonuyla da yüzümüzde gülümseme moral motivasyonumuz tavan olarak seriyi sonlandırıyoruz :).

Üç filmde de Pegg filmlerin yönetmeni Edgar Wright ile senaristiliği paylaşırken, üç filmin de başrolü olarak başarılı performans sergiliyor. Ve bu baş karakterimizin istisnasız can dostu Nick Frost oluyor. Aksiyon, parodi, komedi dışında tabi ki Cornetto bu filmlerin ortak noktalarından. Bir de çit atlama sahneleri :). Her filmin kendine has harika soundtracke sahip olması ayrı güzelken, üç filmde de Martin Freeman'ı görmek mümkün. İki filmde olup bazılarında olmayan oyuncular da var. Şurası garanti ki küçük büyük tüm roldeki oyuncular harika iş çıkartıyorlar. Bol komedi ve absürdlüğün olduğu bu seriyi güzel vakit geçirmek isteyen herkese öneririm.

Şunu da belirtmeliyim ki ben bu yazıyı hazırlarken şöyle bir haber okudum. Shaun of The Dead'deki karakterlerle başlangıcı aynı ama bu sefer zombi yerine vampirli bir hikaye yazıyorlarmış Pegg - Wright ikilisi. Ee bize de bu habere sevinip filmin hemen çekilmesini beklemek kalıyor çünkü bu ikili bir harika :). Bu bilgiyi de paylaştıktan sonra yazıyı bitirir size keyifli seyirler dilerim :).
Devamını Oku »

14 Ağustos 2017 Pazartesi

Cube - Vincenzo Natali (1997)



Yaşadığımız dünyanın mikrokozması (microcosm) olarak tanımlayabileceğimiz gerilim dolu güzel bir bilim kurgu. Yine çok fazla bütçe gerektirmeden güzel seyirlik sunan filmlerden biri.

Nasıl ve neden tuzaklarla dolu küpün içinde oldukları bilinmeyen sayıları sürekli değişen küpten çıkış yolunu arayan bir grup insanın dramı. Farklı meslek ve sosyal sınıflardan bir grup insanın rastgele değil bir nedenle kendilerini küpte bulmalarını fark etmeleriyle çıkışı aramaya başlayacaklardır.

Küpün içinden çıkmak için bir savaş verirken bir de kendi içlerinde savaş veren grubumuzun işi hiç kolay değildir. Toplumun farklı kesimlerinden olan bu insanların bazı nedenlerden ötürü seçilip bu sorunun yanında çözümle birlikte küpün içinde beraber olduklarını anlamaları kurtulmaları için önemlidir. Lakin insanoğlu kendinden olmayanı dışlama konusunda uzman olduğundan bir olmadan önce çokça kayıp vermesi gerekecek. İnsanın asıl düşmanı yine insan.

Bunun dışında birkaç diyalog ile de dolaylı yoldan Tanrı var mı ve dünyada ne için bulunmaktayız sorusunu sorarken bu soruların bazılarına film içinde cevap verildiğini söyleyebiliriz. Sonundan da anlaşıldığı gibi sonuç değil alınan yol önemli; hayat bir çember, döngü; ne kadar yol katedersek edelim ulaşacağımız yer yine başlangıçtır ama biz aynı kişi değilizdir, bu yolda ne kadar insan kalabildiğimiz de önemlidir; değersiz gördüğün insanlara bir gün bir bakarsın muhtaç olursun gibi birçok açık mesajı da söyleyebiliriz.

Sonuç olarak oyunculuk konusunda iddialı olmayan gerilimi oldukça başarılı hatta korkuya kayan güzel farklı çok bilinmeyen bir bilim-kurgu izlemek isterseniz 1997 yapımı "Cube" filmine göz atmanızı öneririm :). En iyisi değil ama izlemeye değer bir film, meraklılarına önerilir :).


Devamını Oku »

26 Mayıs 2017 Cuma

La Tortue Rouge (The Red Turtle) - Michael Dudok de Wit (2016)

Kırmızı Kaplumbağa - Michael Dudok de Wit (2016)



Geçtiğimiz yılın ödüle en çok aday olan ve hatırı sayılır miktarını kazanan "Kırmızı Kaplumbağa" sizi 1 saat 20 dakikalığına gerçek dünyadan alıp animasyonun güzel renk ve çizimlerine götürüyor.



Geçirdiği bir kaza sonucunda ıssız bir adada mahsur kalan baş kahramanımız adadan gitmek için sal yaparak kurtulmaya çalışır ama her seferinde sal yıkılır.



Yıkılan sallara inat bir daha bir daha yapıp tekrar adadan kurtulmaya çalışan kahramanımızın kasıtlı engellenen bu gidişinin bir nedeni vardır.


Tabi bu arada muzip yengeçler, sesleriyle filme katkı sağlayan martılar, avlanan balıklar ve zamanı gelince giyecek olarak işlev gören foklar da filme katkı sağlar.



Filmin en başında tüm ana renkler ve beyaz, siyah, gri vardır lakin biri dışında; kırmızı. Gök ve deniz mavi; kumlar kahve sarı; adamın kıyafetleri beyaz; gece ve rüyalar siyah, gri; orman ve çalılar yeşildir. Hepsi de belirgindir işte adamın, adanın ve doğanın eksik bu ana rengi kırmızı bu kaplumbağa ile tamamlanır :).


Filmde diyalog yok, ama buna gerek de yok. Bazen hayvanların bazen ise klasik müziğin desteğiyle bu masal akıp gidiyor.


Doğanın her halini; büyüklüğünü, acımasızlığını ya da bağışlayıcı yanını, insan - doğa çatışmasıyla beraber gördüğümüz bir film "Kırmızı Kaplumbağa". Animasyon bile olsa doğanın güzelliklerini ve renklerini fantastik ögelerle gösterdiği için bile izlenir. Küçük büyük herkese hitap eden bu masalsı "Kırmızı Kaplumbağa" filmini izlemenizi şiddetle öneriyorum. Pişman olmayacaksınız :).

Görsellerin hepsi imdb'den alınmıştır. 
Devamını Oku »

1 Nisan 2017 Cumartesi

Sevgili Güllük #28 (Neden Tarkovski Olamıyorum...)

Bugün 01.04.2017. Bugün severek okuduğumuz Masa Online Dergi'si okur masasında Murat Düzgünoğlu filmi "Neden Tarkovski Olamıyorum..." incelemem yayınlandı. Okumak isterseniz aşağıdaki linkin üzerini tıklamanız yeterli :).



http://masadergi.com/neden-tarkovski-olamiyorum-murat-duzgunoglu/



Masa Dergi Sosyal Medya Hesapları

http://masadergi.com/
https://twitter.com/masadergi
https://masadergi.tumblr.com/
Devamını Oku »

18 Haziran 2016 Cumartesi

Sevgili Güllük #8 (Aynı İfade)

Farklı mekanlar, aynı ifade...





Farklı kadınlar aynı ifade...




Devamını Oku »