25 Şubat 2018 Pazar

R.W. Fassbinder'den Aforizmalar: Petra Von Kant'ın Acı Gözyaşları (1972)


Fassbinder'i daha önce blogda da bahsettiğim Ali:Fear Eats The Soul filmiyle tanıdım ve çok sevdim. Filmlerini de izlemeye devam ediyorum. Kısa hayatına birçok film sığdıran bu Alman yönetmenin filmografisinde en çok öne çıkan filmlerden biri şüphesiz Petra Von Kant'ın Acı Gözyaşları. Kendi oyunundan filme çekilen bu filmde Petra, kocasından boşanmış annesine bakan yatılı okulda bir kızı olan ünlü bir moda tasarımcısı. Karin ise genç ve güzel geçmişinde acılar yaşamış evli bir kadın. Bir de Marlene var, her şeyi gören duyan ama orada yokmuş gibi davranılan sadece ihtiyaç duyulduğunda var olan ve sonra tekrar kaybolan uysal bir asistan. Filmde Petra'nın arkadaşı, kızı ve annesi de küçük ama etkili rollerle film boyunca çıkmadığımız Petra'nın odasında, hayatında kısa bir an var olurlar, bir de filmde yokluğuyla var olan eski kocası var Petra'nın.

Filme çekilen bu oyunun film hali oyun halinden pek uzaklaşmamış bunun nedenlerinden biri tek mekanda geçen bir film olması ve karakterlerin tiyatro oyunlarındaki gibi ekran karardığı/perde değiştiğinde kıyafetlerinin değişmesi gibi birçok tiyatro ögesini barındırır. Petra karakterini başarılı şekilde canlandıran Margit Carstensen başta olmak üzere oyuncuların sahnede oynuyormuşçasına kamera karşısında da oynamaları bu teatral havayı arttıran ögelerden biri. Tabi bu teatral havada Fassbinder'in gözümüzü gönlümüzü mest eden ve güzel görüntüler izlememizi sağlayan estetik bakış açısını unutmamak gerek. Uzun monolog ve diyalogların olduğu bu filmde Fassbinder'den birçok hafızalarımızda yer edecek notlar yakalarız. Şimdi ben de sizlerle kendimce bu üzerine düşünülecek sözleri paylaşmak isterim. Keyifli seyirler.



Hepimiz kendi tecrübelerimizi yaşamalıyız.

Hayatta öğrendiğin şeyleri kimse senden alamaz. Aksine seni olgunlaştırır.

En başından sonunu görebildiğinde tecrübe için zahmete girmeye değer mi?

Evlilik insanlardaki en kötü yanları çıkarıyor.

Istırap verici şeylerin hissettiğin güzel şeylerden bir hayli fazla olduğunu anlaman çok üzücü inan bana.

Artık geri dönemediğin ve baştan başlayamadığın o an çok korkunçtur.

Bir insanı anlamaya başladığında acımak için bir sebep kalmaz ortada.

Zor biri gibi görünüyorum çünkü kafamı kullanıyorum.

Şüphesiz bazı şeyler ters gittiğinde ilişki bıkkınlığa ve nefrete dönüşür.

Sadece bu dünyada kendime ait küçük bir yer istiyorum.

Filmlerden çok hoşlanırım. Özellikle tutkuyu ve acıyı anlatan filmlerden.

Bence insanlar birbirlerine ihtiyaç duyarlar. Bu şekilde yaratılmışlar ama onlara nasıl birlikte yaşanacağını öğretmemişler.

İnsanlar korkunçlar Karin, Her şeye dayanabiliyorlar. İnsanlar zor ve acımasızlar. Herkesin yeri doldurulabiliyor. Bu insanların öğrenmek zorunda oldukları bir şey.

Ona aşık değildim, sadece ona sahip olmak istedim. 
Devamını Oku »

17 Şubat 2018 Cumartesi

Atıştırmalık #37 (Genç Bir Doktorun Anıları, The Disaster Artist, Doğu Ekspresinde Cinayet)

Genç Bir Doktorun Anıları - Mihail Bulgakov 



Kitapkurtlarımızdan Şule'nin çekilişinden gelen bu kitaba bir pazar günümü ayırdım ve hemencecik bitti. Gayet akıcı ve kolay okunabilir bir kitap. Adı zaten her şeyi özetliyor, hikaye tadında kısa kısa anılarını paylaşmış bizimle. Otobiyografik bir kitap olabilir çünkü yazar ile karakterin benzer özellikleri var, ikisinin de doktor olmaları gibi :). İyi bir klasikti sıkılmadan okudum.

The Disaster Artist - James Franco (2017)



Filmi izlerken aynen şunu düşündüm, Franco kardeşlerin anneleri gurur duymuştur filmde kardeşleri karşılıklı oynarken izleyince :). Filme bayıldım, çok güzeldi. Ed Wood'a benziyordu, onu da çok severim. Dave Franco canlandırdığı oyuncuyu oynamakla kendi oyunculuğunu göstermek arasında sıkışıp kalmış gibiydi başlarda da sonrası daha iyiydi ama James Franco baya başarılıydı. Bahsi geçen filmi çekerken kendisi aslından daha güzel oynamış o konuda biraz daha az efor sarf etmeliydi bence ama çok başarılıydı :). Ve bence James Franco Tom Wiseo'dan çok Tom Hiddleston'a benzemiş, hatta Only Lovers Left Alive'daki haline :). Çok güzel filmdi ya ben baya sevdim, eğlendim bu kadarını beklemiyordum :). Konusunu da pek bilmiyordum açıkçası güzel sürpriz oldu :). The Room'u izlemeli şimdi bu bilgilerle :). 

Doğu Ekspresinde Cinayet - Kenneth Branagh (2017)



Hem yönetmeni hem de baş rolü olması dolayı ile Branagh'ı merak ediyordum çünkü kendisini severim :). Tabi bir de Christie romanı olması daha da cezbediyor. Johnny Depp'in olması da ballı kaymak dedim ama tahmin ettiğim gibi ölen adam kendisiydi :). Pek kalmadı. Zaten o kadar çok oyuncu vardı ki hepsine düşen süre çok çok azdı bir de  filmin süresini oyunculara bölsek kendisine düşecek süre kadar bile görünmeyenler vardı. Güçlü bir kadro, yolcuların hepsi ünlü oyuncular. Lakin film motamot bir uyarlamadan öteye gidemedi, heyecanla sıkılmadan izledim ama çok başarılı bir film olarak görmüyorum. Keyifli bir seyirlik ama bu kadar :). 
Devamını Oku »

12 Şubat 2018 Pazartesi

Atıştırmalık #36 (4:48 Psikoz, Shampoo, Bir Dakikalık Öyküler)



Merhabalar, ben yine atıştırmalıklarımla izninizle yayın akışınıza dahil olacağım :). Umarım keyifli günler geçiriyorsunuzdur ben ise biraz şans istiyorum kendime :). Bu aralar Richard Brautigan'ın toplama şiirlerini okuyorum, instagram hikayelerden izleyenler bilir Sub Press bugüne kadar yayınlanan Brautigan'ın tüm şiirlerini toplamış. Onun dışında drama okumayı çok özlemişim, yine bir kitap alışveriş yaptım, birkaç oyun ekledim. Onun dışında en son keşfettiğim isimler var müzik listemde genelde onları dinliyorum :). Fırsat buldukça da film izlemek en büyük zevkim zaten biliyorsunuz, bir de hoşuma giderse tadına doyum olmuyor hak verirsiniz ki :). Bir de mektup arkadaşlığı maceralarım var sosyal medyada sürekli sizlerle paylaştığım. Hem gelenleri sevmek hem sevgi dolu mektuplar göndermek de vaktimi severek verdiğim en güzel uğraşlarımdan :). Bir şeyler üretmek küçük de olsa mutluluk verici, birilerinin sizin için uğraşması da tabi :). Yeni insanlar tanımak, bir şeyler paylaşmak çoğalmamı sağlıyor, mutlu oluyorum. Üzüldüğüm zamanlar da oluyor ama bardağın dolu kısmını buraya yazmak da iyi geliyor :). Ukulelem ve küçük ailemizin yeni üyesi melodikamla çok ilgilenemedim ama ilk fırsatta yeni şarkılar öğrenmek istiyorum özellikle melodikamla :). Almanca'ya tam çalışmaya başladım derken geri dönemedim, ona da bakmalı tekrardan. Günler böyle geçip gidiyor, ben bazen yoruluyorum, umudum da çokça kırılıyor, üzülüyorum, üzüyorum ama c'est la vie! dostlar, hayat bu, yaşıyoruz, yaşayalım!

4.48 Psikoz - Sarah Kane



Yazarın intihar etmeden önce yazdığı son oyunu. Parçalı bir anlatıma sahip, belirli bir oyuncu listesi yok oyunun. Yazarın ruh halini biz de okurken hissederiz. 4:48'n de onun her gece kalktığı saat olduğunu ve adının buradan geldiği söyleniyor. Kane okuması kolay olmayan bir yazar. Çok çarpıcı ve rahatsız edici. Blasted adlı oyunu da çok başarılıdır ama bu kitap daha da ağır, çok ağır. Sarah Kane herkesin sevebileceği tarzda oyunlar yazmıyor ama biraz rahat ortamından çıkmak isteyenlere önerebileceğim kitaplar.

Shampoo - Hal Ashby (1975)




Ashby'den politik dokundurmalı bir komedi daha. Ashby'i seviyorum adam tam bir hippie :). Kendisi gelmiş geçmiş en sevdiğim filmlerden biri olan Harold and Maude'un yönetmeni. Bu film de eğlenceli, 70'lerdeyiz ve kendi salonunu açmak isteyen bir adamın trajikomik hikayesi var. Sonlara doğru bir dengesini kaybetti sanki film ama yine de ben sevdim. Güzel komediydi.

Bir Dakikalık Öyküler - İstvan Örkeny 




Kara komedi olması, öykü kitabı olması, kısa olması ve tanıtım yazısı bu kitabı almaya ben ittiyse de çeviri olmasından ya da kültürüm yetmediğinden bu kitabı pek anlamadım. Anladıklarım da güzeldi :). Macaristan'da derslerde okutulan bir yazarmış, sanırım ben mizahı anlayacak yeterli bilgiye sahip olmadığımdan pek anlamadım.

Gif Tumblr'dan alıntıdır.
Devamını Oku »

11 Şubat 2018 Pazar

Zaman Asla Ölmez, Çember Yuvarlak Değildir: Yağmurdan Önce - Milcho Manchevski



Filmde kısacık bir an görünen bu duvar yazısını felsefe edinmiş Yağmurdan Önce, hem anlatımı hem hikayesiyle herkesin izlemesi gereken zamansız bir film.

Susma yemini etmiş bir keşiş, kaçak bir kız, aşık bir adam ve kararsız bir kadının zaman sıralamasına uyulmamış "Kelimeler, Yüzler ve Resimler"'den oluşan üç parçalı hikayesi. İnsanların bize kondurduğu etiketleri değil insanlığımızı düşündüren bir film. Birbirinden bağımsız gibi görünse de bir çember gibi hepsi birbiriyle ilişkili ve belki de sebebi üç hikaye. Öyle ki işte bu yüzden çember tamamlandığında biz hikayenin tamamını gördüğümüzde ne izleyici ne de karakterler aynı kişiler olmuyor.

Savaşın etkilerinin görüldüğü Makedonya'da geçen bu hikayede bir manastırda susma yemini etmiş Kiril ile çobanı öldürmekle suçlanan Zamira'nın hikayesi ile başlar film. Kiril, Zamira için yemini bozar ve aşk kelimelere ihtiyaç duyar, suskunluğa galip gelir.

İkinci hikaye Londra'da iki savaş fotoğrafçısını anlatır. İkisi de bu savaştan sağ çıkamamıştır ve birbirlerini seviyordur ama engeller veya kısaca hayat olur.

Son hikayede 16 yıl sonra memleketine dönen ödüllü bir fotoğrafçı ve bıraktığı yerden devam etmek isteyen bir adam vardır. Lakin kendi ne kadar öyle davranmak istese de  hiçbir şey aynı değildir. Dünya daha acımasızdır ve savaş sadece şehirleri değil insanların ruhlarını da harap etmiştir.

Bize insan olmayı, sevmeyi hatırlatan nadir filmlerden biri Yağmurdan Önce, izleyin izlettirin, sevgiyle kalın.
Devamını Oku »

10 Şubat 2018 Cumartesi

Atıştırmalık #35 (Sleepless in Seattle, Diabolo Menthe, Blow-Up)

Sleepless in Seattle - Nora Ephron (1993)



Ayy uykumu getirdi, adı ile tezat olarak. Çok sıkıcıydı ve spoylır veriyorum baş roldeki iki aşık filmin sonunda sadece bir araya geliyorlar. Hiç sevmedim. Meg Ryan filmlerini sevmeme rağmen :/. Cık, sıradaki.

Diabolo Menthe - Diane Kurys (1977)



70'lerde Fransa ve ben bu ikilinin uyumunu çok seviyorum hele bir de işin içine güzel bir mizah girerse. Bu filmde de iki kız kardeşin bir yaz tatilinden diğerine geçen zamanda yaşadıkları var ama mekan, dekor, müzikler falan harika. Çok tatlı film. Lütfen bu tarz filmler biliyorsanız bana önerin. 70'lerde çekilen her komedi içerikli filmi önerebilirsiniz, bayılıyorum :).

Blow Up - Michelangelo Antonioni (1966)



Deeptone'un profil resmi ile özdeşleşmiş film. Orada sürekli görünce izleyeyim izleyeyim diyordum geçen izledim sonunda ve sevdim. Yönetmenin filmlerini izlemişliğim var, zaten tanıyordum. Bu film de güzeldi, önerilir :).

Bir atıştırmalığın daha sonuna geldik, diğeri yolda hem de kitap önerim de olacak onun içinde :). Siz neler atıştırıyorsunuz en çok; kitap, film veya dizi? Benimle paylaşın, sanatla kalın :).
Devamını Oku »

8 Şubat 2018 Perşembe

Atıştırmalık #34 (I, Origins, Minority Report, Gravity)

Bilim kurgu ağırlıklı üç film atıştırmalığımla buradayım :). Eminim birçoğunuz bu filmleri izlemişsinizdir, ben baya geç kaldım :). Siz bu aralar neler atıştırıyorsunuz? Benimle paylaşmayı unutmayın :).

I, Origins - Mike Cahill (2014)



Güzel başlayan ama sonunu getiremeyen bir film. Yine de bilim kurgu severler bir baksın. Sıkılmadan merakla izledim ama sonu hiç tatmin etmedi :/.

Minority Report - Steven Spielberg (2002)



Filmin sonunda yönetmeninin şipilbörg olduğunu fark ettiğim film :). Ben sevdim valla, güzel bir aksiyondu. İrlanda'nın bıçkın delikanlısı Colin Farrell gençliğiyle tomkruza eşlik ediyordu. Yalnız tomkruz da boşuna can yakmamış, bu filmde onu hissettim :). Filmde baş karakter fellik fellik her yerde aranır kaçarken en müdavimi olduğu yerden yetkilerinin alınmayıp hala elini kolunu sallaya sallaya bir değil iki değil girip çıkmasıyla ya biri de kapatmaz mı arandığı an dedirtse de görmezden gelip aksiyona kaptırdım kendimi. Güzeldi :).

Gravity - Alfonso Cuaron (2013)



Bu filmin çok sevildiğini hatırlıyorum çıktığı yıl ama beni maalesef etkilemedi. Hatta yanlış hatırlamıyorsam Sandra Bullock ödül falan aldı da ben beğenemedim, Cuaron'u çok çok başarılı bulsam da Children of Men ve Azkaban Tutsağı'nda, üzgünüm, tek hayırla yolladım :/.
Devamını Oku »

6 Şubat 2018 Salı

Rebel in the Rye/Çavdar Tarlasındaki Asi - Danny Strong (2017)


Bir Çavdar Tarlasında Çocuklar sever olarak söylemeliyim ki, J.D Salinger'ın bu biyografisini merak ediyordum. Filmi sevdim, bence sanatçının bir genç veya asi veya yazar olarak portresini, çelişkilerini, dramını güzel yansıtmış, eksikleri olsa da. Salinger'ın yazar olmak istemesine karar vermesinden başlayarak aşık olduğu Nobel ödüllü Eugene O'neill'in kızı Oona ve onun Salinger savaştayken Charlie Chaplin ile evlenmesi dahil ilişkileri, inancı, dünya çapında üne kavuşan Holden Caulfield karakterini yaratma süreci,  kitabın en sonunda yayımlandıktan sonrasını ve yazmaktan değil ama yayınlamaktan vazgeçişini anlatan ve özellikle Holden üzerinde durulan bir Salinger biyografisi olmuş.

Salinger, Holden karakteri gibi birçok okuldan atılmış lakin en son yazar olmaya karar verip hocası ve arkadaşı Whit Burnett ile dersler vasıtasıyla tanışmasıyla kendini yazar olarak keşfetmeye başlar. Bu dersler sırasında başlayan yazım süreci savaş yıllarında biraz sekteye uğrasa da yazmak onun hem ilacı hem yarası olmaya devam edecek ancak kesin bir şey var ki savaş onu tamamen değiştirecektir. Kitabı yayımladıktan sonraki aşırı ilgi ve şöhret de onun bu psikolojisine iyi gelmeyip kendisini başkaları hakkında daha takıntılı bir insan yapacak ve insanların oluşturduğu bu güven sorunu belki de onun yayımlamayı bırakıp inzivaya çekilmesinin başlıca nedeni de olacaktır. Kitaplarında çoğunlukla gençleri seçmesinin bir nedeni olarak da masumiyeti göstermesi de bundandır. Daha dünya tarafından mahvedilmemesi onu çeken yanıdır çünkü kendisinin de bir yanı masum kalmak isterken bir diğer yanı artık asla masum olamayacağını bilir çünkü masum olamayacak kadar çok şey görmüştür.

Çok da tartışmalı bir kitap olmasının sebebi birçok insanın kendini Holden sanması dışında John Lennon'ın katilinde ve Ronald Reagan'ı öldürmeye çalışan saldırganda da kitabın bulunması ve kitap hakkında acaba suikasta mı teşvik ediyor diye araştırılmasıdır. Bu suikast düzenleyen saldırganların J.D Salinger gibi üç isme sahip olması da başka bir ayrıntı.

Hayatımın kalanını yazarak geçireceğim ve karşılığında hiçbir şey almayacağım diyen Salinger sözüne sadık kalmış ve bu karardan sonra herhangi bir şey yayımlamamıştır.

Çavdar Tarlasında Çocuklar, hiç şüphesiz çok sevilen ve okunan kitaplardan biri. Eğer hala okumadıysanız bir şans verin derim. Üzerine de çerez niyetine bu filmi izleyebilirsiniz. Sayfalarda okuduğunuz karakterin yaratım sürecini kitaptan alıntılarla izlemek keyif verecektir, her ne kadar yazar için zorlu bir süreç olsa da. Sevgiyle kalın :)
Devamını Oku »

3 Şubat 2018 Cumartesi

Abur Cubur #42 (Yeni Çıkanlar)

Çok sevdiğimiz isimler bu aralar single, ep ya da albüm çıkarmış ama nedense en çok single :). Ben de beğendiklerimden bir derleme yaptım, bakalım hangileri sizin favoriniz olacak, yorumlarınızı merakla bekliyorum :).

Justin Timberlake de albüm çıkarmış, şöyle bir göz attım sadece, tam dinleyemedim.  Lykke Li'nin yeni teklisinde nakarattaki hamle pek hoşuma gitmedi, başlangıç hoşuma gitse de. Müzikle kalın :).

1. Mabel Matiz - Öyle Kolaysa


2. Rhye - Song For You


3. James Blake - If The Car Beside You Moves Ahead


4. Sevdaliza - Soul Syncable


5. Belle and Sebastian - Cornflakes (son epde favorim bu  ama videosu yok The Same Star da iyi.)



6. MGMT - Hand It Over


7. Soko - Diabolo Menthe


8. Hibou - Fall Into


9. Rosemary and Garlic - The Kingfisher


10. Burcu Tatlıses - Geyikli Masallar

Devamını Oku »

1 Şubat 2018 Perşembe

Atıştırmalık #33 (Lady Bird, Call Me By Your Name, The Shape of Water)

Lady Bird - Greta Gerwig (2017)




Greta Gerwig severim, kalemini de severim. Güzel bir film yazıp yönetmiş ama çok çok beğenip açıp açıp izleyeceğim bir film değil açıkcası. Yine de izlemesi keyifli, sıkılmadan izleniyor lakin sanki biraz abartılmış :/. Yine de Gerwig bence güzel bir film yapmış, severek izledim :). Kendisini zaten çok sevdiğimden kredisi çoktur ben de :).

Call Me By Your Name - Luca Guadagnino (2017)




Nasıl güzel bir filmdi, abartıldığı kadar varmış. En merak ettiğim filmlerden biriydi yorumlarından ve her yerde görmemden kaynaklı. Çok sevdim, bayıldım. Hele o Timothée yok mu o Timothée nasıl bir rol kesmektir öyle, aşık oldum. Harikaydı. Kendisinin "Lady Bird"'de de küçük bir rolü olduğunu hatırlatayım ama bu filmde ışıldayan bir karaktere bürünmüş. Filmde Sufjan Stevens ve "Love My Way" detayları çok hoşuma gitse de müziğin kullanımında bana göre yönetmenin yanlış tercihleri mevcuttu. Onu da görmezden geldim çünkü harika bir film olmuş. Bana "Carol" ve "Weekend"'i hatırlattı bazı sahnelerde. Sonuç olarak bildiğimiz bir hikayenin güzel bir yorumu. Bir şans verin :).

Bu filmi izlerken film boyunca sizin de aklınızdan sürekli Ege'den Yaz Aşkım çalmadı mı? Şahsen ben filmi o şarkıyla resmen özdeşleştirdim :).

The Shape of Water - Guillermo del Toro (2017)




Sıkılmadan izledim mi? İzledim. Beğendim mi? İşte ona karar veremiyorum. Bana konu ya da işleyiş bakımından ya da herhangi bir bakımdan daha ilgi çekici ya da orijinal gelmedi. Büyülenmedim de. Sadece sıkılmadan iyi bir film izledim. Nedense adından kaynaklı daha farklı bir şey bekliyordum çünkü bence adı çok güzel :).

Şimdi şu üç film arasında şöyle bir ilişki kuracağım ve beni sadece bu üç filmi izleyen ya da araştıran anlayacak. Sırasıyla;

Timothee Chalamet ve Michael Stuhlbarg

Ne gereği vardı, yoktu ama okudunuz artık yapacak bir şey yok :).

Filmler her yerde karşıma çıkınca yorumlardan geri kalmamak amaçlı öncelik verdim :). Sonuçta kambersiz düğün olmaz :). Çoğunu da sıkılmadan izledim açıkçası. Ben bu atıştırmalığın üstüne iki atıştırmalık daha izledim onlar da gelir yakında. Sinemayla kalın :).
Devamını Oku »

Çağlar Boyunca Etkisini Kaybetmeyen Bir Tragedya: Antigone - Sophokles



Yıllar boyunca birçok kitaba filme konu olan hatta bir komplekse adı verilen Oidipus'un tragedyasının devamı niteliğinde kızlarından Antigone'un tragedyası Theban oyunlarından biri Antigone. Oidipus'un babasını Laios'u öldürüp kral olarak onun yerine ülkenin başına geçip annesi ile evlenmesi ile iki kızı iki oğlu olur. Bu gerçeğin açığa çıkmasıyla annesi ve karısı olan Jokaste intihar eder ve Oidipus iki gözünü oyarak kör olur.

Eğer Kral Oidipus'u okuduysanız bunları zaten biliyorsunuzdur, okumadıysanız şiddetle tavsiyemdir. Antigone'da, Oidipus'un kızlarından Antigone'nun iki erkek kardeşinin ölümü sonrası tahta geçen dayıları Kreon'un kibri ile ailesinin sınanmasını okuyoruz. 

Oidipus'un yerine tahta geçen kardeşlerden Eteokles kardeşiyle yaptığı anlaşmayı bozar ve tahtı bırakmak istemez. Bunun üzerine kızgın kardeş Polyneikes, kardeşi Eteokles'e savaş açar ve ikisi de bu savaştan birbirinin katili olarak çıkarlar. Boşalan tahta dayıları Kreon geçer ve kardeşlerden Eteokles'ın krallara layık bir şekilde gömülmesini sağlarken diğer kardeş Polyneikes'in gömülmesine bile izin vermez, vahşi hayvanlara yem olması için kırlara atılmasını emreder. Antigone kardeşinin ölüsüne ve Tanrılara olan saygısından kralın emrine itaat etmez ve Kreon ile Antigone'nun çatışması daha büyük çatışmalara ve adının hakkını veren bir tragedyaya dönüşür. Bu tragedyada kaçınılmaz sona yaklaşılırken bize birçok mesaj vermekten de geri durmaz. Oidipus'un işlediği günah ve lanetinden çocukları da nasibini alır. 

İzlediğim birçok filmde ve kitapta referans olarak verilen bu çağlar boyunca etkisini kaybetmeyen oyunu mutlaka okumanızı öneririm. Şimdi değerli gördüğüm birkaç alıntıyı paylaşmak isterim. Edebiyatla kalın :). 


Alıntılar;

"Nefret etmek için değil, sevmek için yaratıldım."

"Kötü iyi görünür, tanrının felakete sürüklemek istediklerinin gözünde"

"Yanlış konuşuyorsun demeyeceğim, ama bazen başkaları da doğruyu bilebilir."

"Utanmıyor usun çoğunluktan farklı olmaya?"

"Nasıl emirler vereceğimi halk mı öğretecek bana?"

"Yaşlarına değil yaptıklarına baılmalı insanların."

"Öbür dünyada kim bilir nasıldır 'iyi'nin tanımı!"



Dipnot: Fotoğraf bana aittir.
Devamını Oku »