İzlenilesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İzlenilesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mart 2026 Cuma

İzlediğim En Güzel Şeylerden Biri

Sighnaghi - Georgia

Merhabalar bu sefer size çok tatlı bir video serisi ile geldim. What I eat in a week at my NONNA's house in ITALY; Bir haftada büyükannemin evinde neler yedim video serisi. Nereden keşfetime düştü bilmiyorum ama bağımlısı oldum. Video bir girdap gibi izledikçe hipnotize olup başka bir şeyle ilgilenemiyorum ve bir an bile kaçırsam geriye alıp detaylıca izliyorum. Yalnız uyarayım açken ve hatta daha da tehlikelisi tokken daha da acıktırıyor ve yedikçe yiyesi geliyor insanın videoları izlerken. Ben çözümü yemeğimi karşısında izlerken yemekte buldum, ekstra yememek için :D. 

İtalyan mutfağını çok seviyorum. Makarnalar, deniz ürünleri, ekmekler; çok lezzetli bir mutfak ve bizim de çok yabancı olmadığımız bir mutfak aslında Akdeniz mutfağı. Bu seride de Calabria'da yaşayan babaannesini ziyarete giden Rosie babaannesinin yaptığı yemekleri ve bir günlerini oradaki yaşamı bir nevi belgeliyor aslında. Kültürlerini ve yaşam şekillerini görmek bu ailenin çok keyifli. Nonna'nın 7 çocuğu ve torunlarıyla geçirdiği bu tatil günlerinin detaylarını izlemek mümkün. Videolar bir saat ama inanın yetmiyor. Keşke daha uzun olsa da izlesek saatlerce istiyorsunuz. Benim ilk izlediğim video düğün videosuydu mesela yukarıda paylaştığım ve umarım böyle bir düğüne gitme şansım olur. Ben hayatımda böyle bir yemek şöleni görmedim. Yerel adetlerini, pazarlarını, halk gösterilerini, plajlarını, oraya özgü işleri görmek de çok keyifli. Rosie bize her deneyimi izletiyor. Gittiği plajların güzelliğinden söz etmeden olmaz, mükemmeldi deniz. Her görüntü bir kartpostal gibi. 

Tabi günlük yaşamlarını kültürlerini görüyoruz ama asıl odak yemekte. Nonna sabahtan başlıyor hazırlıklara. Önce pazar alışverişleri yapıyor, o sırada klasik bir İtalyan kahvaltısı yapıyorlar  genelde dışarıda bir pastanede brioche yanında kahve veya slushy ile kahvaltı yapıyorlar. Öğle yemekleri ise tam bir ziyafet. Önce mutlaka bir makarna çeşidi yiyorlar(hepsi de hazır, hatta bilindik markaları da gördüm Türkiye'de satılan) sonra ana yemek balık veya kırmızı etli bazen ikisinin de olduğu yemekler ardından salata. Mutlaka bir içecek eşlik ediyor bazen gazoz çoğunlukla şarap özel günlerde şampanya. Taze çıtır ekmekleri ile her öğünde mutlaka ekmek banmalık bir şey oluyor. Ardından taze meyveler geliyor sofraya, pazardan ne alındıysa genelde incir, üzüm, şeftali ve karpuz başrolde. Meyveler bitince etraf toplanıyor ve espressolar kaynıyor, tatlılar çıkıyor ortaya. Genelde pastaneden alınan küçük lokmalık tatlılar, ağzımın suyunun aktığı. Sonrasında ya öğle uykusu ya da kuzenlerle gidilen deniz sefası ve atıştırmalıklar. Pizza, cips, dondurma, soğuk içecekler derken eve dönüş ve akşam yemeği hazırlıkları başlıyor. Bazen dışarıdan alınan pizza, patates kızartması ve arancini bazen ise evde yapılan daha az zahmetli yemeklerle akşam yemeği yeniliyor. Yine meyve ve tatlı ile de kapanış yapılabiliyor. 

Calabria Sicilya'ya yakın bir yer birçok bölümde oraya gidiyorlar, mezarlıkları ziyaret ediyorlar. Bu gözlemlerimin hepsinin bu ailenin ve Calabria bölgesi özelinde olduğunu söylemem lazım. Sizin de izlerken fark edeceğiniz şeylerin bir özeti aslında bu yazdıklarım. Hiç üşenmeden neredeyse her gün mangal yakabiliyorlar ve makarna cidden ana besin kaynağı. Bir bölümde komşu hazır yakmışken mangalı Nonna'ya getirdi onlar da kullansın diye, böyle yardımlaşmalar da oluyor. Peynirsiz neredeyse yemek de yok. Domates sosu önemli ve deniz ürünü ya da kırmızı etin daimi olması. Sosların mutlaka bir şekilde de makarnayla buluşması. En sade hali makarnanın herhalde ricotta ve makarna suyuyla yapılan haliydi. Tiramisu hiç görmedim ne yediklerini ne de yaptıklarını ama profiterol hazır alıp yiyorlardı. Tatlılarda ekstra gözüm kaldı, nasıl bir taneyle yetiniyorlar anlayamadım, ahahaha. Canoli, içi krema dolgulu midye tatlıları, badem kurabiyeleri... İzlediğim bölümlerde tavuğa dair hiçbir şey görmedim mesela ama oğlak eti, dana eti, çeşit çeşit balık ve deniz ürünleri görmek mümkün. Kabak çiçeği kızartmasında gözüm kaldı, mutlaka deneyeceğim bir gün. Bir diğer dikkatimi çeken şey ise lazanyaya beşamel değil haşlanmış yumurta ve prosciutto koyulmasıydı. Aslında haşlanmış yumurta birçok ev yemeğinde kullanılıyor ki ben hiç sevmem, kokusuna bile dayanamam. Yine temel sebzelerin kabak, patlıcan, patates olması ve birçok ev yemeğine makarna ile beraber eşlik etmesi. Taze fasulyenin makarna ve domatesle sulu yemek yapılması. Barbunyalı tencere yemeklerinin olması makarnayla ve domates sosuyla. Tabi patlıcan lazanyasında da yine beşamel değil yumurta ve prosciutto oluyor. Onların da karnıyarığı var mesela ama hem içi farklı patates, et ve haşlanmış yumurtalı hem de dışı önce haşlanıyor kızarmıyor ama domates sosuyla fırına veriliyor. Bol bol parmesan kullanılıyor, her makarna çeşidinin üstüne mutlaka. Diğer yemeklerde de tabi. Bir bölümde hamsi kuşuna çok benzer bir yemek yaptılar. 

Benim dikkatimi çeken şeylerden biri öğünlerin bereketli olması ve sırayla yemeleri. Yemek için ne alışverişten ne de emekten kaçınmaları. Her gün için ayrı ve meşakkatli yemeklerin yapılması. Ve maalesef kadınların hem dışarıda hem de içeride çok çalışmaları. Sofrayı kuran yemeklerin malzemelerini alan temizliğini yapan bulaşıkları yıkayan yemekleri yapanların hep kadınlar olması. Birkaç kez bir amcanın mangal yaptığını gördüm onun dışında mutfağın tüm yükü bu videolarda yaşa bakılmaksızın kadınlarda. 

Videolar çok sevilmiş ve Nonna'nın yemek kitabı bile çıkmış. Çok seyrek paylaşılıyor videolar çünkü o bölgede Nonna'nın sadece bir kızı yaşıyormuş ve herkes dağılmış başka yerlerde hayatını kurmuş. Ancak yaz tatilinde bir haftalığına gelip toplanıyorlar. Rosie'nin başka videoları da var annesi Moldovalı ve oraya gittiği ve orada anneannesini çektiği ya da annesinin iki restoranın aşcısı olarak günlerini paylaştığı. Yine izlemesi keyifli videolar. Size de bu güzel bayram tatilinde keyifle izleyebileceğiniz, kalabalık sofraların mutlaka geçmişten hatta belki şimdinizden bir şeyler bulacağınız belki de o kalabalıkta yaşadığınız aile travmalarınızı hatırlayacağınız, (ehehehe aile varsa travma da vardır), deniz manzaralı tatlı yaz günlerini izleyebileceğiniz bu seriyi bırakıyorum. Kendime ve isteyen herkese de uzun bir İtalyan yazı diliyorum, bol yemekli denizli ve iç ısıtan dinlenmeli uzun bir tatil. Bayramınız kutlu olsun efem. 

Devamını Oku »

Ocak Ayının Uzunluğu Şubat Ayının Kısalığı

Ocak ayının uzunluğundan sonra Şubat ayının hızı iyi geldi. Ocak o kadar zor ve uzundu ki geçtiği ve bittiği için mutluyum. Benim için birçok açıdan zorluydu. Sonrasında da kolaylaşmadı ama daha çok alıştım. Şubat da nitekim daha hızlı geçti. Bu arada da değişen koşullara ve psikolojik yorgunluğumun yanında rutinlerimi, ev işlerini ve içerik üretimimi yetiştirmekte zorlandım. Tabi günde 8-9 saat çalıştığımı da unutmayalım. Bir ara beynim yandı ve birini yapsam diğeri eksik kaldı. Hala sürekli bir şeyleri yetiştirmekle zamanımı geçiriyorum. Bu sebeplerle hediyelerimi de Şubat ayının başında gönderdim ama neyse ki sağ salim ulaşmış ve okumak istediği kitaplar varmış Gülşah'ın. Bu haberi alınca da çok sevindim. 

Bu yazıyı yazalı iki ay oldu herhalde ama bir türlü düzeltemediğimden ve o arada da yeni kitaplar filmler eklendiğinden uzadı gitti. En iyisi geçmiş iki ayı bu yazıya koymak Mart ayını da başka yazıya bırakmak diye düşündüm yoksa bir altı ay daha bekleyecek böyle. Ocak ayında 7, Şubat ayında 2 kitap bitirdim. Birkaç film izledim, başka izledim mi hatırlayamadım, varsa eklerim diğer yazıya. Ocak ayı listemi buradan da izleyebilirsiniz. 

İyi Ruhlar - B. K. Borison


Ben noel temalı bir rom-com okumak istiyordum ve bu kitabı özellikle aldım lakin beklentimi hiç karşılamadı. Harriet teyzesinden kalan antika dükkanını işletiyor ve şeker bağımlısı. Sürekli şeker yiyor sinirlenince üzülünce kahvesi de şekerli kahvaltısı da ve çok zayıf nedense. Yani bu nasıl mümkün bilemiyorum ama öyle bir dünya varsa ben de o kişi olmak istiyorum. Bir de Nolan var Noel hayaleti, kendisi noel zamanında yolunu şaşırmış faniler doğruyu bulmaları için rehberlik sağlıyor. Nolan Harriet'a görür görmez tutuluyor ve hayalet olduğuna hiç aldanmayın dünyevi zevklerin hiçbirinden geri durmuyor. Bir de Harriet'ı tanıdıkça da bağları artıyor. Harriet da boş değil tabi. 

Fikir güzel ama kurgu çok kötü. Detaylar var birbirine bağlanmayan. Kitabın başında Harriet ablasına kötülük yaptığını ve bundan dolayı kendisini suçladığını söylüyor ama sonunda o kişi annesi çıkıyor. Nolan desen hikayesinin hiçbir mantığı yok, açıklanmamış geçmişi. Kopuk kopuk amaçsız gibi bir hikaye okudum. Çeviriden mi kaynaklı bilmiyorum da bunun gibi birçok şey beni rahatsız etti ama yine de noelin hatrına 3 verdim. Beni kitap tasarımı çok etkiledi sevdim baya. Stickerı da vardı. Bir de yazarın eşine ve çocuklarına yazdığı sonsöz çok hoşuma gitti. Kitaba gönderme yaparak eşine pusulam hep seni gösteriyor diyordu ve çocukları için de sizi ömrüm boyunca bekledim yazmış. 

Yeni Soyadının Hikayesi - Elena Ferrante

Napoli kitapları serisinin ikinci kitabı ve bu seriyi ayrı olarak yazmaya karar verdim. Bu kitabı ilki kadar sevmedim ama üçüncü kitaba başladım o gayet güzel ilerliyor.

Nasıl Temizlenebilirim? - Hakan Türkçapar

Psikoloji kitapları okumayı seviyorum. Bu kitapta da Bulaşma-Yıkanma Tipi Obsesif Kompulsif Bozukluk üzerinden aslında obsesif ve kompulsif bozukluğunun ne olduğunu ve nasıl kendine yardım edebileceğimizi anlatmış en basit şekilde. Fikir veriyor ve anlaması kolay. Zaten kısacık bir kitap, akıcı da lakin çok yüzeysel geldi bana seçtiği konu dahilinde olsa bile. Sadece bulaşma ve yıkanma tipi üzerinden bir örnekle anlatıyor ama bence yetersiz. Kitapta örnek olarak Ahmet Bey'den bahsetmiş mesela ve kitabın başında tek çocuğu olduğu yazıyor. Kitabın sonunda çocukları diyor. Bir test verilmiş ama sonucuyla alakalı ne düşünmemiz gerektiği söylenmemiş ya da ne anlamamız gerektiğini. Bu sebeple yüzeysel ve yeterince özenilmemiş buldum. Yine çok beğenmesem de genel fikir vermesi ve olayı anlamak için okunabilir diyebilirim. 

Noel'de Cinayet - Agatha Christie

Yine yılbaşına özel aldım bu kitabı. Hem uzun zamandır Agatha Christie okumak istediğim için özellikle noel temalı okumadığım bir Poirot hikayesi seçtim. Christie yine şaşırttı. Bir kısmını tahmin etsem de bir kısmını anlamamışım okurken ve Hercule Poirot ile gri hücreleri yine beni şaşırtmayı başardı. Agatha Christie romanları bulmaca gibi geliyor bana, çok seviyorum. Bu kadar ara vermeden yine okumalı arada. Neyse ki hala okumadığım kitapları var.

Bu kitapta da multi milyoner bir adamın Noel için evine tüm ailesini çağırması ve onları görmek istemesi üzerine tüm aile yıllar sonra hep beraber toplanır. Simeon Lee hem cömert hem de kinci aynı zamanda da çapkın. Her fırsatta da çocuklarını rahatsız etmenin de bir yolunu buluyor. Tüm çocuklarını, onların eşlerini ve torununu bir odaya toplayıp miras değişikline gideceğini açıklar ve çocuklarının meşru çocuklarının hiçbirinden memnun olmadığını sert bir şekilde dile getirir ve aradan çok geçmeden korkunç bir cinayete kurban gider kendi evinde. Noel zamanı Poirot da tesadüf bu ya komiser arkadaşına ziyarete giden Poirot da bu cinayetin çözümü için kolları sıvar arkadaşının ricası üzerine. Keyifli bir okumaydı, öneririm.

Juliette - Camille Jourdy 


Rosalie Blum serisine bayılan biri olarak Camille Jourdy'nin takipçisiyimdir. Bu kitabı da görünce dayanamadım hemen aldım. Çizimlerine tarzına bayılıyorum. Bu kitap da çok komikti ama aynı zamanda hüzünlüydü de. Baş karakterimiz Juliette ailesini ziyarete gelir Paris'ten. Ablası evli ve 2 çocuğu vardır. Annesi ve babası boşanmıştır. O babasıyla kalır. Annesi rengarenk sergisi olan bir ressamdır. Rengarenk hayat dolu şen şakrak bir kadın. Babası unutkanlıkla baş etmeye çalışır ve yalnız yaşar. Komik de bir karakter. Ablası ise sevgilisi ile kaçamak bir ilişki yaşar ve birçok sorumluluğu aynı anda yürütmeye çalışır. Bir de alzeimer hastası yaşlı bir nineleri vardır hiçbir şeyi hatırlamaz, beni de en çok o kahkahaya boğdu. Az ama özdü karakteri, bayıldım. 

Juliette depresyon ve anksiyete ile savaşır ve bu ziyareti sırasında eski oturdukları evi görmeye gider ve orada bir adamla tanışır, olaylar gelişir. Jourdy'nin çizimlerine bayılıyorum. Bu kitapta da aynı tarzı görmek çok hoşuma gitti. Film olsa izlerim, çok güzel bir hikaye. Çok güldüm bu kitapta hele ki bir doğum günü bölümü var ki sesli kahkaha attım birkaç kere, e biraz da ağladım tabi. Duygusal bir yanı da vardı. Manevi Değer'deki büyük kardeş küçük kardeş farkını çok net bir şekilde görmek de mümkün bu kitapta. Aynı anne babanın farklı çocukları. Öneririm bu kitabı da. 

Happy Place - Emily Henry


Romantik komedi okumaya bayılırım, Emily Henry de severim ama bu kitabı sevmedim. Wyn ve Harriet uzun yıllardır beraber olan ama 6 aydır ayrı olan bir çift. Hem de Wyn sadece bir telefon konuşmasıyla ayrılmış, konuşmaları da totalde 10 dk sürmemiş. Ortak arkadaşlarının daveti üzerine tekrar bir araya gelirler ve sevgili rolü yapmak zorunda kalırlar. Harriet cerrah olma yolunda ilerleyen bir hekim lakin sürekli strese giriyor ve düzenleme yapmayı daha çok seviyor. Wyn ise üniversite terk ve amacını arayan ne istediğini bilmeyen biri. Konuşmuyor da sadece pozlarda. Harriet'ın en yakınları Cleo ve Sabrina. Cleo eşi ile geliyor, Sabrina da. Hepsi arkadaş zaten. Sabrina kontrol manyağı eskisi gibi son kez bir tatil yapmak istiyor arkadaşlarıyla aynı zamanda arkadaş grubunu da bir arada tutan kişi. Cleo atarlı ki zaten onun sürprizini anlıyoruz hemen söylenmese de kitapta Sabrina'yla sürekli çatışma halinde. Kitabın tek sevdiğim yanı bu kız arkadaşlıkları oldu. Onların daha çok şey paylaştığını okumak isterdim Wyn ile Harriet'tansa Harriet ile kız arkadaşlarının ilişkilerini okumak daha eğlenceli olurdu. 

Spoiler içerebilir

Kitabın anlatım tarzı beni rahatsız etti. Tradwife güzellemesi gibi bir hali vardı ve bu benim hoşuma gitmedi. Herkes hekim olmak zorunda değil ve bununla mutlu olmayabilir, seramik yapmak isteyebilir ama kitapta bir şekilde Wyn'in hayatına uyum sağlamak için bu değişiklikler oluyormuş gibi aktarılıyor. Öyle düşünmeyelim diye Wyn benim için benim semtime gelmek zorunda değilsin diyor ama Harriet olur mu öyle şey ben istediğim için senin semtine geliyorum diyor. Wyn telefonla düşüncesiz bir şekilde ayrılıyor ve Harriet neredeyse kendi özür diliyor o terk ettiği için. Wyn'in babası ölüyor, Harriet anlayışlı olmak için düğün konusunda ısrarcı davranmıyor, Wyn diyor ki benim için savaşmadın, düğünü erteledin. Kız sabahtan akşama çalışıyor neredeyse Wyn memleketine gidiyor diyor ki gel demedin, e ben de ayrılayım bari. Ee nerede iletişim? Ben Wyn'e çok kuruldum arkadaşlar ama inanın haklıyım. Konuşmayı bilmiyor, kendi kendine yargıya varıyor ve ayrılıyor en düşüncesiz şekilde. Eşyaları falan da yolluyor, çok garip biriydi ya sevmedim. 

Geber Aşkım - Ariana Harwicz 

Kitap 145 sayfa gibi bir şey ama tek seferde okuyabileceğim bir akıcılıkta değildi. Elimde süründü biraz, yoğundum da zaten bitiremedim hemen. Kitapta bilinç akışı tekniğinin özelliklerini görüyoruz. Hikayeyi takip etmesi bana çok zor gelmedi bazen emin olmam gerekse de kimden bahsettiğini genel olarak takip ederken hikayeyi zorlanmadım. 

Yeni doğum yapmış bir kadının doğum sonrası psikozunu okuyoruz. Karakterin neler yaşadığını anlatması ve anlatım şekli bence çok uyumluydu. O rahatsızlığı bize verdi. Kitapta hiçbir karakterin adı geçmiyor sanırım ve tüm karakterleri rolleriyle tanımlıyor. Anne, baba, benimki, aşkım, kaynanam, kayınbabam, bebek gibi. Burada anlatıcı yani kadın karakterin yaşadığı kimlik krizi benim en çok dikkatimi çeken şeydi. Doğumdan ve bebek olmadan önceki kimliği okuyan yazan bir kadın olması ve şimdi annelikten kendine kalan hiçbir zamanının olmaması. Sürekli kendisine ihtiyaç duyan bir varlığın olması ve duygusal olarak yaşadığı acının fiziksel olarak da şiddet olarak kendine yaşatması da yine çok çarpıcı. Hamile kalmasını anlatması ise tamamen eşinin bir anlık düşüncesiz belki de anlık bir kararıyla oluyor ve bunu düşünmeden edemiyor. Bebekle beraber değişen hayatı ve başa çıkmakta zorlanması düşüncelerini en saf haliyle paylaşması da kitabı aslında gerçek yapıyor. Kitabı çok sevmesem de anlatım dili ve değindiği konular güzeldi. 

Başka Yolu Yok - Park Chan-Wook (2025)


Yönetmenin tüm filmlerini izlemedim ama birçok filmini izledim. Bu en kötü filmi. Sinemada izlemeye gittim ama hiç sevmedim hatta sıkıldım. Film çok şey vadediyor gibi görünüp hiçbir şey vermedi. Kağıt fabrikasına yıllarını vermiş aile babası Man-soo, şirketin el değiştirmesi ile işinden olur. Filmin başında tüm ekibi için yönetici ile konuşma yapmak ister ama onu dinlemezler bile, filmin sonundaki hali ile bu halinin farkı da çok dikkat çekici. Yeni rol açıldığında da olası rakiplerini tespit edip ailesini ve çocuklarını geçindirmek için tek tek rakiplerini elemek ister. Son Ye-Jin'in oyunculuğunu beğendim. 

Wedding Daze - Michael Ian Black (2006)

Parodi gibi bir romantik komediydi ama parodi değil sanırım. Uzun süreli ilişkisinden evlilik teklifi alan Katie ile bir yıl önce evlilik teklif ettiği sırada ölen kız arkadaşının yasını atlatamamış Anderson'ın evlilik macerasını konu alıyor. Katie'nin garson olarak çalıştığı yerde Anderson'ın Katie'yi tanımamasına rağmen ona evlilik teklif eder ve daha da önemlisi Katie de Anderson'ı hiç tanımamasına rağmen teklifi kabul eder ve beraber yaşamaya ailelerini tanıştırmaya başlarlar. İkisinin de sıradışı aileleri vardır ve film bir cümbüşe döner. Ben tahminimden daha çok sevdim. Beklentiye girmeden izleyebileceğiniz absurd bir romantik komedi filmi. 

Dokunmanın Gücü Üzerine - Wilhelm Schmid


İncecik bir kitap. İçinde tatlı mı tatlı illüstrasyonlar da var. En çok aşk üzerine olan dokunma tarifi bölümü hoşuma gitti. Kitapla ilgili eleştirim biraz yüzeysel kalması ve çok derine inmemiş ya da kendi fikirlerini daha çok söylenebilir, örnekler verilebilirdi. Biraz konu başlıkları ve altında madde madde ne olduğunu kısaca açıkladığı bölümler vardı. Dokunmanın rahatsız edici kısmını göz ardı etmeden insan ilişkilerindeki önemini ve anlamlarını güzel tarif ediyor. 

Senso - Alfred

Komik tatlı bir çizgi romandı. Talihsiz Germano tesadüf eseri bir düğüne katılmak zorunda kalır ve daha önce tanıştığı Elena ile sohbete başlar. Sonrasında da beraber güzel bir gece geçirirler oradan oraya. Okuması keyifli komik bir romandı. Sonu da duygusal ve tatlıydı. Çizimleri çok tarzım olmasa da beğendim. 

Lin Pesto Babylon Konseri



Sonunda Lin Pesto konserini yakaladığım için mutluyum. Çok tatlı ve düşünceli biri. Bazı şarkılar tekrar istenince onları en son çalalım metroyla gitmek durumunda olan arkadaşlarımız tüm şarkıları dinleyebilsin dedi. Ulaşımımızı bile düşündü. Bizim için konser afiş çıktıları ve stickerlar hazırlamış çıkışta aldım ve gerekeni yaptım tabiki journal sevdalısı olarak. Sesi de aynı kayıt gibi çok güzel. Bir de sahnenin önüne güzel bir filtre gibi bir şey koymuşlar görsel olarak da mutlu etti. Yakalayınca gidin bence, çok tatlı biri. 


Şubat ayının sonunda da bir Beyoğlu gezisi yaptım ve fotoğrafladım dijital kameramla, izlemek isterseniz linkini paylaşıyorum. Diğer yazılarda görüşmek üzere :). Mutlu bayramlar!

Beyoğlu'nda Bir Gün


Devamını Oku »

30 Ocak 2026 Cuma

Manevi Değer - Joachim Trier (2025)

Nefis, nefis bir film. Görsel olarak, içerik, senaryo, kurgu, oyunculuk, sountrack her şey her şey çok güzel. Trier yine çok güzel bir iş çıkarmış. Kendisinin fanıyımdır zaten; Oslo,31 August en en sevdiğim filmi, Dünyanın En Kötü İnsanı'nın evimde posteri var ve tam karşımda hatta ona bakarak yazıyorum. Bu film de yine beni çok etkiledi. Kısa yorum yazacağım diye başladım bir sayfa olunca da ayrı bir yayına geçtim mecbur.

Uzun yıllar sonra ölen annelerinin taziye evine gelen baba Gustav, iki kızı Nora ve Agnes'in yanına gelir. Daha ilk görüştükleri andan o gerginlik, merak ve özlem hissedilir. Yokluktan sebep bir sürü soru hatta hesap sormak istersin ama susup hiçbir önemi olmayan şeylerden konuşursun ya burada da birçok sahnede aynı böyle bastırılmış duygular, söylenmemiş sözler ve patlamaya hazır bir öfke var. Bu filmde benim en çok dikkatimi çeken şey duygulardı. Hangi duygu varsa onun karşılığını sözler olmadan bile görsel olarak hissetmemiz tam karşımızda somut şekilde görmemizdi. Filmi izlemedim de hissettim sanki, tüm o hayal kırıklıklarını, beklentiyi, soruları izlemedim de okudum karakterlerin yüzünden. Film bittiğinde de ilk duygularım konuştu. İlk düşündüğüm şey de bu film hakkında ne düşündüğüm değil de ne hissettiğimdi. 

Film Nora'nın panik atak sahnesiyle açılıyor. Nora tiyatro oyuncusu ve Agnes kardeşi ise tarihçi. Babaları Gustav yönetmen ve uzun yıllar anne ve kızları uzaktan izleyen var ama yok olan bir baba. Bunca yıl sonra Nora'ya senaryosunda başrol teklifiyle geri döner. Sanat camiasında önemli bir yeri olan ama 15 yıldır film yapmayan ve festivallerde filmleri retrospektif olarak gösterilen Gustav, tiyatroyu sevmiyor ve sığ gördüğü hiçbir yapımı izlemiyor. Dizi ve tiyatro oyuncusu kızı Nora oynasa bile bir kere bile sonuna kadar kızının içinde yer aldığı bir yapımı baştan sona izlememiş. Küçümsüyor ve bu filmin Nora'nın kariyerinde önemli bir yere sahip olabileceğini söylüyor. Bunca yıldır görüşmek konuşmak için hiçbir çabada bulunmamış ve yalnız bırakılmış Nora'nın bu teklife tepkisi olumsuz olur haliyle. Geçmiş ve  şimdi iç içe, biz de bu ailenin yaşamlarına şahit oluruz.

Yazının bundan sonrası spoiler içerir;

Babalarının yeniden dönmesi iki kardeşi derinden ama farklı etkiliyor çünkü Gabor Mate'nin de dediği gibi "Hiçbir çocuk hiçbir zaman aynı ailede, aynı ebeveynle büyümez. Ortanca çocuk ne büyüğün sahip olduğu saygı ve otoriteye, ne de küçüğün tatlılığına ve sevimliliğine sahip olmaz." doğal olarak hiçbir çocuk da hiçbir olayda aynı tepkiyi vermez. Bu filmde de büyük kardeş Nora babasına karşı daha asi ve çatışmaya müsait iken küçük kardeş Agnes ise çatışmaya sebep olacak en ufak konuyu bile; annelerinin evine ne olacağı gibi, ablasının sormasını talep edip araya ablasını kalkan gibi koyarak bu çatışmanın ihtimalinden bile kaçıyor. Erken yaşta baba evi terk edip anne yalnız kalıp dağılınca ailede eksik kalan tüm yükleri Nora üstlenmek durumunda kalır. Baba döndüğünde de otoriteyle sürekli karşı karşıya kalmak zorunda kalan Nora, bunlarla yaşamı boyunca başa çıkmakta zorlanır. Hikaye Nora'nın oyun öncesi panik atağıyla başlar zaten. Yeğeninin doğum günü partisinde yine yıllardır içinde biriktirdiklerini söyleyemediği babasını görünce suçlayıcı sözler ağzından en sert şekilde çıkıverir. Bu esnada önce kardeşi onu susturur, sonrasında da babasının kendisiyle alakalı en ağır yorumlarına maruz kalır. Öfke aslında hayal kırıklığı, üzüntü ve kırgınlığın maskesidir. Büyük kardeş tüm bu sorumlulukları taşırken küçük kardeşin de sözlerinin ve kararlarının değerini hissettirmesi için sesini yükseltmesi gerekir. O fikri alınacak değil fikri uygulayacak kişidir. Babasının ona sormadan Agnes'in oğluyla filminde oynamasına karar vermesi gibi. Babası kendisine danışma gereği bile duymadan torunuyla filmde oynayacağına dair konuşmuştur ve Agnes de orada artık sesini yükseltir. Ciddiye alınmak için çaba harcaması gerekiyordur. 

Filmde yaşlılık ve bağımlılık da üzerinde düşünülmesi gereken konular. Gustav alkol bağımlısı ve en sonunda hastanelik olacak kadar çok içiyor. Alkol eskiden beri duygularından belki de sorumluluklarından kaçınmak için kullandığı bir şey olduğunu anlıyoruz kızı sen alkoliksin dediğinde. Bugünün babası aslında geçmişte annesinin çocuğu ve annesinin trajik bir geçmişi var. İki sene hapishanede işkence görmüş ve oğlu daha ilkokuldayken intihar etmiş. Gustav'ın en hazmedemediği ve dışa vurduğu kırılganlığı yaşlılık. 15 yıl sonra film yapmaya başlayınca yeni görüntü yönetmeni ilham panosu gönderdiğinde, eski arkadaşının yürümek için artık bastona ihtiyaç duymasında, arkadaşlarıyla konuştuğunda, içilen kadehlerin sonunda hastalanıp acı çektiğinde yaşlılık da onun hissettiği ve artık görmezden gelemediği bir durum olarak karşısına çıkıyor. 15 yıl önce 55 yaşındaydım diyor. Bu kabullenemeyiş yürümek için bastona ihtiyaç duyan bir arkadaşı olan saygı duyduğu bir meslektaşını bile çevresinde görmeye dayanamadığında ortaya bir kez daha kaçınılmaz olarak çıkıyor. 

Gustav'ın senaryosunu okuduğunda Agnes bu filmin ablası hakkında olduğunu düşünür. Gustav'ın annesinin intiharı ve büyük kızının hayatıyla iç içe geçmiş bu senaryoda kızının oynamasını istemesi tesadüf değil çünkü bu kişisel bir yerden yazılmış bir senaryo. Amerikalı bir oyuncu kızının kabul etmediği rolde oynadığında Gustav'ın içine sinmez, karakterler İngilizce konuştuğunda içine sinmez ve sürekli bir şeyleri değiştirir. Bu senaryo onun annesiyle, ana diliyle, büyüdüğü ve büyüttüğü eviyle, ailesiyle alakalıdır. Kişiseldir ve senaryodaki çocuk rolünü torunu baş karakteri ise kızı oynamalıdır. Sonunda da Amerikalı oyuncu artık bu senaryonun bir parçası olmak istemez. 

Gustav, Amerikalı oyuncu Rachel Kemp ile röportajlara gittiğinde, menajerleri tarafından bunaltıldığında kurtarıcısı hatta koruyucusu baba figürü olur. Kızlarından esirgediğini bu genç kıza gösterir. Sorumluluk sahibi olmamasından dolayı mı kendi dertlerinden dolayı mı bilinmez Gustav yönetmen olarak ne kadar başarılıysa baba olarak o kadar sınıfta kalmıştır. Agnes ise hem kızı hem oyuncusu olma deneyimini yaşamış biri olarak bu üzücü farkı Gustav'ın yüzüne vurduğunda Gustav da suçluluğunu yine içkiyle bastırır. Agnes oyuncu olarak babasının göz bebeği iken kızı olarak babasının gözünde bir hiç olduğunu hissetmiştir. Yeri başka bir oyuncu ile her zaman doldurulmuş ve baba figürü hayatında hep eksik kalmıştır. O oyuncu olmak istememiş babasının kızı olmak istemiştir. 

Filmin belki de en çarpıcı sahnelerinden biri Nora ve Agnes'in diyalogudur. Nora babasının gelmesinden bir süre sonra işe gitmez, telefonları açmaz ve kardeşini merakta bırakır. Agnes ise Nora'nın evine gidip onu kontrol etmek ister. Filmde birkaç kez daha Nora'nın bu cevapsız hali Agnes'te büyük endişe yaratır ki bu diyaloglarında da aslında sebebini öğreniyoruz. Nora intihara meyilli ve daha önce bunu denemiş biridir. Agnes endişelerini paylaşırken Nora ile senaryo ve aile ilişkileri üzerine konuşmaya başlarlar. Nora kendisinin sorunlu, kardeşinin ise aile kurup daha "normal" bir hayat sürdüğünü düşünüyor ve nasıl böyle olduğunu soruyor. Agnes'in cevabı ise çok basit; ben büyürken yanımda sen vardın. Babaları onları terk edip gittiğinde anneleri çöktüğünde Agnes'in sorumluluğunu ve ebeveynlik görevlerini bir diğer çocuk Nora üstlenmiştir. Kardeşine sevgi ve güven verirken kendisinin ebeveyni yoktur artık o ebeveyndir. Unutmayalım ki Nora da hala bir çocuk belki ergen ve sevgiye bakıma ve ebeveyne Agnes kadar ihtiyacı var. Biri ablanın ailedeki rolünü değiştirirken diğeri anne ve babanın yerine kimseyi koyamadan büyüyor. İşte belki de en çok bu yüzden aynı evde büyüyen kardeşler birbirinden farklı şekilde büyüyor.

Filmdeki en büyük metafor da evdir herhalde. Filmde ev bir karakter kadar başrolde. İçinde birçok ailenin fertlerini barındırmış, birçok acı ve mutluluğu taşımış yıllar boyunca tüm ailesine ev olmuştur. Gustav da filmi için evine dönmüştür. 

Nesiller boyu süren aile bağları, travmaları ve sevgisi iç içe geçmiş bu filmde. Hepsi gerçek ve hepsi bizi kendimize dönüp duygularımızla yüzleşmemizi istiyor sanki, yalnız değilsin diyor. Bu sadece Gustav, Nora ve Agnes'in hikayesi değil, bir babanın, annenin ve çocuklarının hikayesi. Hepimizin soruları duyguları travmaları iç içe ve bütün bunlara rağmen dünkü kırgınlıkları unutup yeni günde birbirimizi sevmeye ve şans vermeye devam ediyoruz. Birbirimize cevabını merak ettiğimiz, cevabını bildiğimiz, cevabını önemsemediğimiz binlerce soru soruyoruz. Anne ve babalarımızla hem içimizde hem de karşımıza alıp sesli bir şekilde çatışıyoruz. Aynı evde ama farklı şekillerde büyüyor ve yetişiyoruz. En önemlisi de elimizden geleni yapıyoruz.

Sinemada izlediğime çok memnun olduğum bir filmdi bu ve eğer izlemediyseniz vizyondayken gidip bakın derim. Müzikleri de çok güzel. Şimdiden keyifli seyirler.

Devamını Oku »

18 Ocak 2026 Pazar

Friends Dışında da Filmler İzliyorum

Friends'i gerçek manada üçüncü kez üst üste bitirmek üzereyim. Hep izlerim ama bu kadar üst üste izlediğimi hatırlamıyorum baştan sona. Ocak ayı da bitsin lütfen. Yani ayda sıkıntı yoktur kesin ama benim için çok zorlu geçiyor. Her şey gibi bunlar da geçecek o yüzden biz film izlemeye devam. 

Eskiden mimler yapıyorduk, hatırlıyor musunuz? Şarkılar, kitaplar, filmler, hayat gibi bir sürü tema ile alakalı. Çok canım çekiyor yapalım mı bir tane? Her gün yazalım ya da toplu bir şekilde. Bir de reading challengelar oluyordu. Mesela yıl içinde 20 kitap ve her kitabın belli bir teması vardı; mesela kapağında bitki olan bir kitap ya da Şilili bir yazarın kitabı gibi. Onları da özledim, geri gelsin.

Son yazımda bahsetmeyi unuttuğum iki film var Eternity ve Julie and Julia, baya oluyor izleyeli. Önce onlardan bahsedeyim. 

Eternity - David Freyne (2025)


Konu olarak ilgimi çekti ve başroldeki Joan'un kararsızlığını ben de yaşadım izlerken. Trajik bir ölüm sonrası ilk eşinle yaşayamadığın bir sonsuzluk mu yoksa zaten bir ömür geçirdiğin eşinle sonsuzluk mu karar vermesi zor bence de. Ölümden sonraki hayatta karakterler en mutlu anlarına dönüyorlar ve senelerdir evli olan Joan ve Larry peş peşe ölüyor. Larry beklenmedik bir anda ölünce karısının çok ömrü kalmadığını bildiğinden beraber geçirecekleri bir gelecek arıyor; lakin bir sıkıntı var, o da ilk eş de yıllarca aynı eşi bekliyor. Joan'un ilk evliliğinde kocası savaşta ölüyor ve Joan, Larry ile tanışıp evleniyor. Tatlı romantik komedi filmi. İzlenebilir. Oyuncuları da güzel. Elizabeth Olsen severim. Dua Lipa'mızın nişanlısı da oynuyor. 

Julie and Julia - Nora Ephron (2009)


Julie and Julia filmini Kitap Kulübümüzün geçen ayki filmi olması sebebiyle tekrardan izledim ve bu yaşım ve deneyimimle farklı anlamlar kazandı. Film üzerinde düşündükçe kendi hayatımla Julie ve Julia'nınki arasında bazı benzer yönler gördüm. Kendimden bir şeyler bulmam da bana şunu hatırlattı; öncelikle seçtiğin yolda yaşadığın kırılmalar duygusal patlamalarda ya da olumsuz yaşadığın her duygu normal. İkincisi ise yapmak istediğimiz şeylerin bir değil binlerce yolu vardır, sadece biraz yaratıcı olmak ve yeni fikirlere açık olmak gerek. Belki de en önemlisi ise yaşımız konumumuz ne olursa olsun kendimize dair umudumuzu kaybetmemizdir. Bazen her gün attığın küçük bir adım uzun bir yol olur ve bu yol kendimize çıkar. Bu yolda da yanımızda bizi destekleyen insanlar varsa da daha ne isteriz. Bu herkes ve her durum ve şart için geçerli değil maalesef ama yine de bu tarz bir film izlemek en azından iyi hissettiriyor.

Julie eski editör yeni hükümet çalışanı 8 yıl boyunca kendi kitabını yazmak isteyip tamamlayamamış. Kitabı bitmediği için de kendini yazar olarak göremiyor. Hatta genel olarak kendini başarısız görüyor. Arkadaşlarıyla karşılaştırınca yeterli parası olmadığından ya da kendi mesleğini yapmadığından hatta hayatta herhangi bir şeyi bitirememiş olmasından kaynaklı kendini yetersiz de görüyor. Yemek yapmayı çok seviyor. Fransız yemek pişirme tekniklerini Amerika'ya getiren kitap yazarı ve televizyon programcısı Julia Child'ın fanı. Yemek yapma sevgisi ve yazar kimliği ile birleşince Julia Child'ın kitabındaki 500+ tarifi bir yıl içinde tamamlama ve tarifleri blogda yazma fikri ortaya çıkar. Bu hedefi koymasının sebebi de hayatta en azından bir şeyi tamamlamış olmak. 

Paralel olarak da eşi Fransa'ya elçi olarak atanan ve onunla beraber Fransa'ya taşınan Julia Child'ın yemek yazarı ve aşçı olma hikayesini izliyoruz. Eşiyle mutlu bir evliliği var, birbirlerini seviyorlar. Julia'nın eşinin desteği çok güzeldi. Julia boş oturmayı sevmeyen biri ve kendisini meşgul edecek bir şeyler arıyor ve en sonunda yemek sevgisini profesyonel bir yere taşımak istiyor. Fransa'da profesyonel aşçılık eğitimi alıyor. Sınıfındaki diğer öğrencilerle aradaki farkı kapatmak içinse çok çalışıyor. 

Bu filmi de öneririm, özellikle yemekli filmleri izlemeyi seviyorsanız. Çok tatlı bir film.

Geçtiğimiz cumartesi günü yine bir self date yaptım. Çok kötü bir hafta geçiriyordum ve harekete ihtiyacım vardı. Minoa'ya gitme niyetiyle çıktım yola. Oraya geçmeden önce yolumun üstünde yine uzun zamandır merak ettiğim bir çizgi roman dükkanına girdim, Arka Bahçe adı ve çok güzel her türde bir sürü çizgi romanları var. Tertemizdi de bayıldım. Orada gezdim ve en sevdiğim çizgi serilerden Rosalie Blum'un yazarının başka bir kitabının olduğunu öğrendim; adı Juliette. Camille Jourdy'nin çizimlerine bayılıyorum. Çizgi roman bir iki senedir okuyorum ve belki sizle de bugüne kadar okuyup sevdiklerimden bir liste paylaşırım. Ben çok seviyorum. Bayadır da okumadım, o liste sebebiyle belki elimdekileri de bitirir yazarım. 

Sonra biraz Minoa'yı gezdim uzun zamandır gitmedim.  Merak ediyordum ne defterler geldi yeni yıl için ve hangi yeni kitapları göreceğim diye ama hayal kırıklığı oldu benim için. Özensiz karışık ve seçkisi az geldi. Keşke Pera'daki Minoa'ya gitseydim diye düşündüm. Orada daha çok seçenek var ve daha güncel. Oradan küskün ayrılıp yolda yılbaşı süsleri olan küçük tatlı bir kafeye girdim. Orada oturup biraz soluklanıp kahve içtim, yazı yazdım, kitabımı okudum. Hoşuma gitti. Birçok insan gelip geçti. Sevgililer, köpeğiyle gelenler, anne kız, tek başına gelip bilgisayarıyla çalışanlar derken onları izlemek zevkliydi. Çok da trafiğe kalmadan oradan çıktım. 

5-6 aydır canım sinemada film izlemek çekiyordu çünkü bazen canınız ekranda nokta gibi iz olan sinemada film izlemek çeker. Hemen filmlere bakıp seçimlerimi yaptım ve sinema saatine kadar hem günün ilk öğününü yedim, hem de filmi bekledim. Burger King'e geçtim çünkü bazen de günün ilk öğünü bir fast food zincirinin tahta oturma sırasında yenir. Hayat her zaman sabahın erken saatinde uyanıp yogayla güne başlayıp kahve ile günlük yazmak değil bazen de akşam 5'te Burger King'in tahta sırasında ilk öğününü yedikten sonra gününü, hayal kırıklıklarını ve umutlarını günlüğüne yazma sırasıdır. Özlediğin ve asla geri gelmeyecek şeyleri beynin unutmasın diye kağıda yazıp ilerde bir gün açıp okursun diye asidi hiç var olmamış erimiş buzlardan dolayı yarısı sudan oluşan kolanı yudumlayarak yeşil suni deri kaplı defterine notlar alırsın. 

Film saati gelmeden birkaç sayfa kitap okuma şansım da oldu. Kalabalık sessiz bir kütüphanede ne kadar gerilip kitap okumakta zorlanıyorsam; sesli bir yerde kitap okurken o kadar rahat oluyorum. İnsanların sessizliğindense sesli olması benim o an elimdeki kitaba odaklanmamı kolaylaştırıyor. Tabi kitabına ve sesin türüne de bağlı. Seans saati yaklaştığında da tasımı tarağımı toplayıp sinemanın yolunu tutum. İlk film çıkınca gitmeyi beklediğim yeni Trier filmi Manevi Değerdi. Diğeri ise vizyondakilere bakarken sadece o gün oynadığını gördüğüm ismi ile dikkatimi çeken Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim filmi.

Manevi Değer - Joachim Trier (2025)


Nefis, nefis bir film. Görsel olarak, içerik, oyunculuk her her şey çok güzel. Trier yine çok güzel bir iş çıkarmış. Kendisinin fanıyımdır zaten Oslo,31 August en en sevdiğim filmi, Dünyanın En Kötü İnsanı'nın evimde posteri var ve tam karşımda hatta ona bakarak yazıyorum. Bu filmde yine beni çok etkiledi. Buraya yazacaktım da belli ki söyleyecek çok sözüm varmış onu ayrı yayın olarak paylaşacağım. 

Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim - Mary Bronstein (2025)




Ay bu filme komedi dram diye gittim de komediyi unutmuşlar. Yani tabi tebessüm ettiğim yerler oldu ama çok çok az. İçim sıkıldı. Yakın çekimlerle de yönetmen baya bizi zorlamış. 

Kızının hastalığından kendini sorumlu tutan ve onun bakımıyla tek başına ilgilenen bu sırada da terapist olarak işini de aksatmak istemeyen bir annenin bu kadar yoğunluk yetmez gibi tavanı çöker. Koca bir kara delik şeklinde evinin tavanı yıkılınca da kızını da alıp bir motele yerleşir. Kızının sürekli bir bakıma ihtiyacı vardır, hastaneye gitmeli gece ilacı değişmeli ve kısa bir süre içerisinde ciddi bir kilo alması gerekmektedir yoksa gece bağlı olduğu tüp çıkarılmayacaktır. 

Suçluluk duygusu, her şeye yetişme çabası, bir yandan işini devam ettirmesi, bu sırada eşinin sürekli uzakta olması, kimsenin destek olmaması, kızının istekleri, kimseden yardım isteyememesi, diğer annelerin baskısı, doktorun beklentisi, kocasının yokluğu ve baskısı derken kadıncağız artık dolup taşıyor tabi. Terapi desteği alıyor ama terapistiyle de arası pek iyi değil. Uyuyamıyor, kendine ayıracak zamanı bile yok. Bu sırada da kendini rahatlatmanın yolunu bağımlılıklarda buluyor. Kendisiyle iletişim kurmak isteyen tek kişi de komşusu Jamie. 

Yani bu filmde içim sıkıldı ve anneliğin ne kadar zor olduğunu bir kez daha gördüm. Annelere sabırlar diliyorum, hiç kolay iş değil bu filmde bir kez daha gördüm. 

Sizin bu filmler arasında izledikleriniz var mı? En son hangi filmi izlediniz? Yorumlara bekliyorum. 



#reklam yoktur. 

Devamını Oku »

5 Ocak 2026 Pazartesi

Gittim, Yaptım, İzledim, Okudum

Bu aralar biraz depresif bir dönemdeyim. Dışarıdan pek öyle görünmese de içimde bir savaş veriyorum. Kafamdakileri toplayıp yazamıyorum, yazsam sonuçlandıramıyorum. Rutinlerimi aksatmasam da böyle bir zihin dağınıklığı yaşıyorum. Kaygı beni hiç beklemediğim anda yakaladı ve bir süre de gitmeye niyeti yok gibi ama kontrolde tutmak için elimden geleni yapıyorum. Terapiye tekrardan gidebiliyorum ve bu sene kendim için en çok beden, ruh ve akıl sağlığı diliyorum. 

Yule Ball Nakış Etkinliği


Geçen ay gördüğüm andan itibaren parçası olmak istediğim bir etkinliğe katıldım. Sevdiğim üç şeyi aynı anda içeriyordu. Harry Potter, Yılbaşı ve Secret Santa hediyenin buluştuğu bir nakış etkinliği. Humulus Lupulus hesabını belki biliyorsunuzdur. Kendisi Jane Eyre, Harry Potter, Yüzüklerin Efendisi gibi bir çok kitap/film temalı nakış etkinlikleri düzenliyor. En son film izleyip örgü ördükleri bir etkinlik de yaptılar. Kitaptan bölümler dinlerken bir yandan da nakış işliyorsunuz. Humulus Lupulus hesabının sahibi Elif çok tatlı ve sabırla tek tek herkesle ilgilenip yardımcı oluyor. Nakış tekniklerini gösteriyor ve hazırladığı malzemelerle bize nakış işlemeyi öğretiyor. Uzun zamandır takip ediyorum ve Harry Potter etkinliklerine katılmak istiyordum ama karşıda olduğu için üşeniyordum. Dediğim gibi yılbaşı etkinliği olunca kaçıramazdım ve katılmasam çok pişman olurdum. Yule Ball Etkinliğinde bize çok güzel stickerlar hazırlanmıştı ve ben aşağıda gördüğünüz Harry ve Ron'un bu perişan haldeki görselini seçtim. Ahahahhaha, çok komik değiller mi ama. Baya sabır ve özveri istiyor kaç kere yapıp söktüm ve ipin ucunu gerçek manada kaçırdım gösterebilirim. Yine de tahminimden hızlı bitti ve sonuç bu şekilde oldu. Bu benim ilk nakışımdı ve ben bayıldım. 

@mubisel Beraber nakış etkinliğine gidiyoruz 🎄🪄🧵🪡 # reklam değil #harrypotter #embroidery #yuleball #nakış #christmas ♬ orijinal ses - mubisel

Çok tatlı insanlarla tanıştım. Etkinliğin sonuna doğru da çekilişlerimizi yaptık. Bana çok güzel baston şekerli bir çorap ve kardan adamlı tatlı bir rozet çıktı. Ben tabi bu etkinliğe yazıldıktan sonra hediye olarak hemen Harry Potter Christmas Edition kitabını sipariş ettim. Hediye verdiğim kişi de Harry Potter içerikleri çeken Wandsandthecity hesabının sahibi Sevgi idi ve onda vardır diye endişelendim hediyeyi verirken ama neyse ki onda yokmuş. Çok mutlu oldu. Onun mutluluğunu görünce ben de mutlu oldum tabi. Sonuç olarak da böyle tatlı insanlarla tatlı bir gün geçirdim. 

Göremediğimiz Tüm Işıklar - Anthony Doerr 


Bu ay şirketimizin kitap kulübü için Göremediğimiz Tüm Işıklar kitabını okudum. Sanırım bir tek ben okudum çünkü toplantı tarihi iki hafta sonraya ertelendi. Kalın bir kitap ama kolay okunuyor hem puntoları büyük hem de anlatımı ağır değil. İkinci Dünya Savaşını biri Almanya diğeri Fransa'da yaşayan iki genç ana karakter üzerinden anlatıyor. Werner Almanya'da yaşayan kimsesiz bir çocuk ve kardeşiyle bakımevinde kalıyor; Marie Laurie ise çocukluğunda görme yetisini yitirmiş Fransa'da bir müzede çalışan anahtarcı babasıyla yaşayan bir çocuk. İkisi de çok zeki ve okumayı öğrenmeyi seven gençler lakin savaş bu gençliği de her şey gibi yok ediyor. Kitapta siyasi değişimin bir anda olmadığı ve nasıl günlük yaşamda küçük şeylerle değiştiğini çok güzel anlatıyor. Savaşın iki farklı tarafında yaşayan insanları okuyunca da bir kez daha savaşın kazananı olmadığını net bir şekilde okuyoruz. Ben sevdim, güzeldi. Zaman atlamalı bir kitap. Hem savaşın sonundaki hem de savaşın başındaki Werner ve Laurie'yi ve etraflarındaki insanları okuyoruz neler yaşadıklarını ve nelerden vazgeçmek zorunda kaldıklarını. Benim kalbimi en çok kıran sanırım Frederick karakteri oldu. Onu aşamadım. Frederick Werner'in gittiği okulda üst ranzasında kalan arkadaşı. Frederick kuşlara ilgisi olan düşünceli ve cesur bir karakter. Fikirlerini bulunduğu ortamda söyleyebilme cesareti gösteren ve bedel ödetilen bir çocuk. Onun çaresizliği ve yaşamak zorunda kaldığı durum beni kahretti. 

Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım - Elena Ferrante


Sonunda bir Elena Ferrante kitabı okudum. Kendisinin gerçek adı değilmiş şok oldum, kim acaba diye merakla araştırdım ama bulamadım. Napoli Romanları serisinin ilk kitabını bir diğer kitap kulübümde okuduk. Kulüpte tartıştıktan sonra anladım ki bu kitap beni sandığımdan daha çok etkilemiş. Merak ettim devamını ve aldım. Bu ay onu da okumayı planlıyorum. 

Lila'nın oğlu Rino'nun annesinin kaybolmasıyla arkadaşı Lenu'yu araması üzerine Lenu Lila'nın ortadan kaybolmayı istediğini hatırlar ve sonunda bunu gerçekleştirdiğini fark eder. Bunun üzerine de Lila'nın çocukluğuna dayanan arkadaşlığını yazmaya başlar. Lila'yı ve onunla olan arkadaşlığını sadece Lenu'nun gözünden okuyoruz. Kitapta Lila karakteri beni çok etkiledi. İkinci kitapta da karakter gelişimlerini okumak için heyecanlıyım.

*Spoiler içerir* 

Kitapta birçok çarpıcı anlar var benim gözümde. Lila'nın okulu bırakmak zorunda kalması ve bu kadar okumak isterken, başarılıyken eğitim hakkının elinden alınması çok ama çok üzücü. Öte yandan bir de evlendirilmek istenmesi ve sürekli baskı/şiddet görmesi de çok çarpıcı. Yaşamak zorunda kaldığı bir hayatın içinde kendi yolunu bulmak isteyen bir genç kız var. Kitabın sonundaki ihanet de çok çarpıcıydı. Ben kitabın adını okurken hep Lila ile özdeşleştirdim ama bu sözü Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım Lila Lenu'ya söylediğinde de çok etkilendim. Lenu yaz tatiline gidip güneşin ve kitapların tadını çıkarırken Lila'nın evde verdiği savaşları okumak da beni sarstı.  

Arkada Yaylılar Çalıyor - Melikşah Altuntaş


Kitaptan çok kitabın kalitesi beni etkiledi. Sayfa kalitesi, punto büyüklüğü çok idealdi benim için. Okuması çok rahattı. İçerik olarak öyküler otobiyografik ögeler içeriyor ama kurgu karakterler anladığım kadarıyla. Melikşah'ın hayatını paylaştığı kadarıyla bilmemden kaynaklı mı bilmiyorum, bu kurgu beni içine alamadı. Otobiyografi de denilmiyor ve arada sıkışmış gibi. Hikayeler daha çok estetik yazılmış bir günlük gibi. Sevdiği film ve kitaplardan şairlerden söz ediyor onlarla kıyaslıyor bazı yerlerde kendini ki çok normal mesleği yazarlık olan biri için. Bir de yas ve baba figürü önemli iki konu kitapta. Aslında iki konuya da bakarsak, karşısına alıp yüz yüze konuşamadığı figürlerle yazı aracılığıyla konuşan öyküler. Okuduğuma pişman değilim. Merak ediyordum bu kitabı ama beğendiğim ve aklımda kalan bir öykü de yok açıkcası. 

Gerçekçi olursak en çok izlediğim şey yine Friends. Tekrardan baştan sona bitirdim ve üçüncü kez sanırım üst üste yeniden başlayarak kendi rekorumu kıracağım. Daha önce de birçok kez izleyip bitirdim ama hiç üst üste sil baştan bu kadar izlediğim olmadı sanırım. Biliyorsunuz ki sevdiğimiz eski dizi ve filmleri izlemek duygu regülasyonu, güven ihtiyacı ve rahatlık gibi birçok sebebi olabiliyor aslında ve benim de en çok ihtiyacım olan şeyler bunlar şu aralar sanırım o yüzden dert etmiyorum. Friends severim zaten sonsuz kez izleyebilirim. 

Oh. What. Fun. - Michael Showalter (2025)


Noel filmleri, romantik komediler izlemeyi çok severim. Bu sene Noel filmleri bulmakta zorlandım açıkçası. Yeni çıkan kötü iyi tüm filmleri izlerim ama bu sene varsa da ben bulamadım. Ocak ayında hala izleyip mutlu olabilirim önerileriniz varsa yazın lütfen. Bulabildiğim tek film Mişel Fayfırın filmiydi. 

Öncelikle Mişel hanımefendinin güzelliği için bir saygı duruşuna geçebilir miyiz. Kendisi ekrana çok ama çok yakışıyor. Star ışığı artmış sanki. Çok hayranlıkla izledim. Çok güzel bir kadın. Filmde de annelerin aslında ne kadar uğraşıp geride kalıp görünmediğinden bahsediyor ve tatlı bir aile macera filmi olmuş. Oyuncular tanıdık ve sevdiğimiz isimler. Ben keyifle izledim. Ev dekorasyonu da kostümleri de çok güzeldi. Zaten noel filmlerinden en büyük beklentim de budur. Noel dekorasyonu ve komedi. E bu filmde sıkmıyor, aktı gitti. 

Serendipity - Peter Chelsom (2001)


Bugüne kadar izlemediğim çok az romantik komedi vardır. Hele ki 90lar ve 00lerde ise ama bu film nedense gözümden kaçmış. En son yine Noel filmleri listesinde görünce e artık izleyeyim dedim. Birbirlerinden hoşlanan iki karakterin sonraki buluşmalarını kadere bırakmalarıyla beraber yolları ayrı düşer. İki sene sonra da ikisi de farklı partnerler ile yola devam ederler. Lakin bu tek günün hayaleti peşlerini bırakmaz ve kaderin peşine düşerler yeniden kavuşmak için. Konusunu beğenmedim. Yeterince Noel süsü de yoktu zaten. Bir de ilginçtir, Sex and the City izlediyseniz ordaki Big'in eşi Natasha ve Carrie'nin Aiden'ının sonları burada da SATC'deki gibi oluyor. Araştırmadım ama tesadüf gibi gelmedi bana. 

*Spoiler* 

Adam neredeyse evlenecek ve başka bir ihtimalin peşine düşüyor. Hem de evlilikle alakalı tereddütlerini ve endişelerine partnerine anlatmayıp partneri fark edince de onu rahatlatıp bir şey yokmuş gibi davranıyor. O yüzden bu erkek kişisinin ikiyüzlülüğü beni çileden çıkardı film boyunca. 

Bende son durumlar bu şekilde. Yılbaşı hediyesini de bir sonraki postta açıklarım eğer hala katılmak isterseniz yazı burada.  Bu hafta sonu seçeriz bir aksilik olmazsa. Sizin yeni yılınız nasıl geçti? 


Marka görünüyorsa #reklam değildir.

Devamını Oku »

7 Aralık 2025 Pazar

Self Date - Taksim'de Bir Gün - Bale Gösterisi

Ben üniversiteye kadar hatta üniversite de dahil tek başıma sinemaya bile gidemezdim. Bir sürü etkinliğe katılmak isterdim ama benle kimse gelmezse ben de gidemezdim. Sonra o zamanki yakın bir arkadaşım ben tek başıma sinemaya gidiyorum ne var ki gibi bir şey dedi ve ihtiyacım olan motivasyon buymuş gibi o andan sonra film festivalleri, konserler, sergi, tiyatro gitmek istediğim hangi etkinlik varsa kimse gelmese de gitmeye başladım. Hatta artık tek başıma bazı etkinliklerde daha çok keyif aldığımı hissettim ve çoğu zaman tek giderek daha çok zevk alacağımı bildiğimden birini çağırmadım bile. Tek başıma o kadar keyif alıyorum ki bazen de o etkinlikten en az benim kadar zevk almayacak birini çağırıp modumu düşürmesindense tek başıma konsere gidip dans etmek daha çok hoşuma gidiyor mesela. Bir de şunu çok net biliyorum ki bir etkinliğe sırf tek başıma olmayayım diye gitmemektense; tek de olsam o etkinliğe gitmiş olmak beni daha çok mutlu edecek. Ben orada olmak istiyor muyum, evet; her zaman birine muhtaç mıyım, hayır. O yüzden artık bir yere gitmek istiyorsam sorduğum ve fikrini önemsediğim tek kişi kendimim. O zamandan beri hayatım daha renkli ve benim tercihlerimle ilerliyor. 

Bu cumartesi de o günlerden biriydi. Geçen yazımda baleyi sevdiğimi ve tekrar gitmek istediğimi söyledim. Romeo ve Juliet'e de yakın tarihte bilet bulunca hemen biletimi aldım. Taksime doğru yola koyuldum Hava da o kadar güzeldi ki tam bahar havası. Ne terletir ne üşütür apaçık bir gündü. Lakin yerim çok kötüydü, izlerken çok zorlandım. Fotoğraflardan zaten anlarsınız. Bir ara yükseklik korkusu da yaşadım üçüncü katta olunca ama neyse ki çabuk geçti. 

Romeo ve Juliet'i Siyah Kuğu'daki ile aynı balerin ve balet Batur Büklü ve Berfu Elmas yine baş dansçı olarak dans ettiler. Kötü adam karakterinde ise yine Nuri Arkan vardı. Benim favorim ise Matthew Solovieff idi. Çok güzel rol yaptı, çok güldüm. En çok alkışı da o aldı zaten bu fikrimde yalnız olmadığımı düşünüyorum. Bir ay boyunca Romeo rolünde sahne alacakmış. Ben de onun Romeo'suna denk gelmek isterdim. Batur Büklü çok iyi bir balet kendisinin hayranıyım ama daha önce de baş balet olarak izlediğim için Matthew da bu kadar güzel dans etmişken onu izlemek isterdim Romeo olarak.


Genel olarak müzikleri ve hikayeyi beğenmedim. Siyah Kuğu ile karşılaştırdım ister istemez ve orada o kadar çok etkilendim ki hem müziklerden hem de koreografi ve kostümlerden Romeo ve Juliet beni etkilemedi. Yine de yine de bale izlemek güzel, oturup iki saat dans izlemek beni mutlu ediyor, hareketlerini tekniklerini incelemek de. Bu arada ben Shakespeare'in Romeo ve Juliet'ini de sevmem. Bu gösteri de benim için vasattı, ruhu yok gibi geldi. 

Oyun sonrası İstiklal Caddesinde iki metro arası yürüyüp yılbaşı süslerine baktım. Kiliseye girdim, oradaki süslemelere de baktım. Vitrinlerdeki dekorasyonlar içimi açtı. Yeni yıl ruhu gelmiş Taksim'e de. Birkaç işimi hallettim. Benim klasiğim favori balıkçımda midyemi, balığımı yedim. Biraz kitapçıları gezdim, Almanca kitaplar buldum sonunda seviye seviye. Derken keyifli bir gündü benim için. Kalabalık beni rahatsız etmedi; aksine ışıklı cıvıl cıvıl süsler arasında insan sesleriyle yürümek hoştu. Uzun zamandır erteliyordum kendimle date'i ve keyifli bir gün geçirdim kendimle. En az bir buçuk sene olmuştur kendime böyle vakit ayırmayalı. Siz en çok kendinizi nereye götürürsünüz? Dışarıda yalnız yapmaktan hoşlandığınız şeyler neler? En son ne zaman kendinizi date'e çıkardınız? Yorumlarınızı merakla bekliyorum.





Marka görünüyorsa reklam yoktur. 

Devamını Oku »

17 Kasım 2025 Pazartesi

Bir Tiyatro, Bir Film, Bir Müzikal

İki haftadır cumartesi günleri tiyatro ve müzikale gitme şansım oldu. Perşembe günü de Frankenstein'ı izledim. Daha önce İstanbul'da hiç gitmediğim sahneleri de görme şansım oldu. O açıdan da güzeldi. İstanbul'a ilk geldiğimde uzaklık benim için sıkıntı değildi, her yere gidiyordum ama artık yakın çevrelerdeki etkinlikleri tercih edip arada çok istediğim etkinlikler olunca yaka değiştirmek ya da zorunluluktan gider oldum uzak yerlere. Yaşlanıyor muyum zamanım artık daha mı değerli bilmem ama son bir iki senedir bu şekilde tercih ediyorum.

Köpek Kalbi Tiyatro Oyunu


Geçen hafta (8 Kasım 2025) Sadabad Sahne'de Köpek Kalbi oyununa gittik. Mihail Bulgakov'un aynı adlı kitabından uyarlanan bir tiyatro oyunu. Öncelikle sahne dekoru çok güzeldi, köpek kostümü de. Köpek rolünü oynayan Caner Çandarlı da başarılıydı, lakin ben oyunu sıkıcı buldum. Sahne çok karanlık ve hikaye de akmıyordu. Kitabı da okumayan biri olarak ana fikri anlasak da oyunun içine girmek ve duyguları anlamak çok zor. Ben genel olarak beğenmedim.

Oyunun özeti;

"1924 yılı… Sovyet Rusya’nın karanlık atmosferinde, toplumsal düzenin ve bürokrasinin içine sıkışmış Profesör Preobrajenski insan beyni ve gençleşme üzerine çalışmaktadır. Ona dünya çapında şöhret kazandıran, insanların gençleşmesini sağlayan bir teknik geliştirmiştir. Beyin araştırmaları sürecinde yeni bir deney yapmayı tasarlar. Sokak köpeği Şarik’e zor bir ameliyatla bir insandan alınan hipofiz ve testisleri nakleder.

Fakat ameliyattan sonra beklenmedik değişimler baş gösterir, Şarik insana dönüşmeye başlar. Bu değişim Profesör Preobrajenski’nin evinin kurallarını altüst edecektir.

Köpek Kalbi, toplum mühendisliği, çürümüş bürokrasi ve sınıf savaşlarıyla toplumsal barışı yitirmiş bir halk üzerinden, insanı insan yapan şey nedir sorusunu soruyor."

Alıntıdır. 

Frankenstein Filmi


Yakın zamanda Frankenstein kitabını okuyan biri olarak Guillermo del Toro'nun Franskenstein'nını izledim hemen. Del Toro'nun filmi olduğunu bilmesem yine onun filmi olduğunu tahmin ederdim. O yeşil tonunun ağırlığı, canavar hikayesi ve yer altı mekanı ve su teması ile önceki filmlerindeki görsellerle benzer yapıda. Oyunculuklar kötü değil belki ama bana hitap etmedi özellikle Victor'u oynayan Oscar Isaac'i fazla abartılı buldum. Jacob Elordi'nin dans eder gibi yaptığı roller hoşuma gitmedi. Mia Goth iyiydi bence bir tek onu ve amcasını oynayan Christoph Waltz'u sevdim oyunculuk olarak. Kitaptan bire bir uyarlama değil daha çok yorum olarak uyarlanmış bir film.

Yazının bundan sonrası spoiler içerir.

Kitaptan farklı olarak filmde Victor karakterinin geçmişi daha güzel resmedilmiş ve karakterinin gelişimini anlamak daha kolay. Annesi ve babası ile ilişkisinde; sevgi dolu annesine özleminden kaynaklı ölümü yenme isteği ve yarattıktan sonra soğuk ve katı babasına dönüşme hikayesinin anlatımı başarılı. Aynı şekilde kitaptan farklı olarak Victor'un finalde özür dilemesi belki de tüm filmin can alıcı noktası çünkü kitaptaki Victor'un böyle bir kapasitesi yok ama bence sıkıntı şu filmde resmedilen Victor karakterinin de böyle bir kapasitesi yok; o yüzden Canavar'ın onsuz olan hikayesini dinleyip bir anda özür dileyen bir karaktere dönüşmesi çok hızlı ve nitekim inandırıcı gelmedi. Olması gerekeni gelişim olmadan verince çok çiğ kalıyor. Burada benim filmi sevmememin en büyük sebebi olan şey de bu aslında. 

Esas canavarın Victor olması ve bunun birçok şekilde film boyunca Victor'un yüzüne vurulması yine kitapta bunu düşünen sadece biz yani okuyucuyken, filmde çevresinin de bunu görüp kendisine direkt söylenmesi bir nebze de olsa içimize su serpiyor. Prometheus yorumu filmde de karşımıza çıkıyor ve modern Prometheus insanlığa ateşi(bilgiyi) veren el kendini burada da yakıyor. Viktor kitaptan farklı olarak filmde daha olması gerektiği gibi cezalandırılıyor bir nevi ve farkında olarak ölüyor ki bence bu filmin çok sevilmesinde önemli bir etken, benim filmi sevmem için yeterli olmasa da.

Film çok katmanlı, altyapısı güçlü hem psikolojik olarak komplekslerden ve insan ilişkilerinden bahsetmek mümkün hem Yunan mitolojisinden destek alması filmi incelemeye birçok alanda okumaya da açık bırakıyor. Bu yönden film incelemelerini farklı bakış açılarından okumaya yer açması açısından film güzel. Tabi esas kaynağın bu kadar güçlü bir metin olması zaten Frankenstein'ı evrensel bir başyapıt yapıyor. Teşekkürler Mary Shelley diyoruz. 

Spoiler bitti. 

Fosforu Cevriye Müzikali


Suat Derviş'in Fosforlu Cevriye kitabından uyarlanan oyunu canlı orkestra eşliğinde müzikal olarak Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahne'sinde dün gece (15 Kasım 2025) izledik. Ve öncelikle sahne çok güzel. En beğendiğim tiyatro sahnelerinden biri oldu. Yaklaşık arayla beraber 3 saat süren oyun bence uzundu. Lakin müzik güzeldi, oyunculuklar güzel ve hikaye de güzel anlatıldı. Benim özellikle oyunculuklarını beğendiğim karakterler Güllü ve Sümbül karakterlerini oynayan Yağmur Damcıoğu Namak ve Binnur Özpınar oldu. Bence çok ama çok başarılıydılar. Yağmur hanım zaten bu rol ile ödüllerini de almış ve fazlasıyla hak etmiş. Binnur hanımı da Bizimkiler dizisinden Dunkof'un aşkı Dilek olarak hatırlarsınız belki yaşınız yetiyorsa ama benim çok sevdiğim bir dizi olduğundan bu bilgi beni mutlu etti. Oyunda aksanını bir an olsun bile değiştirmedi ve hep karakterde kaldı. Cevriye rolünü oynayan Irmak Örnek'i bu role pek yakıştıramadım. Sesi güzel oyunculuğu da kötü değildi ama nedense tam o karakterin ruhunu yansıttığını düşünmüyorum.

Oyuncular aktif olarak hem şarkı söyledi hem dans etti hem seyirciyle hem de orkestra şefi ile aktif iletişim halindeydi. Sesleri hepsinin çok güzel ama özellikle pembe paltolu bir oyuncu vardı isminden emin olmadığım için yazmayacağım ama izlerseniz Hasret diye de bir şarkı söyledi. Zaten en çok şarkı söyleyen oyunculardan biriydi. Sesi çok güzel. 

Sahne dekoru yine güzeldi ve hem Köpek Kalbi'nde hem de bu oyunda döner bir sahne kurdular ve farklı mekanlarda yer değiştirilmesi çok hoşuma gitti. Fosforlu Cevriye'nin de dekoru güzeldi ve ikisinin de tasarımı Barış Dinçel'e ait. Köpek Kalbi'ndeki ayrıca güzeldi, detaylar hoşuma gitti. Kendisinden de bahsedelim bu kadar beğenmişken iki oyunda da.

Oyun özeti alıntıdır. 

"Anne babasını tanımadığı için gökteki yıldızlardan doğduğuna inanan, denizin kucağında bir sokak çocuğu olarak büyüyen, Galata mevkiinde karnını doyurabilmek için “icra-i sanat” eyleyen Cevriye, sıradan bir sokak kızı değil aslında İstanbul sokaklarının ta kendisidir. Hastalık ve soğuktan ölüme yaklaştığı o gece, karşısına çıkan esrarengiz bir Adam sayesinde hayata ve kara sevdaya tutunur. Cevriye’nin daha önce tanıdığı erkeklere hiç benzemeyen ve ona “siz” diye hitap eden bu Adam aslında gizli yaşayan bir idam mahkûmudur. Cevriye onu tanıdığı günden sonra artık bambaşka bir “insan” olmuştur. Hapis, sürgün, aradan geçen zaman ve türlü belalara rağmen bu aşktan vazgeçmeyen Cevriye, sevdiği için her şeyi göze alacaktır."

Bu aralar White Lotus'a başladım ve 3. sezona girdim. Bir diziyi hem bu kadar itici bulup hem de izleyip merak ettiğim olmamıştı sanırım. Bir şekilde merak edip izlemek istiyorum devamını ama beni çok da rahatsız ediyor karakterler biri hariç, Peppa Pig'imiz Jennifer Coolidge. Kendisine bayılıyorum ama detaylı yorumlarımı yine üçüncü sezonu da bitirince yaparım. Kendinizi sevmeyi ve yeni şeyler denemeyi unutmayın, sevgiler. 

Devamını Oku »