Nefis, nefis bir film. Görsel olarak, içerik, senaryo, kurgu, oyunculuk, sountrack her şey her şey çok güzel. Trier yine çok güzel bir iş çıkarmış. Kendisinin fanıyımdır zaten; Oslo,31 August en en sevdiğim filmi, Dünyanın En Kötü İnsanı'nın evimde posteri var ve tam karşımda hatta ona bakarak yazıyorum. Bu film de yine beni çok etkiledi. Kısa yorum yazacağım diye başladım bir sayfa olunca da ayrı bir yayına geçtim mecbur.
Uzun yıllar sonra ölen annelerinin taziye evine gelen baba Gustav, iki kızı Nora ve Agnes'in yanına gelir. Daha ilk görüştükleri andan o gerginlik, merak ve özlem hissedilir. Yokluktan sebep bir sürü soru hatta hesap sormak istersin ama susup hiçbir önemi olmayan şeylerden konuşursun ya burada da birçok sahnede aynı böyle bastırılmış duygular, söylenmemiş sözler ve patlamaya hazır bir öfke var. Bu filmde benim en çok dikkatimi çeken şey duygulardı. Hangi duygu varsa onun karşılığını sözler olmadan bile görsel olarak hissetmemiz tam karşımızda somut şekilde görmemizdi. Filmi izlemedim de hissettim sanki, tüm o hayal kırıklıklarını, beklentiyi, soruları izlemedim de okudum karakterlerin yüzünden. Film bittiğinde de ilk duygularım konuştu. İlk düşündüğüm şey de bu film hakkında ne düşündüğüm değil de ne hissettiğimdi.
Film Nora'nın panik atak sahnesiyle açılıyor. Nora tiyatro oyuncusu ve Agnes kardeşi ise tarihçi. Babaları Gustav yönetmen ve uzun yıllar anne ve kızları uzaktan izleyen var ama yok olan bir baba. Bunca yıl sonra Nora'ya senaryosunda başrol teklifiyle geri döner. Sanat camiasında önemli bir yeri olan ama 15 yıldır film yapmayan ve festivallerde filmleri retrospektif olarak gösterilen Gustav, tiyatroyu sevmiyor ve sığ gördüğü hiçbir yapımı izlemiyor. Dizi ve tiyatro oyuncusu kızı Nora oynasa bile bir kere bile sonuna kadar kızının içinde yer aldığı bir yapımı baştan sona izlememiş. Küçümsüyor ve bu filmin Nora'nın kariyerinde önemli bir yere sahip olabileceğini söylüyor. Bunca yıldır görüşmek konuşmak için hiçbir çabada bulunmamış ve yalnız bırakılmış Nora'nın bu teklife tepkisi olumsuz olur haliyle. Geçmiş ve şimdi iç içe, biz de bu ailenin yaşamlarına şahit oluruz.
Yazının bundan sonrası spoiler içerir;
Babalarının yeniden dönmesi iki kardeşi derinden ama farklı etkiliyor çünkü Gabor Mate'nin de dediği gibi "Hiçbir çocuk hiçbir zaman aynı ailede, aynı ebeveynle büyümez. Ortanca çocuk ne büyüğün sahip olduğu saygı ve otoriteye, ne de küçüğün tatlılığına ve sevimliliğine sahip olmaz." doğal olarak hiçbir çocuk da hiçbir olayda aynı tepkiyi vermez. Bu filmde de büyük kardeş Nora babasına karşı daha asi ve çatışmaya müsait iken küçük kardeş Agnes ise çatışmaya sebep olacak en ufak konuyu bile; annelerinin evine ne olacağı gibi, ablasının sormasını talep edip araya ablasını kalkan gibi koyarak bu çatışmanın ihtimalinden bile kaçıyor. Erken yaşta baba evi terk edip anne yalnız kalıp dağılınca ailede eksik kalan tüm yükleri Nora üstlenmek durumunda kalır. Baba döndüğünde de otoriteyle sürekli karşı karşıya kalmak zorunda kalan Nora, bunlarla yaşamı boyunca başa çıkmakta zorlanır. Hikaye Nora'nın oyun öncesi panik atağıyla başlar zaten. Yeğeninin doğum günü partisinde yine yıllardır içinde biriktirdiklerini söyleyemediği babasını görünce suçlayıcı sözler ağzından en sert şekilde çıkıverir. Bu esnada önce kardeşi onu susturur, sonrasında da babasının kendisiyle alakalı en ağır yorumlarına maruz kalır. Öfke aslında hayal kırıklığı, üzüntü ve kırgınlığın maskesidir. Büyük kardeş tüm bu sorumlulukları taşırken küçük kardeşin de sözlerinin ve kararlarının değerini hissettirmesi için sesini yükseltmesi gerekir. O fikri alınacak değil fikri uygulayacak kişidir. Babasının ona sormadan Agnes'in oğluyla filminde oynamasına karar vermesi gibi. Babası kendisine danışma gereği bile duymadan torunuyla filmde oynayacağına dair konuşmuştur ve Agnes de orada artık sesini yükseltir. Ciddiye alınmak için çaba harcaması gerekiyordur.
Filmde yaşlılık ve bağımlılık da üzerinde düşünülmesi gereken konular. Gustav alkol bağımlısı ve en sonunda hastanelik olacak kadar çok içiyor. Alkol eskiden beri duygularından belki de sorumluluklarından kaçınmak için kullandığı bir şey olduğunu anlıyoruz kızı sen alkoliksin dediğinde. Bugünün babası aslında geçmişte annesinin çocuğu ve annesinin trajik bir geçmişi var. İki sene hapishanede işkence görmüş ve oğlu daha ilkokuldayken intihar etmiş. Gustav'ın en hazmedemediği ve dışa vurduğu kırılganlığı yaşlılık. 15 yıl sonra film yapmaya başlayınca yeni görüntü yönetmeni ilham panosu gönderdiğinde, eski arkadaşının yürümek için artık bastona ihtiyaç duymasında, arkadaşlarıyla konuştuğunda, içilen kadehlerin sonunda hastalanıp acı çektiğinde yaşlılık da onun hissettiği ve artık görmezden gelemediği bir durum olarak karşısına çıkıyor. 15 yıl önce 55 yaşındaydım diyor. Bu kabullenemeyiş yürümek için bastona ihtiyaç duyan bir arkadaşı olan saygı duyduğu bir meslektaşını bile çevresinde görmeye dayanamadığında ortaya bir kez daha kaçınılmaz olarak çıkıyor.
Gustav'ın senaryosunu okuduğunda Agnes bu filmin ablası hakkında olduğunu düşünür. Gustav'ın annesinin intiharı ve büyük kızının hayatıyla iç içe geçmiş bu senaryoda kızının oynamasını istemesi tesadüf değil çünkü bu kişisel bir yerden yazılmış bir senaryo. Amerikalı bir oyuncu kızının kabul etmediği rolde oynadığında Gustav'ın içine sinmez, karakterler İngilizce konuştuğunda içine sinmez ve sürekli bir şeyleri değiştirir. Bu senaryo onun annesiyle, ana diliyle, büyüdüğü ve büyüttüğü eviyle, ailesiyle alakalıdır. Kişiseldir ve senaryodaki çocuk rolünü torunu baş karakteri ise kızı oynamalıdır. Sonunda da Amerikalı oyuncu artık bu senaryonun bir parçası olmak istemez.
Gustav, Amerikalı oyuncu Rachel Kemp ile röportajlara gittiğinde, menajerleri tarafından bunaltıldığında kurtarıcısı hatta koruyucusu baba figürü olur. Kızlarından esirgediğini bu genç kıza gösterir. Sorumluluk sahibi olmamasından dolayı mı kendi dertlerinden dolayı mı bilinmez Gustav yönetmen olarak ne kadar başarılıysa baba olarak o kadar sınıfta kalmıştır. Agnes ise hem kızı hem oyuncusu olma deneyimini yaşamış biri olarak bu üzücü farkı Gustav'ın yüzüne vurduğunda Gustav da suçluluğunu yine içkiyle bastırır. Agnes oyuncu olarak babasının göz bebeği iken kızı olarak babasının gözünde bir hiç olduğunu hissetmiştir. Yeri başka bir oyuncu ile her zaman doldurulmuş ve baba figürü hayatında hep eksik kalmıştır. O oyuncu olmak istememiş babasının kızı olmak istemiştir.
Filmin belki de en çarpıcı sahnelerinden biri Nora ve Agnes'in diyalogudur. Nora babasının gelmesinden bir süre sonra işe gitmez, telefonları açmaz ve kardeşini merakta bırakır. Agnes ise Nora'nın evine gidip onu kontrol etmek ister. Filmde birkaç kez daha Nora'nın bu cevapsız hali Agnes'te büyük endişe yaratır ki bu diyaloglarında da aslında sebebini öğreniyoruz. Nora intihara meyilli ve daha önce bunu denemiş biridir. Agnes endişelerini paylaşırken Nora ile senaryo ve aile ilişkileri üzerine konuşmaya başlarlar. Nora kendisinin sorunlu, kardeşinin ise aile kurup daha "normal" bir hayat sürdüğünü düşünüyor ve nasıl böyle olduğunu soruyor. Agnes'in cevabı ise çok basit; ben büyürken yanımda sen vardın. Babaları onları terk edip gittiğinde anneleri çöktüğünde Agnes'in sorumluluğunu ve ebeveynlik görevlerini bir diğer çocuk Nora üstlenmiştir. Kardeşine sevgi ve güven verirken kendisinin ebeveyni yoktur artık o ebeveyndir. Unutmayalım ki Nora da hala bir çocuk belki ergen ve sevgiye bakıma ve ebeveyne Agnes kadar ihtiyacı var. Biri ablanın ailedeki rolünü değiştirirken diğeri anne ve babanın yerine kimseyi koyamadan büyüyor. İşte belki de en çok bu yüzden aynı evde büyüyen kardeşler birbirinden farklı şekilde büyüyor.
Filmdeki en büyük metafor da evdir herhalde. Filmde ev bir karakter kadar başrolde. İçinde birçok ailenin fertlerini barındırmış, birçok acı ve mutluluğu taşımış yıllar boyunca tüm ailesine ev olmuştur. Gustav da filmi için evine dönmüştür.
Nesiller boyu süren aile bağları, travmaları ve sevgisi iç içe geçmiş bu filmde. Hepsi gerçek ve hepsi bizi kendimize dönüp duygularımızla yüzleşmemizi istiyor sanki, yalnız değilsin diyor. Bu sadece Gustav, Nora ve Agnes'in hikayesi değil, bir babanın, annenin ve çocuklarının hikayesi. Hepimizin soruları duyguları travmaları iç içe ve bütün bunlara rağmen dünkü kırgınlıkları unutup yeni günde birbirimizi sevmeye ve şans vermeye devam ediyoruz. Birbirimize cevabını merak ettiğimiz, cevabını bildiğimiz, cevabını önemsemediğimiz binlerce soru soruyoruz. Anne ve babalarımızla hem içimizde hem de karşımıza alıp sesli bir şekilde çatışıyoruz. Aynı evde ama farklı şekillerde büyüyor ve yetişiyoruz. En önemlisi de elimizden geleni yapıyoruz.
Sinemada izlediğime çok memnun olduğum bir filmdi bu ve eğer izlemediyseniz vizyondayken gidip bakın derim. Müzikleri de çok güzel. Şimdiden keyifli seyirler.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder