atıştırmalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
atıştırmalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Şubat 2018 Cumartesi

Atıştırmalık #37 (Genç Bir Doktorun Anıları, The Disaster Artist, Doğu Ekspresinde Cinayet)

Genç Bir Doktorun Anıları - Mihail Bulgakov 



Kitapkurtlarımızdan Şule'nin çekilişinden gelen bu kitaba bir pazar günümü ayırdım ve hemencecik bitti. Gayet akıcı ve kolay okunabilir bir kitap. Adı zaten her şeyi özetliyor, hikaye tadında kısa kısa anılarını paylaşmış bizimle. Otobiyografik bir kitap olabilir çünkü yazar ile karakterin benzer özellikleri var, ikisinin de doktor olmaları gibi :). İyi bir klasikti sıkılmadan okudum.

The Disaster Artist - James Franco (2017)



Filmi izlerken aynen şunu düşündüm, Franco kardeşlerin anneleri gurur duymuştur filmde kardeşleri karşılıklı oynarken izleyince :). Filme bayıldım, çok güzeldi. Ed Wood'a benziyordu, onu da çok severim. Dave Franco canlandırdığı oyuncuyu oynamakla kendi oyunculuğunu göstermek arasında sıkışıp kalmış gibiydi başlarda da sonrası daha iyiydi ama James Franco baya başarılıydı. Bahsi geçen filmi çekerken kendisi aslından daha güzel oynamış o konuda biraz daha az efor sarf etmeliydi bence ama çok başarılıydı :). Ve bence James Franco Tom Wiseo'dan çok Tom Hiddleston'a benzemiş, hatta Only Lovers Left Alive'daki haline :). Çok güzel filmdi ya ben baya sevdim, eğlendim bu kadarını beklemiyordum :). Konusunu da pek bilmiyordum açıkçası güzel sürpriz oldu :). The Room'u izlemeli şimdi bu bilgilerle :). 

Doğu Ekspresinde Cinayet - Kenneth Branagh (2017)



Hem yönetmeni hem de baş rolü olması dolayı ile Branagh'ı merak ediyordum çünkü kendisini severim :). Tabi bir de Christie romanı olması daha da cezbediyor. Johnny Depp'in olması da ballı kaymak dedim ama tahmin ettiğim gibi ölen adam kendisiydi :). Pek kalmadı. Zaten o kadar çok oyuncu vardı ki hepsine düşen süre çok çok azdı bir de  filmin süresini oyunculara bölsek kendisine düşecek süre kadar bile görünmeyenler vardı. Güçlü bir kadro, yolcuların hepsi ünlü oyuncular. Lakin film motamot bir uyarlamadan öteye gidemedi, heyecanla sıkılmadan izledim ama çok başarılı bir film olarak görmüyorum. Keyifli bir seyirlik ama bu kadar :). 
Devamını Oku »

12 Şubat 2018 Pazartesi

Atıştırmalık #36 (4:48 Psikoz, Shampoo, Bir Dakikalık Öyküler)



Merhabalar, ben yine atıştırmalıklarımla izninizle yayın akışınıza dahil olacağım :). Umarım keyifli günler geçiriyorsunuzdur ben ise biraz şans istiyorum kendime :). Bu aralar Richard Brautigan'ın toplama şiirlerini okuyorum, instagram hikayelerden izleyenler bilir Sub Press bugüne kadar yayınlanan Brautigan'ın tüm şiirlerini toplamış. Onun dışında drama okumayı çok özlemişim, yine bir kitap alışveriş yaptım, birkaç oyun ekledim. Onun dışında en son keşfettiğim isimler var müzik listemde genelde onları dinliyorum :). Fırsat buldukça da film izlemek en büyük zevkim zaten biliyorsunuz, bir de hoşuma giderse tadına doyum olmuyor hak verirsiniz ki :). Bir de mektup arkadaşlığı maceralarım var sosyal medyada sürekli sizlerle paylaştığım. Hem gelenleri sevmek hem sevgi dolu mektuplar göndermek de vaktimi severek verdiğim en güzel uğraşlarımdan :). Bir şeyler üretmek küçük de olsa mutluluk verici, birilerinin sizin için uğraşması da tabi :). Yeni insanlar tanımak, bir şeyler paylaşmak çoğalmamı sağlıyor, mutlu oluyorum. Üzüldüğüm zamanlar da oluyor ama bardağın dolu kısmını buraya yazmak da iyi geliyor :). Ukulelem ve küçük ailemizin yeni üyesi melodikamla çok ilgilenemedim ama ilk fırsatta yeni şarkılar öğrenmek istiyorum özellikle melodikamla :). Almanca'ya tam çalışmaya başladım derken geri dönemedim, ona da bakmalı tekrardan. Günler böyle geçip gidiyor, ben bazen yoruluyorum, umudum da çokça kırılıyor, üzülüyorum, üzüyorum ama c'est la vie! dostlar, hayat bu, yaşıyoruz, yaşayalım!

4.48 Psikoz - Sarah Kane



Yazarın intihar etmeden önce yazdığı son oyunu. Parçalı bir anlatıma sahip, belirli bir oyuncu listesi yok oyunun. Yazarın ruh halini biz de okurken hissederiz. 4:48'n de onun her gece kalktığı saat olduğunu ve adının buradan geldiği söyleniyor. Kane okuması kolay olmayan bir yazar. Çok çarpıcı ve rahatsız edici. Blasted adlı oyunu da çok başarılıdır ama bu kitap daha da ağır, çok ağır. Sarah Kane herkesin sevebileceği tarzda oyunlar yazmıyor ama biraz rahat ortamından çıkmak isteyenlere önerebileceğim kitaplar.

Shampoo - Hal Ashby (1975)




Ashby'den politik dokundurmalı bir komedi daha. Ashby'i seviyorum adam tam bir hippie :). Kendisi gelmiş geçmiş en sevdiğim filmlerden biri olan Harold and Maude'un yönetmeni. Bu film de eğlenceli, 70'lerdeyiz ve kendi salonunu açmak isteyen bir adamın trajikomik hikayesi var. Sonlara doğru bir dengesini kaybetti sanki film ama yine de ben sevdim. Güzel komediydi.

Bir Dakikalık Öyküler - İstvan Örkeny 




Kara komedi olması, öykü kitabı olması, kısa olması ve tanıtım yazısı bu kitabı almaya ben ittiyse de çeviri olmasından ya da kültürüm yetmediğinden bu kitabı pek anlamadım. Anladıklarım da güzeldi :). Macaristan'da derslerde okutulan bir yazarmış, sanırım ben mizahı anlayacak yeterli bilgiye sahip olmadığımdan pek anlamadım.

Gif Tumblr'dan alıntıdır.
Devamını Oku »

10 Şubat 2018 Cumartesi

Atıştırmalık #35 (Sleepless in Seattle, Diabolo Menthe, Blow-Up)

Sleepless in Seattle - Nora Ephron (1993)



Ayy uykumu getirdi, adı ile tezat olarak. Çok sıkıcıydı ve spoylır veriyorum baş roldeki iki aşık filmin sonunda sadece bir araya geliyorlar. Hiç sevmedim. Meg Ryan filmlerini sevmeme rağmen :/. Cık, sıradaki.

Diabolo Menthe - Diane Kurys (1977)



70'lerde Fransa ve ben bu ikilinin uyumunu çok seviyorum hele bir de işin içine güzel bir mizah girerse. Bu filmde de iki kız kardeşin bir yaz tatilinden diğerine geçen zamanda yaşadıkları var ama mekan, dekor, müzikler falan harika. Çok tatlı film. Lütfen bu tarz filmler biliyorsanız bana önerin. 70'lerde çekilen her komedi içerikli filmi önerebilirsiniz, bayılıyorum :).

Blow Up - Michelangelo Antonioni (1966)



Deeptone'un profil resmi ile özdeşleşmiş film. Orada sürekli görünce izleyeyim izleyeyim diyordum geçen izledim sonunda ve sevdim. Yönetmenin filmlerini izlemişliğim var, zaten tanıyordum. Bu film de güzeldi, önerilir :).

Bir atıştırmalığın daha sonuna geldik, diğeri yolda hem de kitap önerim de olacak onun içinde :). Siz neler atıştırıyorsunuz en çok; kitap, film veya dizi? Benimle paylaşın, sanatla kalın :).
Devamını Oku »

8 Şubat 2018 Perşembe

Atıştırmalık #34 (I, Origins, Minority Report, Gravity)

Bilim kurgu ağırlıklı üç film atıştırmalığımla buradayım :). Eminim birçoğunuz bu filmleri izlemişsinizdir, ben baya geç kaldım :). Siz bu aralar neler atıştırıyorsunuz? Benimle paylaşmayı unutmayın :).

I, Origins - Mike Cahill (2014)



Güzel başlayan ama sonunu getiremeyen bir film. Yine de bilim kurgu severler bir baksın. Sıkılmadan merakla izledim ama sonu hiç tatmin etmedi :/.

Minority Report - Steven Spielberg (2002)



Filmin sonunda yönetmeninin şipilbörg olduğunu fark ettiğim film :). Ben sevdim valla, güzel bir aksiyondu. İrlanda'nın bıçkın delikanlısı Colin Farrell gençliğiyle tomkruza eşlik ediyordu. Yalnız tomkruz da boşuna can yakmamış, bu filmde onu hissettim :). Filmde baş karakter fellik fellik her yerde aranır kaçarken en müdavimi olduğu yerden yetkilerinin alınmayıp hala elini kolunu sallaya sallaya bir değil iki değil girip çıkmasıyla ya biri de kapatmaz mı arandığı an dedirtse de görmezden gelip aksiyona kaptırdım kendimi. Güzeldi :).

Gravity - Alfonso Cuaron (2013)



Bu filmin çok sevildiğini hatırlıyorum çıktığı yıl ama beni maalesef etkilemedi. Hatta yanlış hatırlamıyorsam Sandra Bullock ödül falan aldı da ben beğenemedim, Cuaron'u çok çok başarılı bulsam da Children of Men ve Azkaban Tutsağı'nda, üzgünüm, tek hayırla yolladım :/.
Devamını Oku »

1 Şubat 2018 Perşembe

Atıştırmalık #33 (Lady Bird, Call Me By Your Name, The Shape of Water)

Lady Bird - Greta Gerwig (2017)




Greta Gerwig severim, kalemini de severim. Güzel bir film yazıp yönetmiş ama çok çok beğenip açıp açıp izleyeceğim bir film değil açıkcası. Yine de izlemesi keyifli, sıkılmadan izleniyor lakin sanki biraz abartılmış :/. Yine de Gerwig bence güzel bir film yapmış, severek izledim :). Kendisini zaten çok sevdiğimden kredisi çoktur ben de :).

Call Me By Your Name - Luca Guadagnino (2017)




Nasıl güzel bir filmdi, abartıldığı kadar varmış. En merak ettiğim filmlerden biriydi yorumlarından ve her yerde görmemden kaynaklı. Çok sevdim, bayıldım. Hele o Timothée yok mu o Timothée nasıl bir rol kesmektir öyle, aşık oldum. Harikaydı. Kendisinin "Lady Bird"'de de küçük bir rolü olduğunu hatırlatayım ama bu filmde ışıldayan bir karaktere bürünmüş. Filmde Sufjan Stevens ve "Love My Way" detayları çok hoşuma gitse de müziğin kullanımında bana göre yönetmenin yanlış tercihleri mevcuttu. Onu da görmezden geldim çünkü harika bir film olmuş. Bana "Carol" ve "Weekend"'i hatırlattı bazı sahnelerde. Sonuç olarak bildiğimiz bir hikayenin güzel bir yorumu. Bir şans verin :).

Bu filmi izlerken film boyunca sizin de aklınızdan sürekli Ege'den Yaz Aşkım çalmadı mı? Şahsen ben filmi o şarkıyla resmen özdeşleştirdim :).

The Shape of Water - Guillermo del Toro (2017)




Sıkılmadan izledim mi? İzledim. Beğendim mi? İşte ona karar veremiyorum. Bana konu ya da işleyiş bakımından ya da herhangi bir bakımdan daha ilgi çekici ya da orijinal gelmedi. Büyülenmedim de. Sadece sıkılmadan iyi bir film izledim. Nedense adından kaynaklı daha farklı bir şey bekliyordum çünkü bence adı çok güzel :).

Şimdi şu üç film arasında şöyle bir ilişki kuracağım ve beni sadece bu üç filmi izleyen ya da araştıran anlayacak. Sırasıyla;

Timothee Chalamet ve Michael Stuhlbarg

Ne gereği vardı, yoktu ama okudunuz artık yapacak bir şey yok :).

Filmler her yerde karşıma çıkınca yorumlardan geri kalmamak amaçlı öncelik verdim :). Sonuçta kambersiz düğün olmaz :). Çoğunu da sıkılmadan izledim açıkçası. Ben bu atıştırmalığın üstüne iki atıştırmalık daha izledim onlar da gelir yakında. Sinemayla kalın :).
Devamını Oku »

8 Aralık 2017 Cuma

Atıştırmalık #32 (Tür Karmaşası)

This Must Be The Place - Paolo Sorrentino (2011)



"Benim Adım Sam" filmini izlediğim günden itibaren Sean Penn'e bir sevgim var, çok iyi oyuncu. Bu role de çok yakışmış ama hikaye sanki tam bir kendini bulup toparlanamamış gibi. "Youth"'da da birçok konu hikaye iç içeydi ama o daha derli toplu çok güzel bir filmken bu filmin dağınıklığı girilen daha az detay filmi biraz aşağı çekmiş ama yine de sevdim, önerilir :).

Eski bir rock starın uzun süreli emekliliği ve can sıkıntısı onu yollara dökecektir.

Meet the Parents - Jay Roach (2000)



Televizyonda denk gelince izledim, güldüm geçti ve bitti :). Serinin devamını izler miyim, izlerim. Önerir miyim, daha iyi filmler bulabilirsiniz. Ancak televizyonda falan denk gelince izlemelik tam bir hafif atıştırmalık :).

Eski CIA ajanı baba rolündeki De Niro'yu komedi filminde izlemek güzel ama sanki arada çakmak çakmak "Taksi Şöförü" bakıyor gibi oluyor bana :). Ben Stiller kendini aileye kabul ettirmeye çalışan damat adayı rolünde. Bu iki erkeğin ortak noktası tabi ki güzel kızımız Teri Polo.

Karışık Aile - Frank Coraci (2014)



Bir diğer mesaj kaygılı Adam Sandler aile komedisi. Yine kendimi DIY işlerime vermişken karşıma çıkan ve değiştirmediğim bir film. Yine hafif atıştırmalık, konusu, komedisi her şeyi tahmin edilebilir, ortalama bir Sandler filmi. Bu adamın filmlerini de eskiden beri izler hatta bazılarını severim. Sizi şaşırtmaz, üzmez, vauv dedirtmez ama izletir, hatta çoğu zaman güldürür. Önerir miyim, önermem. Bu tarz çok film var, hangisine denk geldiğinizi aradaki farkı anlamazsınız bile o yüzden olurda denk gelirse zaten kendinizi izlemiş bulursunuz :).

Adam Sandler'ı daha önce de ekranda çift olarak gördüğümüz Drew Barrymore ile yalnız ebeveynler olarak izleriz. Çocukları için çırpınan bu anne ve babanın yolları yine onları mutlu etmek için keşisecektir.

Serpico - Sidney Lumet (1973)



Al Pacino tatlımın Frank Serpico'yu canlandırdığı biyografik bir film. Polis merkezindeki çürümeyi anlatan bu filmde Pacino'yu hippie olarak izlemek mümkün. Film genel anlamda fena değil ama stereotip suçlu profili siyahiler olup bir de kadın dediğin evi temizler mantığı beni memnun etmedi. Onun dışında bence ortalama bir film. İzlenilebilir, Pacino'yu hippie görmek için bile :).

Devamını Oku »

23 Kasım 2017 Perşembe

Atıştırmalık #31 (Ortaya Karışık, Dört Farklı Türde Film)

Take Care of Your Scarf, Tatiana - Aki Kaurismaki (1994)



Yine çok tatlı siyah beyaz bir Aki Kaurismaki filmi. Yönetmenin neredeyse izlemediğim filmi kalmadı o yüzden bir sevmek yazısı yolda :). Bu filmde Kaurismaki'nin filmlerinde çok kez gördüğümüz benim de çok sevdiğim oyuncular; Matti Pellonpaa ve Kati Outinen var. Onları "Cennetteki Gölgeler" filminde de beraber görmek mümkün ki bence harika bir çift uyumu var aralarında. Ayrı ayrı da ben çok beğenirim. Bu film kısaca bir yol filmi. Kahve ve içki düşkünü iki adam ile başlayan yolculuğun sonunda biri eve yalnız dönecektir.

My Best Friend's Wedding - P. J. Hogan (1997)



Bu filmi bana öneren arkadaşlar, mutlu musunuz? Çok ağladım ya, ihtiyacım vardı herhalde ama Julia Roberts'a çok üzüldüm ya. Makine daha farklı mutlu son istiyor gençler :). Komik, romantik öyle bir filmdi, hoşuma gitti :). Cameron Diaz'ı da hiç sevmem sonunu da o yüzden pek sevmedim. Yine de çerezlik dediğimiz filmlerden. Adından anlaşıldığı üzere en yakın arkadaşının düğününe gitmesi ve ona aşık olduğunu anlamasıyla gelinle savaşa giren sakar bir Roberts görüyoruz :).

Acı Aşk - A. Taner Elhan (2009)



İlk başta sinir olarak izlediğim sonra Halit Ergenç'in oynadığı Orhan karakterinin Songül Öden (Şule/Ayşe) ile bir restoran sahnesi vardı ki kahkahayı bir kopardım sonrası absürt komedi oldu :). Ergenç'i en sempatik bulduğum işi bu herhalde. Dizilerinde denk geldiğimde pek hoşlaşmadığımdan bu filmde hoşuma gitti, yine de karakter kaynaklı bolca da sinir oldum :). Onur Ünlü'nün senaryosunu yazıp ama yönetmediği bir film. Ünlü'nün işi olduğu absürt komedisinden zaten belli ki ben filmde konusundan dolayı sinir olsam da mizahından dolayı sevdim :). Televizyonda denk gelip izledim, planım yoktu baya sansürlü kesmeli biçmeli oldu tabi film ama yine de izlenilebilir güzel bir film :).

Le Mepris - Jean Luc Godard (1963)

Vayyy be, ne filmdi. İzleyeli kaç gün oldu hala ne güzel film diye düşünüyorum. Çok güzeldi, hiç anlatmak da gelmiyor içimden konusunu, çok güzel filmdi işte. İzleyin, şiddetle önerilir.
Devamını Oku »

7 Kasım 2017 Salı

Atıştırmalık #30 (İki Film ve Sonunda Bir Kitap)

Pretty Woman - Garry Marshall (1990)




Ben bu filmi küçükken gördüm de bana uygun görmemiş olacaklar ki tam izlememişim. Bu aralar nedense Julia Roberts izleyesim geldi açtım izledim. Ohh iyi geldi, çok sevdim. Pretty Woman walking down the street pretty woman the kind I like to meet pretty womannnnn... Sizin Roberts filmlerinden komedi barındıran varsa lütfen yazın bu aralar bu moddayım sanırım :). Battaniye altında soğuk kış günlerinde christmas havası gibi :). Meg Ryan'ı da severim, onun filmleri de öyledir tarçınlı salep gibi, izlemediğim varsa onun da filmlerinden önerin, izleyeceğim :). Bu arada Julia Roberts ne güzel kadın bee, izlerken hep bunu düşündüm. Richard Gere'e özel bir hayranlığım yok ama olabilirdi de :). Bir de son sahnedeki Robrts'ın ceket-tişört-jean üçlüsüne bayılıyorum <3.

Open Your Eyes - Alejandro Amenabar (1997)



Zamanında tımcrızlı Vanilla Sky'ı izlemiştim ama pek az şey hatırlıyorum. Orijinaline denk gelince bir izleyeyim dedim zira orijinalinin daha güzel olduğunu duymuşluğum vardı. Penelope Cruz İspanyol ve Amerikan versiyonunda oynayan şanslı kızımız. Elim bir kaza sonucu yüzünde deformasyon oluşan Cesar, artık yaşamaktan keyif alamamaktadır. Ta ki bir mucizeye kadar. Psikolojik gerilim, bilim kurgu, dram türünde ve söyleyecek şeyi olan filmlerden biri. Ben çok beğendim; müziği, kurgusu, hikayesi güzeldi.

Dipnot: Soundtrack'i o kadar beğendim ki spotify'da olan şarkılardan liste yaptım. Filmin adıyla arama yaparsanız bulursunuz :). Bazı güzel şarkılar maalesef Spotify yoktu :/.

Suskunlar - İhsan Oktay Anar



Ahh ahh sonunda buraya kitap yazdığım için o kadar mutluyum ki anlatamam. Sahalara geri döndüm diyerek iddialı bir giriş yapmak istemem çünkü bu okuyamama illeti bir geldi mi kalıveriyorsun :). Kitabı sevdim ama nedense bir okuyamama hali geldi ve elime alamadım kaç aydır ama neyse ki sonlarda birazcık atlayarak bitirdim kitabı :). Bence Puslu Kıtalar Atlası daha güzeldi ama Anar'ı severler bu kitabı da sevecektir :). Şimdi gelsin mi yeni kitaplar :).
Devamını Oku »

14 Ekim 2017 Cumartesi

Atıştırmalık #29 (Wind River Ve Bolca Aki Kaurismaki)

Wind River - Taylor Sheridan (2017)



Şu listemde merak ettiklerimin arasındaydı, beklentimin altında bir polisiye çıktı. Gizem yok, gerilim yok daha doğrusu cezbedici pek bir şey yok. Öyle dümdüz bir hikaye anlatımı. Oyunculuk ortalama ki ben hep Jeremy Renner'ın oyunculuğu abartı bulurum burada o kadar göze batmasa da yine de eh işteydi. Mesaj kaygılı diyaloglar, kötü çekimler vesaire derken pek de beğenmedim, ortalama diyebiliriz, belki bir tık altı.

I Hired A Contract Killer - Aki Kaurismaki (1990)



Evet evet yine Kaurismaki :). Çok sevdim. Komedisi, dramı her şeyi yerli yerinde. Başrolde canımız Jean-Pierre Léaud nefis bir iş çıkarmış. Ben çok beğendim, fazla yorum yapmak istemiyorum. Sadece kısaca şöyle söyleyeyim; bu hayattan vazgeçen ama kendini öldüremeyen işten çıkarılmış bir adamın trajikomik ölememe durumu :).

La Vie De Boheme - Aki Kaurismaki (1992)




And içtim tüm filmlerini izleyeceğim :). Yok yok sadece bir başladım bağımlılık gibi bırakamadım :). Bu filmi de çok sevdim. Sanat, bohem yaşam, karakterler, siyah beyaz bir film derken çok güzel bir iş çıkmış ortaya. Bir ressam, müzisyen ve yazarın bohem yaşamı. Aslında bu yaşamın sadece göründüğü kadar havalı olmadığını, zorluklarını göstermesi filmi daha da inandırıcı ve yer yer daha komik yapıyor. Yönetmenin Fransa'da geçen filmlerinden biri. Sadece melodramatik sonunu beğenmedim. Onun dışında çok tatlı çok güzel bir film. Kaçırmayın.

Le Havre - Aki Kaurismaki (2011)




Mülteciler konusunu son iki filminde işleyen Kaurismaki'nin bir üstteki filmindeki Marcel Marx karakterinin başrolde olduğu bu filmde, yine üstteki filmden aynı oyuncuları farklı karakterlerde görebiliriz. Yer yine Fransa adından da anlaşılacağı üzere. Bu filmde birçok mantık hatası var. O kadar filmini izledim ama bu filmdeki kadar hata gördüğümü hatırlamıyorum. Yine de filme kötü diyemem. Müzik kullanımı, mizah, renk seçimi, oyunculuklar güzel ki zaten çoğu Kaurismaki filmlerinden görmeye alışık olduğumuz isimler. Ülkeye kaçak olarak gelen ve Londra'ya annesinin yanına gitmek isteyen bir gencin dramı bu film. Dram dediysem de renkler ve mizahı göz ardı etmeyelim :).

Tabi Kaurismakiler bu kadarla sınırlı değil, birkaç tane daha izledim ama şimdilik bu kadar :). Hala kitap okuyamıyorum, ne olacak benim bu halim bilmiyorum ama yeni seri filmler ve Kaurismaki yazısı yolda :). Yetheer dediğinizi duyar gibiyim ama yetmez :). O Kaurismaki izlenecek :). Mutlu sabahlara uyanmanız dileğiyle <3.
Devamını Oku »

1 Ekim 2017 Pazar

Atıştırmalık #28 (Osmanlı Subayı, The Hot Flushes Bir De Filler ve Çimen)

Bir aydan fazladır okuyamıyorum. Elime kitap asla alamıyorum. Film desen ara ara. Uyumadan önce arada bir iki doz Stranger Than Paradise aldığım da doğrudur. Uzun bir durgunluk döneminden sonra öyle bir hızlılık oldu ki ben bile yetişemiyor sadece kendimi bu akışa bırakıyor başka da bir şey yapamıyorum. Bunların ortası yok mu, bir de ışınlanma icat edilsin (Ne alaka nereden geldik o konuya demeyin yani bana hala gerçekleşmemesi saçma geliyor :/). O kadar şeyi bir anda üst üste yaşadım ve yaşıyorum ki kafam darmaduman oldu. O kafa karışıklığından kalan kırık ve kırıntıların bir kısmı. Umarım sonbaharın üstüne bir de bu yazıyla sizi hüzünlendirmemişimdir ya da boş ver ya üstüne iyi gider :). Kahveler hazır mı?? :).


Osmanlı Subayı - Joseph Ruben (2017)




Bu filmi izlemeyi tercih etmedim, ilgimi çekmiyordu, kısmen izlemek zorunda kaldım. Reklamını çok görmüştüm Haluk Bilginer oynuyor diye, Selçuk Yöntem de var bir iki dakikalık. Çok kötüydü, sıkıcıydı. Daha fazla yorum yapıp zamanınızı almak istemem ben beğenmedim.

The Hot Flushes - Susan Seidelman (2013)




Meme kanserine dikkat çekmek ve bağış toplamak için Brooke Shields liderliğinde lisedeki basketbol takımı uzun yıllar sonra toplanır ve şimdiki lise basketbol takımıyla maçlar düzenlerler. Bu arada yeni eski nesil çatışması, evlilik sorunları, ilerleyen yaş, geçmiş hesaplaşmalar derken birçok tema işlenir. Diğer filmle aynı nedenlerle izlediğim sıkıcı bir filmdi. Her ne kadar farkındalık yaratmak istediği konu çok önemli olsa da film oldukça zayıf.

Filler ve Çimen - Derviş Zaim (2000)




Festivalde ilk ve tek izlediğim film olarak tarihe geçen Derviş Zaim filmi "Filler ve Çimen"'in adı ne güzel değil mi? Ben her zaman bu adı sevmişimdir ama festivale kadar izleme listemde olmasına rağmen bir türlü izleyememiştim. İyi ki gidip izlemişim her ne kadar önden üçüncü sıradan boyun fıtığı başlangıcı hareketlerle izlesem de güzel filmdi.

Filmin oyuncu kadrosunu saysam zaten belli bir kesimi filmi izlemeye ikna ederim gibi çünkü resmen ustalar geçidi. Oyuncularına daha önce bakmadım ama yan rollerin bile usta oyunculardan oluşması beklentiyi hayli yükseltiyor. Ali Sürmeli, Haluk Bilginer, Taner Birsel, Uğur Polat, Bülent Kayabaş, Sanem Çelik, Mesut Akusta, Ezel Akay, Semir Aslanyürek, Teoman. Nasıl haklıymışım değil mi :).

Film şu söz ile başlar; filler tepişir çimenler ezilir. İşte filmin teması, mesajı, adı her şeyi bu sözdür. Hikaye ve anlatım biraz karışık, biraz kafa yormanız gerekecek. Birçok hikaye iç içe ve birbirine bağlı. Derin devlet konusunun işlendiği bu filmde birçok şey anlatılmak istenirken ortalık biraz karışmış ve anlatımda sıkıntılar olmuş. Bazı hikayelere daha çok yer verilebilirdi ama bu bile filmin bir mesajı olabilir, bilinmez. Bu sıkıntılar dışında film adının ve açılış alıntısının hakkını veren bir film. Oyunculuklar çok güzeldi ve müzikleriyle de yüreğimizi dağladığını söyleyebilirim. Filmi izlerken bana birçok yerde Uğur Yücel'in "Yazı Tura" filmini anımsattı. Özellikle şu fotoğraf mevzusu. Tabi bir tek o değil birçok nokta, iki filmi de izleyen varsa yorumlarını beklerim :). Genel olarak güzel filmdi. İyi ki gidip izlemişim. Böyle bir ortamda izlemek de anısı oldu, uzun zaman sonra festivale ucundan kıyısından katılmak da iyi geldi.


Bir de unutmadan, Mabel Matiz'in çok sevdiğim film ile aynı adı taşıyan şarkısı (soundtrack değil) film boyunca hep aklımda film müziği gibi çalıyordu :). Bu da bu yazının damakta kalan tadı olsun, mutlu zamanlar :).

"Hatırlayarak yaşamak boynumuzun borcu ama ölürdün unutmasan."

Devamını Oku »

31 Ağustos 2017 Perşembe

Atıştırmalık #27 (Bozulmuş Ananaslar, Doksanlar Hiphop ve Miss Simone)

Aaa dostlar sonbahar geliyor, nedense çok heyecanlıyım. Büyük hissediyorum :). Canım depresyon hırkalarım, sar sar bitmeyen kalın şallarım, güzel şapkalarım, daha çok yüzüklerim, küpelerim, kapalı ayakkabılarım, gözlüğüm, ne çok sıcak ne çok soğuk hava. Kahvem, kitabım, kulağımda en derin indieler, shoegazeler, dream poplar, biraz da synth poplar, arada gelip giden kapalı hava, dökülen yapraklar, toprak tonları şeyler ohh miss. Her şey bir bütün, sonbaharı ayrı mı seviyorum ne :). Bir de o haber gelse var ya, off tam olacak :).

İlk iki filmi yıllar önce son filmi de haftalar önce izledim. Yıllar önce derken abartmayı severim baya oldu yani ama yıl değil tabi ki :). Üç filmden de memnun kaldım. Güzel filmlerdi.

Fallen Angels - Wong Kar Wai (1995)




Yine bozulan ananaslar, kavuşamayan aşıklar, unutulan ve hatırlanan anlar, beni beğeneni ben ben beğenmem benim beğendiğim ise beni beğenmez durumlar, patlayan silahlar ve etkileyici çekimler. Karşınızda Wong Kar Wai, bu adamı çok seviyorum ama bu film üçlemenin, Chungking Express'in veya Happy Together'ın altında bence. Kötü mü asla, gayet güzel. Müzikler, çekimler, anlatım beni çekiyor ve seviyorum Wong Kar Wai'i (Wong Kar Wai İsmail Yk sözleriyle yaptığım film açıklamasını sorguladı, beni filmlerini izlemekten sonsuza kadar men etti :/).

Dope - Rick Famuyiwa (2015)




Bu filmde dram yazıyor diye erteledim de keşke ertelemeseymişim, ağır dram diye düşünürken açıklamasını okudum ve o kadar da değildir deyip izledim. İyi ki izlemişim güldürdü baya :). Başlarda daha güzeldi sonrası nasıl desem ilk bölüm kadar güzel değildi sanki. Yine de güzel film. Tarzı olan karakterleri filmleri severim. Bu filmde de tema olarak 90'lar Hiphop seçilmiş. Kostümler süperdi, bisikletler de. Lakin daha derin olabilirdi biraz üstünkörü olmuş, o dönemin ruhunu karakterde daha çok görmek isterdim inandırıcılık açısından. Daha iyi olabilirdi ama yine de iyi film kategorisinde anlayacağınız :).

What Happened, Miss Simone - Liz Garbus (2015)




Ben belgesel sevmem çok nadir izlerim ama Nina Simone sevgim bu aralar bir kabardı hakkında belgesel film var mı kesin vardır diye araştırıp bulup izlemem bir oldu. Bayıldım. Zaman nasıl geçti anlamadım. Zaten ödül de almış. Çok güzeldi. Simone'un ikinci eşi ile evliliği ve menajerliği üzerinde en çok durulmuş, ilk evliliğinden bahsedilmiyor, çocukluk yılları ve ailesi sadece müzik ile bağlantılı olarak özetle anlatılmış. Son yılları da yine sonuç olarak özetle karşımızdaydı. Gelişme bölümü kendi röportajları, Andre Stroud ile evliliği, çocuğu ve kariyeri odak noktamız. Konuşmacılar arasında eski eşi ve menajeri, kızı Simone ve sanat yaşamında kendisine eşlik etmiş hayatına dahil olmuş insanlar var. Çok uzun bir belgesel değil. Simone şarkıları eşliğinde hayatındaki tepe noktalarını izliyoruz. En güzeli de onu dinliyoruz. Hiç kolay bir yaşamı olmamış. Irkçılığa, psikolojik ve fiziksel şiddete, ayrımcılığa, baskıya maruz kalmış bir kadın Nina Simone. Ne kadar güçlü bir kişiliği olsa da en sonunda o da bir yerde patlamış. Yazarken bile tüylerim diken diken oluyor. Severler bu belgeseli kaçırmasın, çok detaylı değil ama çok güzel bir film.
Devamını Oku »

17 Ağustos 2017 Perşembe

Atıştırmalık #26 (Citizen Kane, 8 Femmes, İtalyan Usulü Evlilik)

Halo :). Şu aralar hayata tutunma sebebim tuc ile çikolatayı bir araya getirme dahiliğini gösteren o yegane insan ve bu güzel şeyi yarı fiyatına düşürüp stoklamamı sağlayan market (stokta yok). Gerçekten tuc ile çikolata sayesinde tanıştım ama bildiğiniz tuzlu kraker bir de milka çikolatasıyla birleşince hayata tutunmak için adeta bir neden sunuyor :). Uzun zamandır sevdiğim bu çikolatayı indirime sokan o market senin de güzel yüreğini öpüyorum. Tuc-çikolata fikrini ortaya atan güzel insan buradan her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsan tebrik ederim. Evet, bu sevimsiz yaz günlerime bir ışık tuttuğu için bile sevilir :).

Bu aralar milka tuc işbiliği dışında da çok şey atıştırıyorum da hepsini yazasım gelmiyor ama yazsam kendime not olur iyi olur ama üşengeçlik geliyor vazgeçiyorum ya da ayrı yazısını yazarım diyorum sonra kalıyor ama not aldıklarım da var henüz yayınlanmamış. Bu üç film de seçilenler gibi bir şey ama aslında üst üste izlediğim üç güzel film. Not düşmemek olmazdı. Onun dışında Goodreads'ten takip edenler bilir sinema kitaplarına sardım bu aralar, elimdekileri eritiyorum gayet memnunum. Yeni kitaplar da sipariş ettim gelsinler bekliyorum. Telefonum gelirse o zamana bir hikaye serisi de yaparım Instagram'dan, güzel alışveriş oldu gibi :). Onları da hemen okur yorumlarını yazarım hatta belki bir sinema kitapları listesi yaparım bilinmez :). O zamana kadar gelelim üç güzel filme;

Citizen Kane - Orson Welles (1941)




Bu filmi aslında izledim sayılır hakkında çok fazla şey de okudum izledim ama baştan sona böyle hiç izlememiştim. Tabi ki zamansız çok güzel bir film. aklınıza gelebilecek tüm sinema kitaplarında bu filme rastlarsınız zaten. Hepsi de ne kadar önemli ve güzel bir film olduğunu anlatır. Hatırlarsanız "Ed Wood" filminde de Ed hayrandı Welles'e, hatta sahnesi var onunla :). Bir yayımcı devinin hayatı; enleri dipleri. Güzel detaylar var; teknik ve hikayede. Çok güzel film, sinemayla ilgilenen ilgilenmeyen herkes izlesin :).

8 Femmes - François Ozon (2002)




Ozon'dan bir film izledim hem de Isabelle Huppertlı bir taşla iki kuş :). Güzel film güzel. İzlerken bana birçok yönden tiyatroyu anımsattı; müzikal olması, tek mekan, kameraya (seyirciye) oynanan oyun, kıyafetler gibi ki gerçekten oyundan uyarlama. Güzel mi çok güzel. Bir değil iki değil üç değil tam 8 kadının önemli rollere sahip olduğu bu filmin katmanları da anlattığı da tabi ki çok. Filmdeki odak tek erkeğin yüzünün görünmemesi de ayrıca güzel çünkü bu kadınlar hakkında bir film. Bu tarz bir durum Meg Ryan'ın "Kadınlar" diye romantik komedisi vardı o filmde de vardı bu durum, yine güzeldi :). Filmi pek hatırlamıyorum ama ortalama bir romantik komediydi sanırım ki kendisinin çoğu filmini de severek izlemişimdir :). Güzel kafa dağıtmalık filmler :). Neyse "8 Femmes"'e gelirsek, müzik, komedi, suç, gizem hepsi bir arada, bir bakın derim :). "Mon amour Mon Ami" şarkısına özellikle dikkat, benim gibi bu tatlı şarkıyı nereden hatırlıyorum diyenleri yorumlara bekleriz :).

İtalyan Usulü Evlilik - Vittorio De Sica (1964)




Tatlı bir romantik komedi. Bizim eski Yeşilçam romantik komedileri tadında :). Bazı yerlerde kahkahayla güldüm, komedisi de dramı da yerindeydi. Bir çiftin 20 yıllık hikayesi. Adamı seven bir kadın, kadına değer vermeyen bir adam ve kadının intikamı :). İzledikçe zaten kadın karaktere sempati duyuyorsunuz ve içinizden her seferinde kocaman bir oh olsun demek geçiyor adama :). Kafa dağıtmak biraz eğlenmek için güzel bir film.
Devamını Oku »

7 Ağustos 2017 Pazartesi

Atıştırmalık #25 (Lars & The Real Girl, Canistan, Stranger Than Paradise)

Merhabalar. Bu aralar hiçbir şey izleyip okuyamıyorum yoğunluktan bunlar da eski izlediklerim zaten. Bari daha da eskimeden yazayım :). Yazmadıklarım da var, laf aramızda onları çok beğenmedim zaten :). Bu iki film bir kitabı sevdim. Özellikle son filmi çok sevdim. Bir de çok sevdiğim Kara Kule serisinin filmi çıkmış sonunda ama gidebilir miyim bilmiyorum :). Siz gidin bakalım nasıl bulacaksınız. Kitap serisi çok güzeldir :). Okumadıysanız öneririm. Şimdi gelelim son atıştırmalıklarıma :).


Lars & The Real Girl - Craig Gillespie (2007)




Güzel, çok tatlı bir film. Lakin eksikleri çok. Derinlik katamamışlar. Çok iyi film olmasını engelleyen hikayedeki yüzeysellik. Onun dışında güzel fikir güzel film. Oturmuşlar demişler nasıl Ryan Gosling'i çirkinleştiririz; gıcık bir bıyık bıraktıralım, saçı uzasın ama taramasın. Huyu da garip olsun ama yok olmamış, başaramadınız :).

Lars abisinin ve eşinin yanındaki evde kalan içine kapanık, kendi halinde, insanlarla iletişimden uzak bir genç. Yengesinin (Hahaha Ryan Gosling'in yengesi evet :)), iş arkadaşının çabalarına rağmen bir türlü kimseye açılamayan bu naif çocuk bir gün abisi ve eşine yeni kız arkadaşını tanıştırmak istediğinde bu yeni kız arkadaş başta abisi ve eşi olmak üzere çevre halkı da biraz şaşırtacaktır :).

Canistan - Yusuf Atılgan




İncecik yarım kalmış bir roman. Atılgan seviyorum, bir kez daha anladım. Kütüphaneden iyi ki üç Türk yazar almışım çünkü bayadır okumuyordum yerli yazarlardan, onu da özlemişim. Aldığım tüm kitapları da sevdim. Puslu Kıtalar Atlası yorumum da burada, merak edenlere.

Duruşma, yargıç, sanık ve tanık adlı 4 bölümden oluşması planlanan ama son bölümü bitmeden vefat eden Atılgan'ın bu kitabının ilk üç bölümü çok etkileyici. Kalp kırgınlığı ve onun sonucunda Milli Mücadele zamanlarında meydana gelen olaylar dizisi. Atılgan'ın bu kadar az eser vermesi çok yazık lakin bu kadar güzel olmasını da buna borçluyuzdur belki de :/.


Stranger than Paradise - Jim Jarmusch (1984)




Yine bir Jim Jarmusch yine ben. Yine Jim Jarmusch yine siyah beyaz. Yine siyah beyaz yine John Lurie. Yine John Lurie yine güzel müzikler. Yine güzel müzikler ve yine güzel bir film. Yine güzel bir filmve yine Jim Jarmusch. Se-vi-yo-rum. Çokk güzel. Çok sade. Çok anlamlı. Çok hoş. Jim Jarmusch lütfen bir gün siyah beyaz kareli bir masada buluşup kahvelerimizi söyleyip çiçeklerimizi gösterelim. Derin sohbete dalmışken Iggy Pop ile Waits arada gelsin bizi bölsün. John Lurie arasın. İki sohbetin belini kırıp bu olmadı mutlaka tekrar görüşelim diye sözleşelim. Canımsın <3.

Sizler neler atıştırdınız sormayalı, bir iki yorumunuzu alırım :). Çekiliş var burada katılmak istersen, anket var sağ üstte seçmek istersen, hatırlatayım :). Sanatla kalın :).
Devamını Oku »

27 Temmuz 2017 Perşembe

Atıştırmalık #24 (Karayip Korsanları 4, Night on Earth, Arizona Dream, Wild Strawberries)

Karayip Korsanları 4 - Rob Marshall (2011)



Yine aynı Jack Sparrow yine karada başlayan komedi denizde devam eden macera. Penelope'yi de severim sizden iyi olmasın. Bir de Sam Claflin var gamzelerini sevdiğim lakin rolü biraz gıcık olsa da seviyorum kendisini :). (Bangır bangır spoylır ama yani pek de önemli değil bence filmin amacı macera, o süreç zaten o yüzden; neyse spoylır diyorduk) Bu arada keşke son filmde Barbossa ölmeseydi bir kız muhabbeti çıkardılar bu filmdeki Blackbeard'ın iyi versiyonu gibi üst üste yapmasalarmış iyiymiş. Hem Sparrow ile atışmalarını seviyordum ben, neyse gelir belki. Eminim Sparrow'a da gelecek film olmadı sonraki filmlerin birinde bu çocuk muhabbetini yapacaklar dedi dersiniz, hatta bahisleri arttırıyorum kızı oynayacak rol olarak da ya da oğlu :) :). Bir de bu film ara film gibi ben ilk üçten sonra beşi izlemişim yani Bloom'da kalıp Bloom ile devam etmişim :).

Night on Earth - Jim Jarmusch (1991)




Yaa Jarmuch'a bayılıyorum. İzleyince o olduğunu bilmeseniz bile evet onun filmi diyebileceğiniz bir isim. Bu film siyah beyaz değil söyleyeyim :). Beş farklı şehirde beş farklı taksi şoförüyle yolcu alıp evlerine bırakana kadar geçen ortalama 25'er dakikalık sürede biz de onlarla yolculuk ederiz. Cannes listesi hazırlarken bu tarz bir film de vardı seçtiklerim arasında ilginç geldi diye ekledim ama canım Jarmusch böyle bir film yapmış zaten. Yine de o filmi de izlerim çünkü bu fikri seviyorum. Bu filmde de çok sevdiğim "Coffee and Cigarettes" gibi kısa filmlerin birleşimi ve bir ortak noktaları var. O filmde daha çok hikaye var bunda daha az. Yine bazı oyuncular bu filmde de yer almış, Tom Waits müziklerin başında. İlk filmde benim canım tatlım Gene Rowlands var. Çok seviyorum onu, bu filmde de bir güzel arzı endam etmiş. Bayıldım bayıldım kendisine. Filmi de genel anlamda sevdim, hiç sıkılmadan izleyeceğiniz beş farklı hikaye :). Kaçırmayın!


Arizona Dream - Emir Kusturica (1993)



Ayy ne güzel ne güzel film. Bayıldım. Johnny Depp'i her türlü severim de bu filmdeki hali en güzel dönemlerinden biri herhalde, çok iyi :) (şu ömrü hayatında ne güzel işlere imza atmış beee <3).Söylemezsem olmaz :). Tüm oyuncuların da çok başarılı olduğunu söylemek gerek. Filmde dayısının düğünü için yanına dolaylı yollardan dönen genç bir delikanlıyı oynayan Axel (Depp) araba satıcısı olmasını isteyen dayısını kıramaz ve bu işe başlar. Bir haftalığına denemeye karar veren bu karakterimiz sorunları olan bir anne kız ile tanışıp onlarla yaşamaya başlayınca bu bir haftalık süreç tahmininden daha uzun olacaktır. Çok güzel film biraz çatlak, komik ve hüzünlü. Müzikler deseniz söylememe gerek yok, çok güzel. İzleyin!! <3

Wild Strawberries - Ingmar Bergman (1957)



Bergman'dan yaşlılığa bir yorum. O iklimin katılığını üzerinde taşıyan kibar ama mesafeli Borg'un hayatının son demlerindeki hayal kırıklığını, ölüm korkusunu, sevincini, iyiliklerini, insafsızlığını, gençlik aşkını, oğlunu, annesini, gelinini izliyoruz :). Borg birdavet için yola çıkar anılarıyla beraber. Yine güzel bir iş. Bergman'ın izlediğim hiç bir filmine kötü diyemeyeceğim herhalde, demek de istemem. En sevdiğim yönetmenlerden, tavsiye ederim :).

Gördüğünüz gibi ben bu aralar aşırı doz Johnny Depp aldım ki bu hiç iyi değil çünkü gün gelecek filmleri bitecek :(. Yine de o zamana kadar olanlarla sevinebilirim :). Bir de Arizona Dream'deki Depp derim de susarım :). Ya da susmam çünkü konu Depp olunca yaşıma başıma bakmadan fangirl oluyorum :), ama güzel oyuncu :).

Üşengeçlikte dünyanın önde gelen markalarından biri olduğum bu kısa kaçamak yazılardan da anlaşılıyor, iyi alıştım :). Yakında bir film listesi yapayım diyorum ne derseniz :). Bir de sevmek yazısı bu yılın keşfini yaptığım yazardan :). Ohh mis mis :).
Devamını Oku »

24 Temmuz 2017 Pazartesi

Atıştırmalık #23 (The Double, The Butterfly Effect, Source Code)

Ay noldu bize bilmiyorum, kankam Riri yakın dostum Johnny (Depp herhalde Depp oyuncu olan) bu aralar biraz kilo aldık ama söyleyen söyleyene (burada ben de söyledim :')). İnsanların ağzı torba değil ki büzesin, konuşsunlar. Neyse ki kankamızı boşuna Riri yapmadık verdi bir güzel cevap hepimizin yerine. Hayır umursadığımızdan değil, görüyoruz ama eğlencemizi bölmüyoruz manasında. O yüzden konuşmaya devam :).

Ben bu aralar filmlerle bozdum kafayı ama şikayetçi değilim :). Biliyorum ki gün gelecek bu kadar izleyemeyeceğim o yüzden hazır iştahım varken izliyorum art arda filmleri. Hani öğrendikçe cahilliğin artar ya benim ki de o hesap izledikçe izleyecekler çoğalıyor. İzlenecek güzel çok film var ve zaman az. Yine de bu karamsarlığı bırakıp önümüze bakarsak film izlemek güzel şey :). Hele ki güzelse :). Sinemalar da bir hareketlenmeye başladı şu an iki film var izlemek istediğim gidince yazarım :). Gelelim bu yazının filmlerine :).


The Double - Richard Ayoade (2013)




Yine izlenilesi bir film ve yine sevmediğim Jesse Eisenberg. Yine de hakkını yemeyeyim güzel iki karakter canlandırmış. En sempatik bulduğum filmi diyebilirim. Yönetmenin "Submarine" filmini çok sevince, "The IT Crowd"'da izleyip daha da çok sevince bir diğer filmini izlemek istedim ve sevdim. Şöyle ki film kara komedi ve gerilim ama beni sinirden öyle gerdi ki artık duvarları yumruklayasım geldi baş karakterden dolayı. Bu kadarı da fazlaydı ama neyse ki mizahla güzel dengelenmiş bir filmdi. Hatta güzel bir kara komedi.

Dostoyevski'nin Öteki romanından senaryosu yazılmış bu filmde Eisenberg iki karakter canlandırıyor. Biri içine kapanık, naif, sesi çıkmayan vur ensesine al ekmeğini tarzı evden işe işten eve giden Simon James. diğeri de bu kişiliğinin her şeyiyle tam tersi James Simon. Fight Club'ı anımsatıyor değil mi :)? Yavaş yavaş kendisinden yararlanan ve cana yakın kişiliğiyle hızla yükselen James, Simon'ın takıntı derecesinde sevdiği kızı da elinden alır. Simon o kadar içine kapanıktır ki kıza sevdiğini söyleyemez hatta uzaktan evini dikizler ki bu sahne bana Kieslowski'nin "Aşk Üzerine Kısa Bir Film"'ini hatırlattı. Bu benzerliklere rağmen filmin o filmlerden ayrı kendi başına güzel bir hikayesi var. Filmde şöyle de bir güzellik var, hem"Submarine" filmindeki  oyuncular, hatta hepsi konuk olarak yan rollerde oynarlar, hem de dizisi "The It Crowd"'dan canım Chris O'Dowd ve Christopher Morris yine küçük rollerde karşımıza çıkar :).


The Butterfly Effect - Eric Bress, J. Mackye Gruber (2004)




Şu laftan da sıkıldım ama  doğru, yine izlemekte baya geç kaldığım bir film. Bir ara ne çok söylüyordu herkes :). Filmin genel havası "Mr. Nobody", sonu "Looper"'a benziyor :). İki filmde bu filmden sonra yapılmış gerçi ama bence bu filmden daha iyiler :). Film zamanda yolculuk, zamanda atlamalar, paralel evrenler, alternatif hayatlar üzerine bir film. En çok sonunu sevdim :). Yalnız oyunculuklar fena, hiç beğenmedim. Genel olarak da filmin puanını ciddi düşürdüğünü düşünüyorum. Yine de kendini izlettiren bir film, başı sonu tutarlı çok güzel olmasa da iyi film. Benim gibi zamanda atlamalı zıplamalı sıçramalı film severler izlesin :).


Source Code - Duncan Jones (2011)




Güzel bir zamanlı aksiyon filmi. Evet biliyorum zamanında çok sükse yaptı  ve ben yine baya geç izledim :). Bu sefer bilimsel olarak bir bombacıyı tespit etmek amaçlı 8 dakikalık trene dönüşü sağlanan bir askerin bu çabasını izleriz. Yine paralel evrenler, başka hayatlar falan filan. Aksiyonu da var, içinde dramı da var ama abartılı değil o yüzden bence güzel film. Filmde bir şey merak ediliyor ve hiç bekletmeden hemen cevap geliyor :). Sıkılmadan izlersiniz :).

Bu tarz konulu filmleri her zaman çok sevmişimdir. Zaman konusu her zaman ilgimi çeker. Zamanda yolculuk, paralel evren, alternatif hayatlar, zamanda sıçramalar, atlamalar tek kelimeyle bayılıyorum :).
Devamını Oku »