atıştırmalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
atıştırmalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Kasım 2017 Perşembe

Atıştırmalık #31 (Ortaya Karışık, Dört Farklı Türde Film)

Take Care of Your Scarf, Tatiana - Aki Kaurismaki (1994)



Yine çok tatlı siyah beyaz bir Aki Kaurismaki filmi. Yönetmenin neredeyse izlemediğim filmi kalmadı o yüzden bir sevmek yazısı yolda :). Bu filmde Kaurismaki'nin filmlerinde çok kez gördüğümüz benim de çok sevdiğim oyuncular; Matti Pellonpaa ve Kati Outinen var. Onları "Cennetteki Gölgeler" filminde de beraber görmek mümkün ki bence harika bir çift uyumu var aralarında. Ayrı ayrı da ben çok beğenirim. Bu film kısaca bir yol filmi. Kahve ve içki düşkünü iki adam ile başlayan yolculuğun sonunda biri eve yalnız dönecektir.

My Best Friend's Wedding - P. J. Hogan (1997)



Bu filmi bana öneren arkadaşlar, mutlu musunuz? Çok ağladım ya, ihtiyacım vardı herhalde ama Julia Roberts'a çok üzüldüm ya. Makine daha farklı mutlu son istiyor gençler :). Komik, romantik öyle bir filmdi, hoşuma gitti :). Cameron Diaz'ı da hiç sevmem sonunu da o yüzden pek sevmedim. Yine de çerezlik dediğimiz filmlerden. Adından anlaşıldığı üzere en yakın arkadaşının düğününe gitmesi ve ona aşık olduğunu anlamasıyla gelinle savaşa giren sakar bir Roberts görüyoruz :).

Acı Aşk - A. Taner Elhan (2009)



İlk başta sinir olarak izlediğim sonra Halit Ergenç'in oynadığı Orhan karakterinin Songül Öden (Şule/Ayşe) ile bir restoran sahnesi vardı ki kahkahayı bir kopardım sonrası absürt komedi oldu :). Ergenç'i en sempatik bulduğum işi bu herhalde. Dizilerinde denk geldiğimde pek hoşlaşmadığımdan bu filmde hoşuma gitti, yine de karakter kaynaklı bolca da sinir oldum :). Onur Ünlü'nün senaryosunu yazıp ama yönetmediği bir film. Ünlü'nün işi olduğu absürt komedisinden zaten belli ki ben filmde konusundan dolayı sinir olsam da mizahından dolayı sevdim :). Televizyonda denk gelip izledim, planım yoktu baya sansürlü kesmeli biçmeli oldu tabi film ama yine de izlenilebilir güzel bir film :).

Le Mepris - Jean Luc Godard (1963)

Vayyy be, ne filmdi. İzleyeli kaç gün oldu hala ne güzel film diye düşünüyorum. Çok güzeldi, hiç anlatmak da gelmiyor içimden konusunu, çok güzel filmdi işte. İzleyin, şiddetle önerilir.
Devamını Oku »

7 Kasım 2017 Salı

Atıştırmalık #30 (İki Film ve Sonunda Bir Kitap)

Pretty Woman - Garry Marshall (1990)




Ben bu filmi küçükken gördüm de bana uygun görmemiş olacaklar ki tam izlememişim. Bu aralar nedense Julia Roberts izleyesim geldi açtım izledim. Ohh iyi geldi, çok sevdim. Pretty Woman walking down the street pretty woman the kind I like to meet pretty womannnnn... Sizin Roberts filmlerinden komedi barındıran varsa lütfen yazın bu aralar bu moddayım sanırım :). Battaniye altında soğuk kış günlerinde christmas havası gibi :). Meg Ryan'ı da severim, onun filmleri de öyledir tarçınlı salep gibi, izlemediğim varsa onun da filmlerinden önerin, izleyeceğim :). Bu arada Julia Roberts ne güzel kadın bee, izlerken hep bunu düşündüm. Richard Gere'e özel bir hayranlığım yok ama olabilirdi de :). Bir de son sahnedeki Robrts'ın ceket-tişört-jean üçlüsüne bayılıyorum <3.

Open Your Eyes - Alejandro Amenabar (1997)



Zamanında tımcrızlı Vanilla Sky'ı izlemiştim ama pek az şey hatırlıyorum. Orijinaline denk gelince bir izleyeyim dedim zira orijinalinin daha güzel olduğunu duymuşluğum vardı. Penelope Cruz İspanyol ve Amerikan versiyonunda oynayan şanslı kızımız. Elim bir kaza sonucu yüzünde deformasyon oluşan Cesar, artık yaşamaktan keyif alamamaktadır. Ta ki bir mucizeye kadar. Psikolojik gerilim, bilim kurgu, dram türünde ve söyleyecek şeyi olan filmlerden biri. Ben çok beğendim; müziği, kurgusu, hikayesi güzeldi.

Dipnot: Soundtrack'i o kadar beğendim ki spotify'da olan şarkılardan liste yaptım. Filmin adıyla arama yaparsanız bulursunuz :). Bazı güzel şarkılar maalesef Spotify yoktu :/.

Suskunlar - İhsan Oktay Anar



Ahh ahh sonunda buraya kitap yazdığım için o kadar mutluyum ki anlatamam. Sahalara geri döndüm diyerek iddialı bir giriş yapmak istemem çünkü bu okuyamama illeti bir geldi mi kalıveriyorsun :). Kitabı sevdim ama nedense bir okuyamama hali geldi ve elime alamadım kaç aydır ama neyse ki sonlarda birazcık atlayarak bitirdim kitabı :). Bence Puslu Kıtalar Atlası daha güzeldi ama Anar'ı severler bu kitabı da sevecektir :). Şimdi gelsin mi yeni kitaplar :).
Devamını Oku »

14 Ekim 2017 Cumartesi

Atıştırmalık #29 (Wind River Ve Bolca Aki Kaurismaki)

Wind River - Taylor Sheridan (2017)



Şu listemde merak ettiklerimin arasındaydı, beklentimin altında bir polisiye çıktı. Gizem yok, gerilim yok daha doğrusu cezbedici pek bir şey yok. Öyle dümdüz bir hikaye anlatımı. Oyunculuk ortalama ki ben hep Jeremy Renner'ın oyunculuğu abartı bulurum burada o kadar göze batmasa da yine de eh işteydi. Mesaj kaygılı diyaloglar, kötü çekimler vesaire derken pek de beğenmedim, ortalama diyebiliriz, belki bir tık altı.

I Hired A Contract Killer - Aki Kaurismaki (1990)



Evet evet yine Kaurismaki :). Çok sevdim. Komedisi, dramı her şeyi yerli yerinde. Başrolde canımız Jean-Pierre Léaud nefis bir iş çıkarmış. Ben çok beğendim, fazla yorum yapmak istemiyorum. Sadece kısaca şöyle söyleyeyim; bu hayattan vazgeçen ama kendini öldüremeyen işten çıkarılmış bir adamın trajikomik ölememe durumu :).

La Vie De Boheme - Aki Kaurismaki (1992)




And içtim tüm filmlerini izleyeceğim :). Yok yok sadece bir başladım bağımlılık gibi bırakamadım :). Bu filmi de çok sevdim. Sanat, bohem yaşam, karakterler, siyah beyaz bir film derken çok güzel bir iş çıkmış ortaya. Bir ressam, müzisyen ve yazarın bohem yaşamı. Aslında bu yaşamın sadece göründüğü kadar havalı olmadığını, zorluklarını göstermesi filmi daha da inandırıcı ve yer yer daha komik yapıyor. Yönetmenin Fransa'da geçen filmlerinden biri. Sadece melodramatik sonunu beğenmedim. Onun dışında çok tatlı çok güzel bir film. Kaçırmayın.

Le Havre - Aki Kaurismaki (2011)




Mülteciler konusunu son iki filminde işleyen Kaurismaki'nin bir üstteki filmindeki Marcel Marx karakterinin başrolde olduğu bu filmde, yine üstteki filmden aynı oyuncuları farklı karakterlerde görebiliriz. Yer yine Fransa adından da anlaşılacağı üzere. Bu filmde birçok mantık hatası var. O kadar filmini izledim ama bu filmdeki kadar hata gördüğümü hatırlamıyorum. Yine de filme kötü diyemem. Müzik kullanımı, mizah, renk seçimi, oyunculuklar güzel ki zaten çoğu Kaurismaki filmlerinden görmeye alışık olduğumuz isimler. Ülkeye kaçak olarak gelen ve Londra'ya annesinin yanına gitmek isteyen bir gencin dramı bu film. Dram dediysem de renkler ve mizahı göz ardı etmeyelim :).

Tabi Kaurismakiler bu kadarla sınırlı değil, birkaç tane daha izledim ama şimdilik bu kadar :). Hala kitap okuyamıyorum, ne olacak benim bu halim bilmiyorum ama yeni seri filmler ve Kaurismaki yazısı yolda :). Yetheer dediğinizi duyar gibiyim ama yetmez :). O Kaurismaki izlenecek :). Mutlu sabahlara uyanmanız dileğiyle <3.
Devamını Oku »

1 Ekim 2017 Pazar

Atıştırmalık #28 (Osmanlı Subayı, The Hot Flushes Bir De Filler ve Çimen)

Bir aydan fazladır okuyamıyorum. Elime kitap asla alamıyorum. Film desen ara ara. Uyumadan önce arada bir iki doz Stranger Than Paradise aldığım da doğrudur. Uzun bir durgunluk döneminden sonra öyle bir hızlılık oldu ki ben bile yetişemiyor sadece kendimi bu akışa bırakıyor başka da bir şey yapamıyorum. Bunların ortası yok mu, bir de ışınlanma icat edilsin (Ne alaka nereden geldik o konuya demeyin yani bana hala gerçekleşmemesi saçma geliyor :/). O kadar şeyi bir anda üst üste yaşadım ve yaşıyorum ki kafam darmaduman oldu. O kafa karışıklığından kalan kırık ve kırıntıların bir kısmı. Umarım sonbaharın üstüne bir de bu yazıyla sizi hüzünlendirmemişimdir ya da boş ver ya üstüne iyi gider :). Kahveler hazır mı?? :).


Osmanlı Subayı - Joseph Ruben (2017)




Bu filmi izlemeyi tercih etmedim, ilgimi çekmiyordu, kısmen izlemek zorunda kaldım. Reklamını çok görmüştüm Haluk Bilginer oynuyor diye, Selçuk Yöntem de var bir iki dakikalık. Çok kötüydü, sıkıcıydı. Daha fazla yorum yapıp zamanınızı almak istemem ben beğenmedim.

The Hot Flushes - Susan Seidelman (2013)




Meme kanserine dikkat çekmek ve bağış toplamak için Brooke Shields liderliğinde lisedeki basketbol takımı uzun yıllar sonra toplanır ve şimdiki lise basketbol takımıyla maçlar düzenlerler. Bu arada yeni eski nesil çatışması, evlilik sorunları, ilerleyen yaş, geçmiş hesaplaşmalar derken birçok tema işlenir. Diğer filmle aynı nedenlerle izlediğim sıkıcı bir filmdi. Her ne kadar farkındalık yaratmak istediği konu çok önemli olsa da film oldukça zayıf.

Filler ve Çimen - Derviş Zaim (2000)




Festivalde ilk ve tek izlediğim film olarak tarihe geçen Derviş Zaim filmi "Filler ve Çimen"'in adı ne güzel değil mi? Ben her zaman bu adı sevmişimdir ama festivale kadar izleme listemde olmasına rağmen bir türlü izleyememiştim. İyi ki gidip izlemişim her ne kadar önden üçüncü sıradan boyun fıtığı başlangıcı hareketlerle izlesem de güzel filmdi.

Filmin oyuncu kadrosunu saysam zaten belli bir kesimi filmi izlemeye ikna ederim gibi çünkü resmen ustalar geçidi. Oyuncularına daha önce bakmadım ama yan rollerin bile usta oyunculardan oluşması beklentiyi hayli yükseltiyor. Ali Sürmeli, Haluk Bilginer, Taner Birsel, Uğur Polat, Bülent Kayabaş, Sanem Çelik, Mesut Akusta, Ezel Akay, Semir Aslanyürek, Teoman. Nasıl haklıymışım değil mi :).

Film şu söz ile başlar; filler tepişir çimenler ezilir. İşte filmin teması, mesajı, adı her şeyi bu sözdür. Hikaye ve anlatım biraz karışık, biraz kafa yormanız gerekecek. Birçok hikaye iç içe ve birbirine bağlı. Derin devlet konusunun işlendiği bu filmde birçok şey anlatılmak istenirken ortalık biraz karışmış ve anlatımda sıkıntılar olmuş. Bazı hikayelere daha çok yer verilebilirdi ama bu bile filmin bir mesajı olabilir, bilinmez. Bu sıkıntılar dışında film adının ve açılış alıntısının hakkını veren bir film. Oyunculuklar çok güzeldi ve müzikleriyle de yüreğimizi dağladığını söyleyebilirim. Filmi izlerken bana birçok yerde Uğur Yücel'in "Yazı Tura" filmini anımsattı. Özellikle şu fotoğraf mevzusu. Tabi bir tek o değil birçok nokta, iki filmi de izleyen varsa yorumlarını beklerim :). Genel olarak güzel filmdi. İyi ki gidip izlemişim. Böyle bir ortamda izlemek de anısı oldu, uzun zaman sonra festivale ucundan kıyısından katılmak da iyi geldi.


Bir de unutmadan, Mabel Matiz'in çok sevdiğim film ile aynı adı taşıyan şarkısı (soundtrack değil) film boyunca hep aklımda film müziği gibi çalıyordu :). Bu da bu yazının damakta kalan tadı olsun, mutlu zamanlar :).

"Hatırlayarak yaşamak boynumuzun borcu ama ölürdün unutmasan."

Devamını Oku »

31 Ağustos 2017 Perşembe

Atıştırmalık #27 (Bozulmuş Ananaslar, Doksanlar Hiphop ve Miss Simone)

Aaa dostlar sonbahar geliyor, nedense çok heyecanlıyım. Büyük hissediyorum :). Canım depresyon hırkalarım, sar sar bitmeyen kalın şallarım, güzel şapkalarım, daha çok yüzüklerim, küpelerim, kapalı ayakkabılarım, gözlüğüm, ne çok sıcak ne çok soğuk hava. Kahvem, kitabım, kulağımda en derin indieler, shoegazeler, dream poplar, biraz da synth poplar, arada gelip giden kapalı hava, dökülen yapraklar, toprak tonları şeyler ohh miss. Her şey bir bütün, sonbaharı ayrı mı seviyorum ne :). Bir de o haber gelse var ya, off tam olacak :).

İlk iki filmi yıllar önce son filmi de haftalar önce izledim. Yıllar önce derken abartmayı severim baya oldu yani ama yıl değil tabi ki :). Üç filmden de memnun kaldım. Güzel filmlerdi.

Fallen Angels - Wong Kar Wai (1995)




Yine bozulan ananaslar, kavuşamayan aşıklar, unutulan ve hatırlanan anlar, beni beğeneni ben ben beğenmem benim beğendiğim ise beni beğenmez durumlar, patlayan silahlar ve etkileyici çekimler. Karşınızda Wong Kar Wai, bu adamı çok seviyorum ama bu film üçlemenin, Chungking Express'in veya Happy Together'ın altında bence. Kötü mü asla, gayet güzel. Müzikler, çekimler, anlatım beni çekiyor ve seviyorum Wong Kar Wai'i (Wong Kar Wai İsmail Yk sözleriyle yaptığım film açıklamasını sorguladı, beni filmlerini izlemekten sonsuza kadar men etti :/).

Dope - Rick Famuyiwa (2015)




Bu filmde dram yazıyor diye erteledim de keşke ertelemeseymişim, ağır dram diye düşünürken açıklamasını okudum ve o kadar da değildir deyip izledim. İyi ki izlemişim güldürdü baya :). Başlarda daha güzeldi sonrası nasıl desem ilk bölüm kadar güzel değildi sanki. Yine de güzel film. Tarzı olan karakterleri filmleri severim. Bu filmde de tema olarak 90'lar Hiphop seçilmiş. Kostümler süperdi, bisikletler de. Lakin daha derin olabilirdi biraz üstünkörü olmuş, o dönemin ruhunu karakterde daha çok görmek isterdim inandırıcılık açısından. Daha iyi olabilirdi ama yine de iyi film kategorisinde anlayacağınız :).

What Happened, Miss Simone - Liz Garbus (2015)




Ben belgesel sevmem çok nadir izlerim ama Nina Simone sevgim bu aralar bir kabardı hakkında belgesel film var mı kesin vardır diye araştırıp bulup izlemem bir oldu. Bayıldım. Zaman nasıl geçti anlamadım. Zaten ödül de almış. Çok güzeldi. Simone'un ikinci eşi ile evliliği ve menajerliği üzerinde en çok durulmuş, ilk evliliğinden bahsedilmiyor, çocukluk yılları ve ailesi sadece müzik ile bağlantılı olarak özetle anlatılmış. Son yılları da yine sonuç olarak özetle karşımızdaydı. Gelişme bölümü kendi röportajları, Andre Stroud ile evliliği, çocuğu ve kariyeri odak noktamız. Konuşmacılar arasında eski eşi ve menajeri, kızı Simone ve sanat yaşamında kendisine eşlik etmiş hayatına dahil olmuş insanlar var. Çok uzun bir belgesel değil. Simone şarkıları eşliğinde hayatındaki tepe noktalarını izliyoruz. En güzeli de onu dinliyoruz. Hiç kolay bir yaşamı olmamış. Irkçılığa, psikolojik ve fiziksel şiddete, ayrımcılığa, baskıya maruz kalmış bir kadın Nina Simone. Ne kadar güçlü bir kişiliği olsa da en sonunda o da bir yerde patlamış. Yazarken bile tüylerim diken diken oluyor. Severler bu belgeseli kaçırmasın, çok detaylı değil ama çok güzel bir film.
Devamını Oku »

17 Ağustos 2017 Perşembe

Atıştırmalık #26 (Citizen Kane, 8 Femmes, İtalyan Usulü Evlilik)

Halo :). Şu aralar hayata tutunma sebebim tuc ile çikolatayı bir araya getirme dahiliğini gösteren o yegane insan ve bu güzel şeyi yarı fiyatına düşürüp stoklamamı sağlayan market (stokta yok). Gerçekten tuc ile çikolata sayesinde tanıştım ama bildiğiniz tuzlu kraker bir de milka çikolatasıyla birleşince hayata tutunmak için adeta bir neden sunuyor :). Uzun zamandır sevdiğim bu çikolatayı indirime sokan o market senin de güzel yüreğini öpüyorum. Tuc-çikolata fikrini ortaya atan güzel insan buradan her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsan tebrik ederim. Evet, bu sevimsiz yaz günlerime bir ışık tuttuğu için bile sevilir :).

Bu aralar milka tuc işbiliği dışında da çok şey atıştırıyorum da hepsini yazasım gelmiyor ama yazsam kendime not olur iyi olur ama üşengeçlik geliyor vazgeçiyorum ya da ayrı yazısını yazarım diyorum sonra kalıyor ama not aldıklarım da var henüz yayınlanmamış. Bu üç film de seçilenler gibi bir şey ama aslında üst üste izlediğim üç güzel film. Not düşmemek olmazdı. Onun dışında Goodreads'ten takip edenler bilir sinema kitaplarına sardım bu aralar, elimdekileri eritiyorum gayet memnunum. Yeni kitaplar da sipariş ettim gelsinler bekliyorum. Telefonum gelirse o zamana bir hikaye serisi de yaparım Instagram'dan, güzel alışveriş oldu gibi :). Onları da hemen okur yorumlarını yazarım hatta belki bir sinema kitapları listesi yaparım bilinmez :). O zamana kadar gelelim üç güzel filme;

Citizen Kane - Orson Welles (1941)




Bu filmi aslında izledim sayılır hakkında çok fazla şey de okudum izledim ama baştan sona böyle hiç izlememiştim. Tabi ki zamansız çok güzel bir film. aklınıza gelebilecek tüm sinema kitaplarında bu filme rastlarsınız zaten. Hepsi de ne kadar önemli ve güzel bir film olduğunu anlatır. Hatırlarsanız "Ed Wood" filminde de Ed hayrandı Welles'e, hatta sahnesi var onunla :). Bir yayımcı devinin hayatı; enleri dipleri. Güzel detaylar var; teknik ve hikayede. Çok güzel film, sinemayla ilgilenen ilgilenmeyen herkes izlesin :).

8 Femmes - François Ozon (2002)




Ozon'dan bir film izledim hem de Isabelle Huppertlı bir taşla iki kuş :). Güzel film güzel. İzlerken bana birçok yönden tiyatroyu anımsattı; müzikal olması, tek mekan, kameraya (seyirciye) oynanan oyun, kıyafetler gibi ki gerçekten oyundan uyarlama. Güzel mi çok güzel. Bir değil iki değil üç değil tam 8 kadının önemli rollere sahip olduğu bu filmin katmanları da anlattığı da tabi ki çok. Filmdeki odak tek erkeğin yüzünün görünmemesi de ayrıca güzel çünkü bu kadınlar hakkında bir film. Bu tarz bir durum Meg Ryan'ın "Kadınlar" diye romantik komedisi vardı o filmde de vardı bu durum, yine güzeldi :). Filmi pek hatırlamıyorum ama ortalama bir romantik komediydi sanırım ki kendisinin çoğu filmini de severek izlemişimdir :). Güzel kafa dağıtmalık filmler :). Neyse "8 Femmes"'e gelirsek, müzik, komedi, suç, gizem hepsi bir arada, bir bakın derim :). "Mon amour Mon Ami" şarkısına özellikle dikkat, benim gibi bu tatlı şarkıyı nereden hatırlıyorum diyenleri yorumlara bekleriz :).

İtalyan Usulü Evlilik - Vittorio De Sica (1964)




Tatlı bir romantik komedi. Bizim eski Yeşilçam romantik komedileri tadında :). Bazı yerlerde kahkahayla güldüm, komedisi de dramı da yerindeydi. Bir çiftin 20 yıllık hikayesi. Adamı seven bir kadın, kadına değer vermeyen bir adam ve kadının intikamı :). İzledikçe zaten kadın karaktere sempati duyuyorsunuz ve içinizden her seferinde kocaman bir oh olsun demek geçiyor adama :). Kafa dağıtmak biraz eğlenmek için güzel bir film.
Devamını Oku »

7 Ağustos 2017 Pazartesi

Atıştırmalık #25 (Lars & The Real Girl, Canistan, Stranger Than Paradise)

Merhabalar. Bu aralar hiçbir şey izleyip okuyamıyorum yoğunluktan bunlar da eski izlediklerim zaten. Bari daha da eskimeden yazayım :). Yazmadıklarım da var, laf aramızda onları çok beğenmedim zaten :). Bu iki film bir kitabı sevdim. Özellikle son filmi çok sevdim. Bir de çok sevdiğim Kara Kule serisinin filmi çıkmış sonunda ama gidebilir miyim bilmiyorum :). Siz gidin bakalım nasıl bulacaksınız. Kitap serisi çok güzeldir :). Okumadıysanız öneririm. Şimdi gelelim son atıştırmalıklarıma :).


Lars & The Real Girl - Craig Gillespie (2007)




Güzel, çok tatlı bir film. Lakin eksikleri çok. Derinlik katamamışlar. Çok iyi film olmasını engelleyen hikayedeki yüzeysellik. Onun dışında güzel fikir güzel film. Oturmuşlar demişler nasıl Ryan Gosling'i çirkinleştiririz; gıcık bir bıyık bıraktıralım, saçı uzasın ama taramasın. Huyu da garip olsun ama yok olmamış, başaramadınız :).

Lars abisinin ve eşinin yanındaki evde kalan içine kapanık, kendi halinde, insanlarla iletişimden uzak bir genç. Yengesinin (Hahaha Ryan Gosling'in yengesi evet :)), iş arkadaşının çabalarına rağmen bir türlü kimseye açılamayan bu naif çocuk bir gün abisi ve eşine yeni kız arkadaşını tanıştırmak istediğinde bu yeni kız arkadaş başta abisi ve eşi olmak üzere çevre halkı da biraz şaşırtacaktır :).

Canistan - Yusuf Atılgan




İncecik yarım kalmış bir roman. Atılgan seviyorum, bir kez daha anladım. Kütüphaneden iyi ki üç Türk yazar almışım çünkü bayadır okumuyordum yerli yazarlardan, onu da özlemişim. Aldığım tüm kitapları da sevdim. Puslu Kıtalar Atlası yorumum da burada, merak edenlere.

Duruşma, yargıç, sanık ve tanık adlı 4 bölümden oluşması planlanan ama son bölümü bitmeden vefat eden Atılgan'ın bu kitabının ilk üç bölümü çok etkileyici. Kalp kırgınlığı ve onun sonucunda Milli Mücadele zamanlarında meydana gelen olaylar dizisi. Atılgan'ın bu kadar az eser vermesi çok yazık lakin bu kadar güzel olmasını da buna borçluyuzdur belki de :/.


Stranger than Paradise - Jim Jarmusch (1984)




Yine bir Jim Jarmusch yine ben. Yine Jim Jarmusch yine siyah beyaz. Yine siyah beyaz yine John Lurie. Yine John Lurie yine güzel müzikler. Yine güzel müzikler ve yine güzel bir film. Yine güzel bir filmve yine Jim Jarmusch. Se-vi-yo-rum. Çokk güzel. Çok sade. Çok anlamlı. Çok hoş. Jim Jarmusch lütfen bir gün siyah beyaz kareli bir masada buluşup kahvelerimizi söyleyip çiçeklerimizi gösterelim. Derin sohbete dalmışken Iggy Pop ile Waits arada gelsin bizi bölsün. John Lurie arasın. İki sohbetin belini kırıp bu olmadı mutlaka tekrar görüşelim diye sözleşelim. Canımsın <3.

Sizler neler atıştırdınız sormayalı, bir iki yorumunuzu alırım :). Çekiliş var burada katılmak istersen, anket var sağ üstte seçmek istersen, hatırlatayım :). Sanatla kalın :).
Devamını Oku »

27 Temmuz 2017 Perşembe

Atıştırmalık #24 (Karayip Korsanları 4, Night on Earth, Arizona Dream, Wild Strawberries)

Karayip Korsanları 4 - Rob Marshall (2011)



Yine aynı Jack Sparrow yine karada başlayan komedi denizde devam eden macera. Penelope'yi de severim sizden iyi olmasın. Bir de Sam Claflin var gamzelerini sevdiğim lakin rolü biraz gıcık olsa da seviyorum kendisini :). (Bangır bangır spoylır ama yani pek de önemli değil bence filmin amacı macera, o süreç zaten o yüzden; neyse spoylır diyorduk) Bu arada keşke son filmde Barbossa ölmeseydi bir kız muhabbeti çıkardılar bu filmdeki Blackbeard'ın iyi versiyonu gibi üst üste yapmasalarmış iyiymiş. Hem Sparrow ile atışmalarını seviyordum ben, neyse gelir belki. Eminim Sparrow'a da gelecek film olmadı sonraki filmlerin birinde bu çocuk muhabbetini yapacaklar dedi dersiniz, hatta bahisleri arttırıyorum kızı oynayacak rol olarak da ya da oğlu :) :). Bir de bu film ara film gibi ben ilk üçten sonra beşi izlemişim yani Bloom'da kalıp Bloom ile devam etmişim :).

Night on Earth - Jim Jarmusch (1991)




Yaa Jarmuch'a bayılıyorum. İzleyince o olduğunu bilmeseniz bile evet onun filmi diyebileceğiniz bir isim. Bu film siyah beyaz değil söyleyeyim :). Beş farklı şehirde beş farklı taksi şoförüyle yolcu alıp evlerine bırakana kadar geçen ortalama 25'er dakikalık sürede biz de onlarla yolculuk ederiz. Cannes listesi hazırlarken bu tarz bir film de vardı seçtiklerim arasında ilginç geldi diye ekledim ama canım Jarmusch böyle bir film yapmış zaten. Yine de o filmi de izlerim çünkü bu fikri seviyorum. Bu filmde de çok sevdiğim "Coffee and Cigarettes" gibi kısa filmlerin birleşimi ve bir ortak noktaları var. O filmde daha çok hikaye var bunda daha az. Yine bazı oyuncular bu filmde de yer almış, Tom Waits müziklerin başında. İlk filmde benim canım tatlım Gene Rowlands var. Çok seviyorum onu, bu filmde de bir güzel arzı endam etmiş. Bayıldım bayıldım kendisine. Filmi de genel anlamda sevdim, hiç sıkılmadan izleyeceğiniz beş farklı hikaye :). Kaçırmayın!


Arizona Dream - Emir Kusturica (1993)



Ayy ne güzel ne güzel film. Bayıldım. Johnny Depp'i her türlü severim de bu filmdeki hali en güzel dönemlerinden biri herhalde, çok iyi :) (şu ömrü hayatında ne güzel işlere imza atmış beee <3).Söylemezsem olmaz :). Tüm oyuncuların da çok başarılı olduğunu söylemek gerek. Filmde dayısının düğünü için yanına dolaylı yollardan dönen genç bir delikanlıyı oynayan Axel (Depp) araba satıcısı olmasını isteyen dayısını kıramaz ve bu işe başlar. Bir haftalığına denemeye karar veren bu karakterimiz sorunları olan bir anne kız ile tanışıp onlarla yaşamaya başlayınca bu bir haftalık süreç tahmininden daha uzun olacaktır. Çok güzel film biraz çatlak, komik ve hüzünlü. Müzikler deseniz söylememe gerek yok, çok güzel. İzleyin!! <3

Wild Strawberries - Ingmar Bergman (1957)



Bergman'dan yaşlılığa bir yorum. O iklimin katılığını üzerinde taşıyan kibar ama mesafeli Borg'un hayatının son demlerindeki hayal kırıklığını, ölüm korkusunu, sevincini, iyiliklerini, insafsızlığını, gençlik aşkını, oğlunu, annesini, gelinini izliyoruz :). Borg birdavet için yola çıkar anılarıyla beraber. Yine güzel bir iş. Bergman'ın izlediğim hiç bir filmine kötü diyemeyeceğim herhalde, demek de istemem. En sevdiğim yönetmenlerden, tavsiye ederim :).

Gördüğünüz gibi ben bu aralar aşırı doz Johnny Depp aldım ki bu hiç iyi değil çünkü gün gelecek filmleri bitecek :(. Yine de o zamana kadar olanlarla sevinebilirim :). Bir de Arizona Dream'deki Depp derim de susarım :). Ya da susmam çünkü konu Depp olunca yaşıma başıma bakmadan fangirl oluyorum :), ama güzel oyuncu :).

Üşengeçlikte dünyanın önde gelen markalarından biri olduğum bu kısa kaçamak yazılardan da anlaşılıyor, iyi alıştım :). Yakında bir film listesi yapayım diyorum ne derseniz :). Bir de sevmek yazısı bu yılın keşfini yaptığım yazardan :). Ohh mis mis :).
Devamını Oku »

24 Temmuz 2017 Pazartesi

Atıştırmalık #23 (The Double, The Butterfly Effect, Source Code)

Ay noldu bize bilmiyorum, kankam Riri yakın dostum Johnny (Depp herhalde Depp oyuncu olan) bu aralar biraz kilo aldık ama söyleyen söyleyene (burada ben de söyledim :')). İnsanların ağzı torba değil ki büzesin, konuşsunlar. Neyse ki kankamızı boşuna Riri yapmadık verdi bir güzel cevap hepimizin yerine. Hayır umursadığımızdan değil, görüyoruz ama eğlencemizi bölmüyoruz manasında. O yüzden konuşmaya devam :).

Ben bu aralar filmlerle bozdum kafayı ama şikayetçi değilim :). Biliyorum ki gün gelecek bu kadar izleyemeyeceğim o yüzden hazır iştahım varken izliyorum art arda filmleri. Hani öğrendikçe cahilliğin artar ya benim ki de o hesap izledikçe izleyecekler çoğalıyor. İzlenecek güzel çok film var ve zaman az. Yine de bu karamsarlığı bırakıp önümüze bakarsak film izlemek güzel şey :). Hele ki güzelse :). Sinemalar da bir hareketlenmeye başladı şu an iki film var izlemek istediğim gidince yazarım :). Gelelim bu yazının filmlerine :).


The Double - Richard Ayoade (2013)




Yine izlenilesi bir film ve yine sevmediğim Jesse Eisenberg. Yine de hakkını yemeyeyim güzel iki karakter canlandırmış. En sempatik bulduğum filmi diyebilirim. Yönetmenin "Submarine" filmini çok sevince, "The IT Crowd"'da izleyip daha da çok sevince bir diğer filmini izlemek istedim ve sevdim. Şöyle ki film kara komedi ve gerilim ama beni sinirden öyle gerdi ki artık duvarları yumruklayasım geldi baş karakterden dolayı. Bu kadarı da fazlaydı ama neyse ki mizahla güzel dengelenmiş bir filmdi. Hatta güzel bir kara komedi.

Dostoyevski'nin Öteki romanından senaryosu yazılmış bu filmde Eisenberg iki karakter canlandırıyor. Biri içine kapanık, naif, sesi çıkmayan vur ensesine al ekmeğini tarzı evden işe işten eve giden Simon James. diğeri de bu kişiliğinin her şeyiyle tam tersi James Simon. Fight Club'ı anımsatıyor değil mi :)? Yavaş yavaş kendisinden yararlanan ve cana yakın kişiliğiyle hızla yükselen James, Simon'ın takıntı derecesinde sevdiği kızı da elinden alır. Simon o kadar içine kapanıktır ki kıza sevdiğini söyleyemez hatta uzaktan evini dikizler ki bu sahne bana Kieslowski'nin "Aşk Üzerine Kısa Bir Film"'ini hatırlattı. Bu benzerliklere rağmen filmin o filmlerden ayrı kendi başına güzel bir hikayesi var. Filmde şöyle de bir güzellik var, hem"Submarine" filmindeki  oyuncular, hatta hepsi konuk olarak yan rollerde oynarlar, hem de dizisi "The It Crowd"'dan canım Chris O'Dowd ve Christopher Morris yine küçük rollerde karşımıza çıkar :).


The Butterfly Effect - Eric Bress, J. Mackye Gruber (2004)




Şu laftan da sıkıldım ama  doğru, yine izlemekte baya geç kaldığım bir film. Bir ara ne çok söylüyordu herkes :). Filmin genel havası "Mr. Nobody", sonu "Looper"'a benziyor :). İki filmde bu filmden sonra yapılmış gerçi ama bence bu filmden daha iyiler :). Film zamanda yolculuk, zamanda atlamalar, paralel evrenler, alternatif hayatlar üzerine bir film. En çok sonunu sevdim :). Yalnız oyunculuklar fena, hiç beğenmedim. Genel olarak da filmin puanını ciddi düşürdüğünü düşünüyorum. Yine de kendini izlettiren bir film, başı sonu tutarlı çok güzel olmasa da iyi film. Benim gibi zamanda atlamalı zıplamalı sıçramalı film severler izlesin :).


Source Code - Duncan Jones (2011)




Güzel bir zamanlı aksiyon filmi. Evet biliyorum zamanında çok sükse yaptı  ve ben yine baya geç izledim :). Bu sefer bilimsel olarak bir bombacıyı tespit etmek amaçlı 8 dakikalık trene dönüşü sağlanan bir askerin bu çabasını izleriz. Yine paralel evrenler, başka hayatlar falan filan. Aksiyonu da var, içinde dramı da var ama abartılı değil o yüzden bence güzel film. Filmde bir şey merak ediliyor ve hiç bekletmeden hemen cevap geliyor :). Sıkılmadan izlersiniz :).

Bu tarz konulu filmleri her zaman çok sevmişimdir. Zaman konusu her zaman ilgimi çeker. Zamanda yolculuk, paralel evren, alternatif hayatlar, zamanda sıçramalar, atlamalar tek kelimeyle bayılıyorum :).
Devamını Oku »

21 Temmuz 2017 Cuma

Atıştırmalık #22 (Robot ve Frank, Fahrenheit 451, Sleepy Hollow)

Ayyyhh yeter, hep atıştımalık hem atıştırmalık yok mu başka yazın senin diyenler oluyordur herhalde :). Lakin yazın böyle akşam üzeri serin havada limonata içmek gibi kısa kısa yazılan bu atıştırmalıklar iyi oluyor sanki :). Önceki gün üç film izleyince de bir yazı daha çıktı :). Yanlış bilmiyorsam günlük film rekorum dört ama ne zaman niyetlensem geçemedim 5. filme. Dün 5 film izleyeyim demedim de öyle söyleyeyim dedim belki yazınca olur :). İzlediklerim genel olarak güzeldi ya da öyle düşünmek istiyorum :). Yine de kötü demeyeceğim hiçbir filme orada tamamız :). Yeter gevezelik hadi yaz filmleri artık diyenler de vardır herhalde o zaman onları kızdırmayalım :).

Yaz Abur Cuburu mimi başlattım, katılmak isterseniz buraya
Öneri Makinesi Yarıyıl Reading Challenge için şu kitabı okusun diyorsan sağ üst köşeye gidebilirsin :).

Robot ve Frank - Jake Schreier (2012)



Frank yaşını başını almış eski tamirci/hırsız. İki evladı olan Frank için anlıyoruz ki hırsızlık bir yaşam biçimi. Onunla yaşıyor veya yaşadığını hissediyor. Alzheimer hastası da olan Frank kısa süreli unutkanlık yaşıyor ve bir anda geçmişten konuşabiliyor. Oğlunun kendisine yardımcı "Robot" almasıyla Frank başta istemese de kendisine ikinci mesleği için bir yardımcı bulmuştur :). Film fena değil başlarda durgundu sonra hızlandı. İyi diyebilirim, değişik bir filmdi :). Sanki baş rolü başkası oynasa daha iyi olur gibi ama yine de fena film değil :).

Fahrenheit 451 - François Truffaut (1965)



Yakın zamanda Godard izledik kankası eksik kalmasın dedim ve bir de Truffaut sıkıştırdım araya :). Bu yeni dalgacıları çok seviyorum :) (Şu iki cümlemi okuyan Yeni Dalga Akımının güzide yönetmenleri ağlıyor şu an). Ray Bradbury'nin güzel konulu ama anlatımı zayıf kitabından uyarlama bu film kendini baştan sona güzel izlettiriyor. İçim acısa da kitap sahnelerinin yakımında gerçek olmadığını düşünmek istiyorum belki de değildir, bilmiyorum. Lakin o Penguin kitapları rengarenk hepsi alevlerde kaldı. Neler yanmadı ki; Anna Kareninalar, Dostoyevskiler, Nietzscheler neler neler. Güzel filmdi, mesajı çok güzel.

Montag! O kadar çok söylendi ki itfaiyecimizin adını yazayım dedim :). Kendisi ateş söndüren değil kitap yakan itfaiyecilerden. Sorgulamadan ne denirse onu yapan terfi almak üzere bir itfaiyecidir Montag ta ki kendisine bir gün komşusunun hiç yaktığın kitapları okudun mu diye sormasıyla. O andan itibaren bir kitap okudum hayatım değişti diyen Montag'in hayatı cidden eskisi gibi olmaz, yakmadan kitap çalmaya devam eder. Okumam gerek çok okumam, karısına beni rahat bırak diyen ve yaşadığı hayatı sorgulamaya başlayan Montag'in iş, evlilik, özel hayatı tümden değişir :).

Şu an aklıma çok saçma bir soru geldi. Bu distopyada yangınları kim söndürüyor peki? Hiç yangın çıkmıyor mu buralarda, biri beni aydınlatsın :).

Sleepy Hollow - Tim Burton




Ayyy çok güzel çok tatlı film. Gotik tatlısı ama 18. yüzyılın 19. yüzyıldan gün aldığı bir zamanda adli tıp alanında çalışmak isteyen bir adet yarı dedektif yarı doktorumuz olunca başsız atlının aldığı canların hesabı sorulacak, nedeni araştırılacaktır. Çok güldüm, çok sevdim. Hem efsane hem cadılık ile harmanlanmış güzel bir suç gerilim polisiye filmi. İşlediği zamandan ötürü de daha çekici. 

Özlemişim Burton Depp'in böyle filmlerini. Keşke diyeceğim de sonra vazgeçiyorum. Acaba Depp kimsenin oynamadığı kadar karakter oynadım, anti kahramanlığı da tattım, şöhretin en büyüğünü yaşadım, yaşım da ilerledi, ben yoruldum sadece çoluğum çocuğumun rızkı çıksın diye oynuyorum mu diyor? Günahı boynuna bilemem ama neden Transcendence? Neyse onu o kadar seviyorum ki bende kredisi yüksek hatta böyle güzel rollerini filmleri izleyince işte Depp diyorum :). Burton'a gelince sen hayırdır yani. Nerede o Ed Wood'la, Makas Eller, Sleepy Hollowlar. Bayan Peregrine'i beğenmemiştim en son. İki kanka beni arada sinirlendiriyorlar lakin seviyorum kendilerini :). (Bu kanka lafı nereden yapıştı bana inanın bilmiyorum, kusuruma bakmayın :/)
Devamını Oku »

16 Temmuz 2017 Pazar

Atıştırmalık #20 (Komik Bir Hikaye, Transcendence, Tree of Life)

Ben atıştırmaya devam :). Bakalım sizler neler atıştırıyorsunuz? Bu filmleri izleyip kitabı okudunuz mu? Ya da bu aralar neler izleyip okuyorsunuz? Yorumlarınızı merakla bekliyorum :).

Komik Bir Hikaye - Ned Vizzini



Yazın rahat kolay okunacak kitaplar listesinde aldığım kitaplardan biri. Filmini ortalama bulduğum bu kitabın kendisini de ortalama buldum. 15 yaşında depresyona giren bir çocuğun yaşadığı sıkıntıları onun ağzında bu konuma nasıl geldiğini ve intihar düşüncesine nasıl takılıp kendi rızasıyla hastaneye yatışını okuyoruz. Craig depresyonda ve ciddi derecede bu yaşamını etkiliyor. Uzun paragraflarla bunu anlatmasında onun neler hissettiğini ve nasıl buraya geldiğini çok iyi anlatmış yazar. (Spoiler başladı) Sonundaki yapay mutluluk ya da umut bana pek inandırıcı gelmedi çünkü diyaloglar baştaki anlatımın aksine oldukça didaktik ve yapaydı. Sonu iyi gibi görünse de karakterinde dediği gibi yaşam bu ne olacağını bilemiyoruz ancak tahmin ederiz. Yine de umutlu bir sonla bitmesi beni sevindirdi.

Öğrendim ki yazar ağır depresyon geçirmiş ve yaşamına son vermiş. Craig'in anlatımındaki bu gerçekçilik buradan geliyor sanırım. Bunu okuduğumda çok üzüldüm ve kitaptaki olumlu sonun yazarda görülmemesi beni çok üzdü. (Spoiler Bitti)

Kitapta çeviri ve isim hataları var. Johnny bir anda Tommy oldu mesela. Onun dışında çeviri tam anlamı karşılamıyor ve kitapta o orijinal addaki (It's Kind of a Funny Story) tadı hissetsek de kitaptaki o komik durumu hissedemedim. Bir çeviride Komik Bir Hikaye diye çevrilince olmamış sanki çünkü komik bir hikaye ile alakası yok. O orijinal adı gibi bir durum var. Hatta ben o kadar bile komik bulmadım, hiç bulmadım. Filmi izlediğim için ne olduğunu biliyordum şaşırmadım ama söylemek istedim :).

Transcendence - Wally Pfister (2014)



Yok ya olmamış. Ortalamanın biraz altı bilim kurgu. Sanki filmi yazanın aklına bir fikir gelmiş (ama dünyanın en orijinal fikri de değil) ve olduğu gibi çekmiş. Ne bir kurgu ne güçlü bir hikaye, yok. Şaşırtmadı ya da güzel dedirtmedi. Öylesine bir film olmuş. Vermek istediği mesajı da öyle alelade vermiş. Başarılı bulmadım, üzgünüm Johnny Depp ama olmamış. Senin suçun yok gerçi de yani niye seçtinse oynamayı daha doğrusu ses dublajını bilemedim. Çok yüzeysel bir film. Konusu da şu; bir çift var kendini bilime, teknolojiye adamış bir de onları engellemeye çalışan bir grup. Yan karakterlerin sadece adı geçiyor hiçbir katkıları yok. Filmde karakterler sanki gruplara ayrılmış ve her grubu göstermelik bir kişi temsil ediyor. Karakter yazımı da sıfır. Galiba kötüydü ya, içimden gelmiyordu kötü demek ama yok yani olmamış.

Tree of Life - Terrence Malick (2011)



Yine izlemekte geç kalınmış bir film. Deneysel bir drama ve bayıldım. Çok güzel olmuş. Kullandığı çekim teknikleri, müziğiyle birleşince daha da etkileyici olmuş. Bana çokça Kubrick'in 2001: A Space Odyssey'ini anımsattı. İşte o karakterin iç çatışmaları, hayatın anlamı, hayatın kendisi, doğa, inanç, elementler her şeyi her şeyi düşündürttü. Çok katmanlı bir film. Bir kere daha izlesem başka bir şeyler çıkarırım herhalde ama yakın zamanda izlemem çünkü çok etkiledi beni. Kısaca sinemayı sevenler hemen izleyin. Bu arada gönül isterdi ki uzun uzun yazayım ama şu an kendimde o gücü hissetmiyorum. Bir gün belki lakin hemen izleyin.
Devamını Oku »

13 Temmuz 2017 Perşembe

Atıştırmalık #19 (Copia Conforme, Sihirbazlar Çetesi 2, Lolito)

Bugün bir hata, normalde yapmayacağım bir şey yaptım ve bir kez daha öğrendim ki yazılı kaynaktan teyit etmediğin sürece bir şey paylaşırken ne kadar araştırırsan araştır iki kez düşün. Çevirmenlik gibi yani kelimenin anlamını bilmiyorsan bir; biliyorsan iki kez kontrol et :). Bu da bugünün dersi oldu.

Copia Conforme - Abbas Kiarostami (2010)




İlk izlediğim Kiarostami, izlemekte geç kaldığım bir yönetmen biliyorum :). Juilette Binoche'yi "Mavi" filminde izlediğimden beri hayranım. Müthiş bir oyuncu, bu filmde de duyguları o kadar güzel geçirdi ki bir kez daha hayran oldum. Bazı insanlar oyuncu olmak için doğmuş ve kime sorsam herhalde Binoche için aynı şeyi söyler. Aklıma Stewart ile başrol oynadığı gelince arada kalbim parçalansa da kendisini çok seviyorum <3.

Bu filmde de gerçek algım alt üst oldu ki sanırım yönetmenin istediği de buydu. Filmde kitabının tanıtımı için gelen karizmatik yazarımızı Toscana'da gezintiye çıkaran Elle'nin bir gününü izliyoruz, İtalya'nın  güzel manzarası eşliğinde.

Sihirbazlar Çetesi 2 - Jon M. Chu (2016)




İlkini sevdiğim bir filmdi. Nedense bu tarz filmler tahmin edilebilir olsa da konusu bakımından beni çeker. Bu film de eğlenceli ve güzeldi o yüzden bana göre :). Ekibimiz yine iş başında ama bu sefer rakipleri var :). İşleri pek kolay değil ama bakalım atlılarımız alınlarının akıyla bu işin altından da kalkacak mı?

Lolito - Ben Brooks




Kitap Lolita kitabının parodisi sanırım o kitabı okumadım ama adı bunu düşündürttü. 15 yaşındaki bir çocuğun sevgilisinden ayrılması sonucu, sanal chat üzerinden tanıştığı kendinden büyük yetişkin bir kadınla girdiği ilişkiyi anlatıyor. Vadettiği kadar gülmedim ya da eğlenmedim ve kitabı bitirdiğimde ee mesaj neydi diye düşündüm ve bulamadım. Belki kaçırdığım bir şey vardı bilmiyorum, okuyanınız varsa yorumunu benimle paylaşırsa sevinirim. Yazın hafif bir şeyler okumak için aldım, gerçekten hafif bir kitaptı ama çok beğenecek kadar eğlendirmedi.

Kurt Vonnegut son zamanlarda çok gördüğüm bir yazardı ve bu kitapta da ismi geçiyordu. Merakım daha da arttı ve sipariş ettim. Bugün geldi, hatta balkabağına dönüşmeden Instagram'dan kargo açma hikayelerimi izleyebilirsiniz :).

Son zamanlarda sizler neler atıştırdınız? Yorumlarınızı merakla bekliyorum :).
Devamını Oku »

6 Temmuz 2017 Perşembe

Atıştırmalık #18 (Yüzbaşının Kızı, Things To Come, Junky, Elle, La Pianiste)

Merhabalar yine kısa kısa son izlediklerim ve okuduklarımdan notlar :). Eksikler var, kendi başına yayın olanlar var hiç yazmayı düşünmediklerim var ama öyle işte :).

Yüzbaşının Kızı - Aleksandr Puşkin




Sahaftan aldığım bir kitap, akıcı hızlı okunan kısa bir kitaptı. Başladığı gibi bitti. Romantizm akımının etkilerinin görüldüğü savaş ortamında bir aşk hikayesi. Fazlaca romantik ele alınan naif bir hikaye. Uzun zamandır da Rus Klasikleri okumuyordum, Andreyiçler, Andreyovskiler falan iyi geldi :). Çok hoşuma gidiyor bu tarz isimleri okumak :). Güzel bir klasik tavsiye olunur :).

Things to Come - Mia Hansen - Love (2016)




Bu aralar Isabelle Huppert'a takığım gibi, filmlerini izliyorum. Huppert; depresif bir anne, başkasına aşık olan bir eş ve çocukları arasında yaşayan bir öğretmeni canlandırıyor. Bir de öğretmen olan sevdiği bir öğrencisi var arada gelip giden. Filmi sevdim ama bir şeyler eksikti sanki, filme bayıldım diyemememin sebebi oydu herhalde. Çok iyi film, güzel ama bir şey eksik daha bulamadım :). Benim huysuzluğum da olabilir bilemiyorum :). Yoksa güzel film. En çok park, çimen, yeşil gördüğüme sevindim bir de çok sevdiğim Fransız evlerini, iç dizaynını. Kitaplar da filmde yan rolde ki okuduğu kitaplar benlik olmasa da kitapları her karede görmek güzeldi. Müzikler de güzeldi. Huppert'a laf söylemek olmaz zaten çok iyiydi hele ki birkaç yerde beni de ağlattı ve özellikle bir yerde vauv dedirtti :). Muzaffer'in önerdiği filmlerdendi ama gitti yine beni duygusallaştıran bir film seçti iyi gelecek diye :). Gelmesine geldi de yine bir burukluk bıraktı :). Teşekkür ediyorum kendisine, önerilere devam. Onun film yorumları paylaştığı güzel bloguna gitmek isterseniz de burada :).

Junky - William S. Burroughs




Ayy ne umutlar ve beklentilerle okudum da sonra bitsin diye dua ettim. Sevemedim, sevenlerinden özür dileyerek. Beat kuşağı severim ama bu kitap beni sıktı. Yazara kesinlikle bir şans daha vereceğim ama zaman geçtikten sonra ancak herhalde. Bu kitap bir eroinmanın günlüğü gibi. Arada bazı tespitler var beni etkiledi ama çok düz bir anlatıma sahip. Kolay okunan bir kitap.

Elle - Paul Verhoeven (2016)




Off off of ki ne of. Valla abartıldığı kadar var. Huppert'ten nefis bir oyunculuk, güçlü bir hikaye, gerilim dozu çok iyi. Yani ne kadar övgü varsa sıralayabilirim. Almodovar tadında bir gerilim filmi hissettim. Sonu biraz düşündürttü ama gayet güzel gerilim filmiydi. Film baştan sona rahatsızlık verici uyarmadı demeyin.

La Pianiste - Michael Haneke (2001)




Uzun zamandır psikolojimi bu kadar bozan bir film olmamıştı. "Elle" de etkiledi gerçi ama Haneke yine farkını konuşturmuş. Huppert annesiyle yaşayan orta yaşlarında annesinin baskı ve kontrolünde yaşayan bir kadını canlandırmış. İnsan taştan değil ya onun da bastırılmış duygularının dışa vurumunu yine rahatsız edici biçimde bizlere gösteren Haneke'nin önemli filmlerinden. Bu film bana belki okuyanınız vardır "The Beauty Queen of Leenane" oyununu oldukça anımsattı. O da çok güzel bir dramadır. Haneke'nin Huppertli son filmi yine beni heyecanlandıran filmlerden, çıksa da izlesek :).

Huppert'in bu üç filminde de çokça ortak özellikler var. Anne kız problemleri, anne sorunları hatta çokça ön planda. Bir şekilde birbirine benzeyen karakterler. Bir de sanki "Elle" ve "Things to Come"'daki karakterleri birleştirsek ortaya "Piyanist" filmindeki karakteri çıkar gibi :), ne diyorsunuz? Huppert bu rollerin altından ustaca kalkmış ama "Piyanist" ve "Elle"'deki karakterler gerçekten etkileyici özellikle ilkinde. Bana önerebileceğiniz başka Huppert filmi varsa önce onları izleyeyim :).

Siz bu aralar neler atıştırdınız? Yorumlarınızı merak ediyorum :).
Devamını Oku »

25 Mayıs 2017 Perşembe

Atıştırmalık #17 (Bir Android Parodisi - P-Android Paranoid)

Blade Runner - Ridley Scott (1982) - Bıçak Sırtı


Ayyy çok sıkıldım. Uzun zaman sonra film izleyeyim dedim, kitabını okudum filmine bakayım dedim bakmaz olaydım. Kitapla filmi karşılaştırmıyorum bile, filmi kendi içinde değerlendirip şöyle özet geçeyim. Bir baş kahramanımız var, dünyayı androidlerden koruyor ama çok da havalı hani ben mesleğe geri dönmem ayaklarında özgürüm ben diye takılıyor sonra şefi ikna ediyor sana ihtiyacımız var, sen keskin nişancısın (blade runnersın) kendine gel diyor kabul ediyor ve başlıyor android avına. Böyle karışık kuruşuk oradan oraya geziyor buluyor imha ediyor derken, bir androide de aşık olmayı ihmal etmiyor. Android bunun için başka android öldürüyor falan bildiğiniz gibi değil büyük aşk :). Sonra ev androidiyle mutlu dışarıdaki kötü androidlere karşı savaşan polisimiz baya badireler atlatıyor işte. O arada onlar kaçıyor, yaratıcılarını bulup "sohbet ediyorlar" sonra işte kötü emellerine alet ediyorlar iyi insanları derken meğersem onların ikisi de birbirini seviyormuş bak sen androide. İnsan olmuş da aşık da olur, sevdiğinin ardından ağlarmış. Bu nexus 6 (android son sürümü) bir harika dostum. Sen duygu testi yap insan çıkmasın ama sevdiğinin ardından gözyaşı döksün. Başlarım öyle teste ben, sen koy en sevdiğini karşısına bak nasıl insanlık yapıyor. O zaman anlıyor musun aradaki farkı, koy koy ama yok o teste göre insan çıkmalı ki ilk testten sonra önemi kalmıyor zaten filmde de. İmha etmek için dayandıkları testi de öyle başta tanıtım amaçlı gösteriyor. Sonrası keskin nişancı süper kahramanımız gözlerinden tanıyor androidleri, test falan hikaye insanlık öğretiyor resmen. Öğretemezse vay haline. Zaten bu androidler çok zeki, anlayan anlıyor bak ev androidine.

Bir de sonu var ki bak anlatayım nasıl tanıdık gelecek sene 1982 hala Hollywood aynı, değişiklik olmamış o zamandan bu zamana. Zamanda ileriye gitmişler ama polis süper kahraman hikayesinin ötesine geçememiş. Zaten şu anda da ileri gittiği söylenemez pek. Neyse olay mahaline tekrar dönelim. Şimdi gece, böyle açık alan alengirli yerler yani ben deyim kule sen de binanın 464854854. katı. Öyle yüksek. İyi adam nasıl olduysa bir anda kurban oldu, ava giderken avlandı avlanacak nedense yine de en zor yerlere gidiyor. Yani o öldürmese kendi kendini öldürecek, tutana aşk olsun. Büyük adam o insan o akıllı olsun herkes, o öldürülmez ölür; seçilmez seçer; kovulmaz istifa eder öyle biri o sipirmin o. Yalnız hava şartları da tabi ki bol sulu, yağmurlu zemin kaygan yani. Gerekli ortam yavaştan hazırlanıyor. Kötü adam bu sefer iyiyi kovalıyor onu tekrar hatırlatalım o önemli ama bir farkla. O nasıl bir yiğittir ki resmen varlığıyla insanlık dağıtıyor kahramanımız, en azılı androidi bile insana çeviriyor. Nedenini ve nasılını anlayamadığım niyesini sorgulamadığım göğsü bağrı açık haldır huldur çorap, ayakkabı ve boxer üçlüsüyle uluyarak peşine düşen kötü android nasıl oluyorsa afili sözlerle insanlık dersi veriyor bu kahramanımıza bir de hayatını kurtarıyor. Hey yavrum hey siz bilmezsiniz o ne insandır o onu bir gören andriodliğini unutur en insandan daha insan olur anlamazsınız. İşte öyle bir kahraman bu Decker ama ismin önemi yok zaten, sen de süpermen ben diyeyim spaydırmen (sevdiğim nadir herolardandır not düşeyim) öyle yani. Özel gücü ne derseniz kaç satırdır ne anlatıyorum insanlık insanlık insanmen o insan! Çevresine öyle bir insanlık yayıyor ki 100 metre insanlık 50 metreden yakını direkt insan oluyor. Engel olamıyor artık hangi androide denk gelirse. İyi adam iyilik saçıyor. İşte sonunda da kötü android bunu çok güzel kurtardıktan sonra afili sözlerle ebediyete kavuşuyor, bir süre önce yaratıcısını ve masum bir adamı acımadan öldüren adam insanmene gelince dalgalanıp duruluyor, dedik ya adam insanlık saçıyor sen yaklaştıkça insanlığı da aşıp daha üst mertebelere yükseliyorsun, iyilik saçıyorsun. Artık kötü olmayan eski kötü androidimiz de böyle gitti androidlerin güzel dünyasına. İyilikle. İşte sonunda da zaten ev androidiyle uzak diyarlara iyilikler ülkesi, androidlerin insan insanların androidlik dersi verdiği güzel diyarlara doğru yol alıyorlar. Ne diyelim onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine. Biri insanmen diğeri ev androidi olunca (kendisinin 4 yıl gibi sınırlı süresi var ama olsun) birbirlerinin açıklarını kapatıp mükemmel bir çift olarak hayatlarını iyilik saçıp androidlerin elektrikli koyun değil insanmen düşlediği diyarlara yol alıp mutlu sona ulaşıyorlar.

Her zaman derim siz karar verin diye de yok ya, izlemeyin bu filmi. Hayır bunca yıllık android izleyicisiyim yok önermiyorum; gidin Bergman olmadı Jarmusch biraz da Burton falan izleyin. Daha güzel android, yapay zeka filmleri var onları izleyin. Bir de kitap okuyun, kitabı daha güzel :). Bu da böyle bir yayın oldu, geldi durduramadım ama eğlendim de. Biraz saçmaladım, abarttım lakin eğlendim. İnsanmen değilsek de bir parodimen olma yolunda ilerleriz belki kimbilir. Hayır çevremizde şöyle insanmenler vardı da biz mi olamadık? Yoktu olsaydı şöyle bize de verseydi biraz, artık olduğu kadar. P- androidlik ile idare edeceğim bir süre olmadı paranoidlik ne güne duruyor :). İnsanlıkla kalın :).


Radiohead - Paranoid Android

Devamını Oku »

22 Mayıs 2017 Pazartesi

Atıştırmalık #16 (Ortalama Film ve Kitaplar)

Anarşist Bir Film Teorisi - Nathan Jun




Kitap değil makale desek daha doğru olur. Üç bölümden oluşan küçücük bir kitap, fotoğrafa aldanmayın :). Şuradan okuyabilirsiniz, fuardan aldım. Son bölüm hariç pek beğenmedim, hatta son bölümü de pek beğendiğim söylenemez, fena değildi. Yüzeysel geldi bana. Öyle yani :).

One, Two, Three - Billy Wilder




Yine ne sevip ne sevmediğim bir film. Başrol oyuncusu harikaydı onu belirteyim de bir baştan. Genel anlamda güldüm mü evet çok mu hayır. benim için ortalarda, vasat diyebileceğim bir film. Sunset Bulvarı'ndan beri pek barışamadık yönetmenle bir de Some Like It Hot'ı severim onu şuradan okuyabilirsiniz. Garsoniyer'e de çok gülmedim buna da ama bu Garsoniyer'den bir tık daha komik olabilir. Yine de ne izleyin derim ne de izlemeyin :). Müziği çok güzeldi bir de :).

Birinci Kötü Adam - Miranda July




Goodreads'te 3 verdim ama tam üç buçuk olduğundan dörde elimin gitmediğinden :). Miranda July'nin filmlerini severim o yüzden kitabını da okumak istedim bence çok özel bir kadın. Eksantrik filmlerini tanımlamak için güzel bir kelime bence, kitabı da öyleydi. Bu kitapla Lena Dunham'ın kitabıyla internet alışverişimde beraber aldım ve sonradan fark ettim ki ikisi yakın arkadaş ve birbirlerinin kitapları hakkında yorum yapmışlar. Bir eyvah dedim eğer Dunham'ın kitabı gibiyse diye ama türleri bile farklı zaten. Ki Miranda July geçmişim var ve sevdiğim bir isim. Kitap da akıcı ve güzeldi. Lakin bazı yerler çok eksik, kesik kesikti. Başta o eksantriklik daha çok hissedilse sonradan kayboldu ve sonunda hiç tahmin edemediğim bir yere gitti kitap. Yine de kendini okutturdu hem de merakla. Bu kitapta ortalamanın bir üstü. July'nin diğer kitapları da umarım orijinal kapakla basılır buradan fuarlarda indirim yapmayan Everest'e sesleneyim :).

Genel anlamda vasat şeyler okuyup izlemişim bu yayında. Güzelleri sonraya sakladım, sırasıyla gelecek :). Siz neler atıştırıyorsunuz bu aralar? Bu kitapları okunuz mu, filmi izlediniz mi? Yorumlarınızı merakla bekliyorum :). Sanatla kalın <3.
Devamını Oku »

11 Mayıs 2017 Perşembe

Atıştırmalık #15 (3 Film)

Bir şey diyeceğim nisanda o kadar film izlememiş o kadar izlememişim ki, bu ay açığı kapatayım dedim ama zor yetişirim çünkü o kadar izlememişim yani. En azından bir iki dizi bitirdim bu da bir şey. Yine son zamanlarda izlediğim filmlerden kısaca derledim, bakalım siz hangilerini izlediniz? :).

Silence - Martin Scorsese (2016)




Ayy ne reklamı yapıldı ne, ben de dedim eksik kalmayayım, izleyeyim denk gelirsem hala izlemedim demem diye :). Yani sondaki bir diyalog hariç benim ilgimi çeken bir film olmadı. Tarihi filmleri sevmem zaten genelde bu filmi de sevdim diyemem. Yine de hristiyanlık, yahudilik, müslümanlık, budizm ya da başka bir din fark etmez; herkesin özgürce inancını istediği gibi yaşayabildiği bir yer istiyorum. Sanane ondan bundan herkes kendine baksın. Bu filmdeki işkenceler; fiziksel ve psikolojik gerçekten çok zor.

Rear Window - Alfred Hitchcock (1954)




Valla bu adamı seviyorum, çok iyi :). Canım Hitchcock seyretmek istiyor arada mesela bazen Godard izleyesim gelir onun gibi. Neyse ki ikisinin de bolca filmi var :). Bu filmde de bacağı kırılan baş karakterimizin sıkıntısını gidermek için internette dolaşıp netflixten dizi izleyemeyince tiyatroya taş çıkartan komşularının hayatlarını arka pencereden izler ve şüpheli bir durumla karşılaşır. Zaman zaman sevgilisi, hemşiresi ve dedektif arkadaşından yardım alarak bu şüpheli durumu çözmeye çalışır. Yine gerilim ve komedinin dozu beni kendine hayran bıraktı. Yine iyi bir çocuk olursanız yönetmeni bu filmde de görebilirsiniz :). Söylemeden edemeyeceğim Grace Kelly'nin zarafeti, güzelliği ve moda anlayışı gerçekten müthişti :).

The Man From Earth - Richard Schenkman (2007)




Coherence'ı izlediniz mi bilmiyorum ama o tarz bir film. Bence Coherence bu filmden daha iyiydi gerçi ama bu da güzel. Böyle birkaç akademisyen, arkadaşlarının aniden işini bırakmasını merak ederken gitmeden bir veda kutlaması yapmak isterler ama arkadaşlarının gidiş nedeni onları başka dönemlere götürecek, birçok konuyu konuşacak ve sorgulatacak, geçmişten merak ettikleri soruları sorup beyin fırtınası yapacaklar. Oturduğun yerden bilim kurguyu çok yaratıcı buluyorum ve bu zaman kavramı resmen kafamızda, hiçbir alet edevata gerek yok, bir buçuk saatliğine her şeyin mümkünatına inanıp sohbet edebiliyorsunuz işte. Daha inandırıcı olabilirdi bence, yine de gerçekten ilgili akademisyenlerle bilim kurgu yazsak nasıl olurdu diye düşünce aşamasını yazsan ve filme alsan böyle olurdu herhalde ama güzel, izleyin yani :)

Devamını Oku »

24 Nisan 2017 Pazartesi

Atıştırmalık #14

Kendini Tutan Su - Yalçın Tosun




Yazarın öykülerinin hayranıyım. En sevdiğim yazarlardan bknz. Ben şiirden pek anlamam ama bu kitap ortalamaydı bence. Güzel şiirler de var olmayanlar da. Kişisel bir şey bu şiir olayları da zaten. Ben başka diyarlara dalarım o hiçbir şey anlamaz ki genelde şiirde "o" ben oluyorum :).

Paterson - Jim Jarmusch





Jarmusch film yapar da ben sevmez miyim? Bayılırım bayılır. Çok güzel olmuş, zaten Adam Driver genelde sinir bozucu rollerde oynasa da bir severim bu adamı. Bu rolde de çok iyiydi yine sevdim. Cool ve entellektüel bir duruşu var filmlerinde de genelde o tarz rollerde izledim. Bu sefer de otobüs şoförü ama şiir sevdalısı, teknoloji sevmeyen, kendi halinde bir adam. Şiirlerini okuma şansına hatta okuma ve dinleme şansına film boyunca erişiyoruz. Filmde gördüğümde beni mutlu eden şey, Paterson'ın yolcularından ikisinin Wes Anderson'ın sevdiğimiz filmi Moonrise Kingdom'ın iki başrolünin olmasıydı :)  Çok güzel bir sürprizdi, Bir de ben bu çift kadar sakin bir ikili görmedim :). Sade, sizi sıkmayan güzel bir film. Ben çok sevdim filmi, size de tavsiye ediyorum :).

Bildiğin Kızlardan Değil - Lena Dunham




Bu kitabı merak edip aldım ama neden merak ettim bilmiyorum :). Etmesem de olurmuş, adı ilgi çekici, yazar da aynı şekilde, çizimler de çok güzel ama istediğimi alamadım. Daha derinlikli, mizahi bir kitap bekliyordum ama ikisi de yoktu. Bir de bildiğin kızlardan değil diyor ama ne kadar kitapta bunu destekliyor emin değilim :/. Yine de bir şekilde merakım gitmiş oldu, en azından fikrim var kitap hakkında :).
Devamını Oku »

7 Nisan 2017 Cuma

Atıştırmalık #13

Berlin Üzerindeki Gökyüzü - Wim Wenders (1987)




Fragmanını izlediğimde tekrardan izleyesimin geldiği bir film :). Müziğiyle, tekniğiyle, anlattığıyla şiirsel bir film sunan Wenders'ın bu filmine göz atmanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Alman dışavurumculuğu ve şairane gerçeklik akımlarından etkilenilmiş bir film. İzlerken aklıma sevdiğim bir film olan "City of Angels" geldi ve nihayetinde bu filmin yeniden yapımı olduğunu öğrendim. Birkaç yeri alması dışında bu filmi izledikten sonra anladım ki Melekler Şehri bu filmin ucuz bir kopyası. O filmin de hakkını yemek istemiyorum ama çok abartılacak bir film değil, sanat eseri de değil. Güzel seyirlik bir film. Hollywood işine gelen temaları alıp başka bir film yapmış her ne kadar fikir aynı olsa da biri sanat diğeri seyirlik olmuş. Demek ki neymiş niyet önemliymiş :). Bu filmde felsefe, şiir, varoluşsal sorunlar ön planda. Savaş sonrası Almanya'sı var. Dışavurumculukta oradan geliyor zaten. Müzikleri harika. Nick Cave ve Zülfü Livaneli'yi beraber dinleyebileceğiniz bir soundtrack'e sahip. Onlar dışında da çok güzel şarkılar, müzikler var. Yine ilk yarıda yavaş yavaş ilerlerken ikinci yarıda iyice açılan bir film var, diğer film "Paris, Texas" de yavaş gelip hızını arttıran bir film vardı. Bu gidişle ben Wenders filmlerine devam edeceğim sanırım :).

Oz: Kansaslı Dorothy - Adam Fawer



Bu kitabı yarım bırakalı baya oldu aslında. Şöyle ki aşırı sıkıldım, öyle böyle değil zor dayandım böyle yarısına kadar. Oz Büyücüsü'nü de şu malum meydan okuma vesilesiyle okumuştum :), bu kitap da onun aynısı sadece yetişkinler için olanı. Hani biraz mizah olsaydı bari okusaydık o da yok. Sıra sıra ilerleyen olaylar aynı sadece yaş ortalaması yükselmiş, başka da kendini okutturacak özelliği olmayan bir kitaptı. Hemen takasla da değiştirdim ama hani şurada bahsettiğim olay vardı ya ilk kez başıma gelen o kitap bu kitaptı. Fawer'ın kitaplarını zamanında okumuş, Olasılıksız'ı çok, Empatiyi'de normal beğenmiştim. Bu kitabı da D&R'da okuyamadığım dönemde hafif bir kitap okumak için alıp tekrar okuma hızıma kavuşmak için aldım ama pek istediğim amaca hizmet edemedi :).

Ölüm Pornosu - Chuck Palahniuk




Uzun zaman sonra ilk kez iki film değil iki kitaptan bahsedeceğim :). Bu aralar da okuduğum bir dönem bir de ikinci mini dizimi bitirmek üzereyim hepsinden sırası gelince bahsedeceğim. Bu kitabı ukitapta takasla edindim. Yazarı "Dövüş Kulübü" filminin kendi kitabından uyarladığını öğrendiğimden beri okumak isterim. İlk bu kitabını okudum. Akıcı bir kitap, ünlü aktörler hakkında ilginç bilgileri de bulabileceğiniz 4 farklı karakterin gözünden anlatılan bir dünya rekoru denemesine şahit oluyoruz. Adından anlaşılacağı gibi bu porno ile ilgili bir rekor ve önceki rekorlardan da bahsediliyor. Kitap bence ortalamaydı. Beni şaşırtan yerleri de oldu, üzen yerleri de. Yeraltı edebiyatından bir göndermeyle başlayan bu kitabın karakterlerini de porno dünyasından seçmesi şaşırtıcı değil. Bir de ben adını bu kadar gerçekçi olarak düşünmüyordum aslında, yani metafor ya da ne bileyim bir sanat olayı sandım ama değilmiş :), öyle de bir şaşırdım :). Etkileyici bir kitaptı, ben yazarın diğer kitaplarını da merak ediyorum.

Devamını Oku »