manevi değer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
manevi değer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ocak 2026 Cuma

Manevi Değer - Joachim Trier (2025)

Nefis, nefis bir film. Görsel olarak, içerik, senaryo, kurgu, oyunculuk, sountrack her şey her şey çok güzel. Trier yine çok güzel bir iş çıkarmış. Kendisinin fanıyımdır zaten; Oslo,31 August en en sevdiğim filmi, Dünyanın En Kötü İnsanı'nın evimde posteri var ve tam karşımda hatta ona bakarak yazıyorum. Bu film de yine beni çok etkiledi. Kısa yorum yazacağım diye başladım bir sayfa olunca da ayrı bir yayına geçtim mecbur.

Uzun yıllar sonra ölen annelerinin taziye evine gelen baba Gustav, iki kızı Nora ve Agnes'in yanına gelir. Daha ilk görüştükleri andan o gerginlik, merak ve özlem hissedilir. Yokluktan sebep bir sürü soru hatta hesap sormak istersin ama susup hiçbir önemi olmayan şeylerden konuşursun ya burada da birçok sahnede aynı böyle bastırılmış duygular, söylenmemiş sözler ve patlamaya hazır bir öfke var. Bu filmde benim en çok dikkatimi çeken şey duygulardı. Hangi duygu varsa onun karşılığını sözler olmadan bile görsel olarak hissetmemiz tam karşımızda somut şekilde görmemizdi. Filmi izlemedim de hissettim sanki, tüm o hayal kırıklıklarını, beklentiyi, soruları izlemedim de okudum karakterlerin yüzünden. Film bittiğinde de ilk duygularım konuştu. İlk düşündüğüm şey de bu film hakkında ne düşündüğüm değil de ne hissettiğimdi. 

Film Nora'nın panik atak sahnesiyle açılıyor. Nora tiyatro oyuncusu ve Agnes kardeşi ise tarihçi. Babaları Gustav yönetmen ve uzun yıllar anne ve kızları uzaktan izleyen var ama yok olan bir baba. Bunca yıl sonra Nora'ya senaryosunda başrol teklifiyle geri döner. Sanat camiasında önemli bir yeri olan ama 15 yıldır film yapmayan ve festivallerde filmleri retrospektif olarak gösterilen Gustav, tiyatroyu sevmiyor ve sığ gördüğü hiçbir yapımı izlemiyor. Dizi ve tiyatro oyuncusu kızı Nora oynasa bile bir kere bile sonuna kadar kızının içinde yer aldığı bir yapımı baştan sona izlememiş. Küçümsüyor ve bu filmin Nora'nın kariyerinde önemli bir yere sahip olabileceğini söylüyor. Bunca yıldır görüşmek konuşmak için hiçbir çabada bulunmamış ve yalnız bırakılmış Nora'nın bu teklife tepkisi olumsuz olur haliyle. Geçmiş ve  şimdi iç içe, biz de bu ailenin yaşamlarına şahit oluruz.

Yazının bundan sonrası spoiler içerir;

Babalarının yeniden dönmesi iki kardeşi derinden ama farklı etkiliyor çünkü Gabor Mate'nin de dediği gibi "Hiçbir çocuk hiçbir zaman aynı ailede, aynı ebeveynle büyümez. Ortanca çocuk ne büyüğün sahip olduğu saygı ve otoriteye, ne de küçüğün tatlılığına ve sevimliliğine sahip olmaz." doğal olarak hiçbir çocuk da hiçbir olayda aynı tepkiyi vermez. Bu filmde de büyük kardeş Nora babasına karşı daha asi ve çatışmaya müsait iken küçük kardeş Agnes ise çatışmaya sebep olacak en ufak konuyu bile; annelerinin evine ne olacağı gibi, ablasının sormasını talep edip araya ablasını kalkan gibi koyarak bu çatışmanın ihtimalinden bile kaçıyor. Erken yaşta baba evi terk edip anne yalnız kalıp dağılınca ailede eksik kalan tüm yükleri Nora üstlenmek durumunda kalır. Baba döndüğünde de otoriteyle sürekli karşı karşıya kalmak zorunda kalan Nora, bunlarla yaşamı boyunca başa çıkmakta zorlanır. Hikaye Nora'nın oyun öncesi panik atağıyla başlar zaten. Yeğeninin doğum günü partisinde yine yıllardır içinde biriktirdiklerini söyleyemediği babasını görünce suçlayıcı sözler ağzından en sert şekilde çıkıverir. Bu esnada önce kardeşi onu susturur, sonrasında da babasının kendisiyle alakalı en ağır yorumlarına maruz kalır. Öfke aslında hayal kırıklığı, üzüntü ve kırgınlığın maskesidir. Büyük kardeş tüm bu sorumlulukları taşırken küçük kardeşin de sözlerinin ve kararlarının değerini hissettirmesi için sesini yükseltmesi gerekir. O fikri alınacak değil fikri uygulayacak kişidir. Babasının ona sormadan Agnes'in oğluyla filminde oynamasına karar vermesi gibi. Babası kendisine danışma gereği bile duymadan torunuyla filmde oynayacağına dair konuşmuştur ve Agnes de orada artık sesini yükseltir. Ciddiye alınmak için çaba harcaması gerekiyordur. 

Filmde yaşlılık ve bağımlılık da üzerinde düşünülmesi gereken konular. Gustav alkol bağımlısı ve en sonunda hastanelik olacak kadar çok içiyor. Alkol eskiden beri duygularından belki de sorumluluklarından kaçınmak için kullandığı bir şey olduğunu anlıyoruz kızı sen alkoliksin dediğinde. Bugünün babası aslında geçmişte annesinin çocuğu ve annesinin trajik bir geçmişi var. İki sene hapishanede işkence görmüş ve oğlu daha ilkokuldayken intihar etmiş. Gustav'ın en hazmedemediği ve dışa vurduğu kırılganlığı yaşlılık. 15 yıl sonra film yapmaya başlayınca yeni görüntü yönetmeni ilham panosu gönderdiğinde, eski arkadaşının yürümek için artık bastona ihtiyaç duymasında, arkadaşlarıyla konuştuğunda, içilen kadehlerin sonunda hastalanıp acı çektiğinde yaşlılık da onun hissettiği ve artık görmezden gelemediği bir durum olarak karşısına çıkıyor. 15 yıl önce 55 yaşındaydım diyor. Bu kabullenemeyiş yürümek için bastona ihtiyaç duyan bir arkadaşı olan saygı duyduğu bir meslektaşını bile çevresinde görmeye dayanamadığında ortaya bir kez daha kaçınılmaz olarak çıkıyor. 

Gustav'ın senaryosunu okuduğunda Agnes bu filmin ablası hakkında olduğunu düşünür. Gustav'ın annesinin intiharı ve büyük kızının hayatıyla iç içe geçmiş bu senaryoda kızının oynamasını istemesi tesadüf değil çünkü bu kişisel bir yerden yazılmış bir senaryo. Amerikalı bir oyuncu kızının kabul etmediği rolde oynadığında Gustav'ın içine sinmez, karakterler İngilizce konuştuğunda içine sinmez ve sürekli bir şeyleri değiştirir. Bu senaryo onun annesiyle, ana diliyle, büyüdüğü ve büyüttüğü eviyle, ailesiyle alakalıdır. Kişiseldir ve senaryodaki çocuk rolünü torunu baş karakteri ise kızı oynamalıdır. Sonunda da Amerikalı oyuncu artık bu senaryonun bir parçası olmak istemez. 

Gustav, Amerikalı oyuncu Rachel Kemp ile röportajlara gittiğinde, menajerleri tarafından bunaltıldığında kurtarıcısı hatta koruyucusu baba figürü olur. Kızlarından esirgediğini bu genç kıza gösterir. Sorumluluk sahibi olmamasından dolayı mı kendi dertlerinden dolayı mı bilinmez Gustav yönetmen olarak ne kadar başarılıysa baba olarak o kadar sınıfta kalmıştır. Agnes ise hem kızı hem oyuncusu olma deneyimini yaşamış biri olarak bu üzücü farkı Gustav'ın yüzüne vurduğunda Gustav da suçluluğunu yine içkiyle bastırır. Agnes oyuncu olarak babasının göz bebeği iken kızı olarak babasının gözünde bir hiç olduğunu hissetmiştir. Yeri başka bir oyuncu ile her zaman doldurulmuş ve baba figürü hayatında hep eksik kalmıştır. O oyuncu olmak istememiş babasının kızı olmak istemiştir. 

Filmin belki de en çarpıcı sahnelerinden biri Nora ve Agnes'in diyalogudur. Nora babasının gelmesinden bir süre sonra işe gitmez, telefonları açmaz ve kardeşini merakta bırakır. Agnes ise Nora'nın evine gidip onu kontrol etmek ister. Filmde birkaç kez daha Nora'nın bu cevapsız hali Agnes'te büyük endişe yaratır ki bu diyaloglarında da aslında sebebini öğreniyoruz. Nora intihara meyilli ve daha önce bunu denemiş biridir. Agnes endişelerini paylaşırken Nora ile senaryo ve aile ilişkileri üzerine konuşmaya başlarlar. Nora kendisinin sorunlu, kardeşinin ise aile kurup daha "normal" bir hayat sürdüğünü düşünüyor ve nasıl böyle olduğunu soruyor. Agnes'in cevabı ise çok basit; ben büyürken yanımda sen vardın. Babaları onları terk edip gittiğinde anneleri çöktüğünde Agnes'in sorumluluğunu ve ebeveynlik görevlerini bir diğer çocuk Nora üstlenmiştir. Kardeşine sevgi ve güven verirken kendisinin ebeveyni yoktur artık o ebeveyndir. Unutmayalım ki Nora da hala bir çocuk belki ergen ve sevgiye bakıma ve ebeveyne Agnes kadar ihtiyacı var. Biri ablanın ailedeki rolünü değiştirirken diğeri anne ve babanın yerine kimseyi koyamadan büyüyor. İşte belki de en çok bu yüzden aynı evde büyüyen kardeşler birbirinden farklı şekilde büyüyor.

Filmdeki en büyük metafor da evdir herhalde. Filmde ev bir karakter kadar başrolde. İçinde birçok ailenin fertlerini barındırmış, birçok acı ve mutluluğu taşımış yıllar boyunca tüm ailesine ev olmuştur. Gustav da filmi için evine dönmüştür. 

Nesiller boyu süren aile bağları, travmaları ve sevgisi iç içe geçmiş bu filmde. Hepsi gerçek ve hepsi bizi kendimize dönüp duygularımızla yüzleşmemizi istiyor sanki, yalnız değilsin diyor. Bu sadece Gustav, Nora ve Agnes'in hikayesi değil, bir babanın, annenin ve çocuklarının hikayesi. Hepimizin soruları duyguları travmaları iç içe ve bütün bunlara rağmen dünkü kırgınlıkları unutup yeni günde birbirimizi sevmeye ve şans vermeye devam ediyoruz. Birbirimize cevabını merak ettiğimiz, cevabını bildiğimiz, cevabını önemsemediğimiz binlerce soru soruyoruz. Anne ve babalarımızla hem içimizde hem de karşımıza alıp sesli bir şekilde çatışıyoruz. Aynı evde ama farklı şekillerde büyüyor ve yetişiyoruz. En önemlisi de elimizden geleni yapıyoruz.

Sinemada izlediğime çok memnun olduğum bir filmdi bu ve eğer izlemediyseniz vizyondayken gidip bakın derim. Müzikleri de çok güzel. Şimdiden keyifli seyirler.

Devamını Oku »

18 Ocak 2026 Pazar

Friends Dışında da Filmler İzliyorum

Friends'i gerçek manada üçüncü kez üst üste bitirmek üzereyim. Hep izlerim ama bu kadar üst üste izlediğimi hatırlamıyorum baştan sona. Ocak ayı da bitsin lütfen. Yani ayda sıkıntı yoktur kesin ama benim için çok zorlu geçiyor. Her şey gibi bunlar da geçecek o yüzden biz film izlemeye devam. 

Eskiden mimler yapıyorduk, hatırlıyor musunuz? Şarkılar, kitaplar, filmler, hayat gibi bir sürü tema ile alakalı. Çok canım çekiyor yapalım mı bir tane? Her gün yazalım ya da toplu bir şekilde. Bir de reading challengelar oluyordu. Mesela yıl içinde 20 kitap ve her kitabın belli bir teması vardı; mesela kapağında bitki olan bir kitap ya da Şilili bir yazarın kitabı gibi. Onları da özledim, geri gelsin.

Son yazımda bahsetmeyi unuttuğum iki film var Eternity ve Julie and Julia, baya oluyor izleyeli. Önce onlardan bahsedeyim. 

Eternity - David Freyne (2025)


Konu olarak ilgimi çekti ve başroldeki Joan'un kararsızlığını ben de yaşadım izlerken. Trajik bir ölüm sonrası ilk eşinle yaşayamadığın bir sonsuzluk mu yoksa zaten bir ömür geçirdiğin eşinle sonsuzluk mu karar vermesi zor bence de. Ölümden sonraki hayatta karakterler en mutlu anlarına dönüyorlar ve senelerdir evli olan Joan ve Larry peş peşe ölüyor. Larry beklenmedik bir anda ölünce karısının çok ömrü kalmadığını bildiğinden beraber geçirecekleri bir gelecek arıyor; lakin bir sıkıntı var, o da ilk eş de yıllarca aynı eşi bekliyor. Joan'un ilk evliliğinde kocası savaşta ölüyor ve Joan, Larry ile tanışıp evleniyor. Tatlı romantik komedi filmi. İzlenebilir. Oyuncuları da güzel. Elizabeth Olsen severim. Dua Lipa'mızın nişanlısı da oynuyor. 

Julie and Julia - Nora Ephron (2009)


Julie and Julia filmini Kitap Kulübümüzün geçen ayki filmi olması sebebiyle tekrardan izledim ve bu yaşım ve deneyimimle farklı anlamlar kazandı. Film üzerinde düşündükçe kendi hayatımla Julie ve Julia'nınki arasında bazı benzer yönler gördüm. Kendimden bir şeyler bulmam da bana şunu hatırlattı; öncelikle seçtiğin yolda yaşadığın kırılmalar duygusal patlamalarda ya da olumsuz yaşadığın her duygu normal. İkincisi ise yapmak istediğimiz şeylerin bir değil binlerce yolu vardır, sadece biraz yaratıcı olmak ve yeni fikirlere açık olmak gerek. Belki de en önemlisi ise yaşımız konumumuz ne olursa olsun kendimize dair umudumuzu kaybetmemizdir. Bazen her gün attığın küçük bir adım uzun bir yol olur ve bu yol kendimize çıkar. Bu yolda da yanımızda bizi destekleyen insanlar varsa da daha ne isteriz. Bu herkes ve her durum ve şart için geçerli değil maalesef ama yine de bu tarz bir film izlemek en azından iyi hissettiriyor.

Julie eski editör yeni hükümet çalışanı 8 yıl boyunca kendi kitabını yazmak isteyip tamamlayamamış. Kitabı bitmediği için de kendini yazar olarak göremiyor. Hatta genel olarak kendini başarısız görüyor. Arkadaşlarıyla karşılaştırınca yeterli parası olmadığından ya da kendi mesleğini yapmadığından hatta hayatta herhangi bir şeyi bitirememiş olmasından kaynaklı kendini yetersiz de görüyor. Yemek yapmayı çok seviyor. Fransız yemek pişirme tekniklerini Amerika'ya getiren kitap yazarı ve televizyon programcısı Julia Child'ın fanı. Yemek yapma sevgisi ve yazar kimliği ile birleşince Julia Child'ın kitabındaki 500+ tarifi bir yıl içinde tamamlama ve tarifleri blogda yazma fikri ortaya çıkar. Bu hedefi koymasının sebebi de hayatta en azından bir şeyi tamamlamış olmak. 

Paralel olarak da eşi Fransa'ya elçi olarak atanan ve onunla beraber Fransa'ya taşınan Julia Child'ın yemek yazarı ve aşçı olma hikayesini izliyoruz. Eşiyle mutlu bir evliliği var, birbirlerini seviyorlar. Julia'nın eşinin desteği çok güzeldi. Julia boş oturmayı sevmeyen biri ve kendisini meşgul edecek bir şeyler arıyor ve en sonunda yemek sevgisini profesyonel bir yere taşımak istiyor. Fransa'da profesyonel aşçılık eğitimi alıyor. Sınıfındaki diğer öğrencilerle aradaki farkı kapatmak içinse çok çalışıyor. 

Bu filmi de öneririm, özellikle yemekli filmleri izlemeyi seviyorsanız. Çok tatlı bir film.

Geçtiğimiz cumartesi günü yine bir self date yaptım. Çok kötü bir hafta geçiriyordum ve harekete ihtiyacım vardı. Minoa'ya gitme niyetiyle çıktım yola. Oraya geçmeden önce yolumun üstünde yine uzun zamandır merak ettiğim bir çizgi roman dükkanına girdim, Arka Bahçe adı ve çok güzel her türde bir sürü çizgi romanları var. Tertemizdi de bayıldım. Orada gezdim ve en sevdiğim çizgi serilerden Rosalie Blum'un yazarının başka bir kitabının olduğunu öğrendim; adı Juliette. Camille Jourdy'nin çizimlerine bayılıyorum. Çizgi roman bir iki senedir okuyorum ve belki sizle de bugüne kadar okuyup sevdiklerimden bir liste paylaşırım. Ben çok seviyorum. Bayadır da okumadım, o liste sebebiyle belki elimdekileri de bitirir yazarım. 

Sonra biraz Minoa'yı gezdim uzun zamandır gitmedim.  Merak ediyordum ne defterler geldi yeni yıl için ve hangi yeni kitapları göreceğim diye ama hayal kırıklığı oldu benim için. Özensiz karışık ve seçkisi az geldi. Keşke Pera'daki Minoa'ya gitseydim diye düşündüm. Orada daha çok seçenek var ve daha güncel. Oradan küskün ayrılıp yolda yılbaşı süsleri olan küçük tatlı bir kafeye girdim. Orada oturup biraz soluklanıp kahve içtim, yazı yazdım, kitabımı okudum. Hoşuma gitti. Birçok insan gelip geçti. Sevgililer, köpeğiyle gelenler, anne kız, tek başına gelip bilgisayarıyla çalışanlar derken onları izlemek zevkliydi. Çok da trafiğe kalmadan oradan çıktım. 

5-6 aydır canım sinemada film izlemek çekiyordu çünkü bazen canınız ekranda nokta gibi iz olan sinemada film izlemek çeker. Hemen filmlere bakıp seçimlerimi yaptım ve sinema saatine kadar hem günün ilk öğününü yedim, hem de filmi bekledim. Burger King'e geçtim çünkü bazen de günün ilk öğünü bir fast food zincirinin tahta oturma sırasında yenir. Hayat her zaman sabahın erken saatinde uyanıp yogayla güne başlayıp kahve ile günlük yazmak değil bazen de akşam 5'te Burger King'in tahta sırasında ilk öğününü yedikten sonra gününü, hayal kırıklıklarını ve umutlarını günlüğüne yazma sırasıdır. Özlediğin ve asla geri gelmeyecek şeyleri beynin unutmasın diye kağıda yazıp ilerde bir gün açıp okursun diye asidi hiç var olmamış erimiş buzlardan dolayı yarısı sudan oluşan kolanı yudumlayarak yeşil suni deri kaplı defterine notlar alırsın. 

Film saati gelmeden birkaç sayfa kitap okuma şansım da oldu. Kalabalık sessiz bir kütüphanede ne kadar gerilip kitap okumakta zorlanıyorsam; sesli bir yerde kitap okurken o kadar rahat oluyorum. İnsanların sessizliğindense sesli olması benim o an elimdeki kitaba odaklanmamı kolaylaştırıyor. Tabi kitabına ve sesin türüne de bağlı. Seans saati yaklaştığında da tasımı tarağımı toplayıp sinemanın yolunu tutum. İlk film çıkınca gitmeyi beklediğim yeni Trier filmi Manevi Değerdi. Diğeri ise vizyondakilere bakarken sadece o gün oynadığını gördüğüm ismi ile dikkatimi çeken Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim filmi.

Manevi Değer - Joachim Trier (2025)


Nefis, nefis bir film. Görsel olarak, içerik, oyunculuk her her şey çok güzel. Trier yine çok güzel bir iş çıkarmış. Kendisinin fanıyımdır zaten Oslo,31 August en en sevdiğim filmi, Dünyanın En Kötü İnsanı'nın evimde posteri var ve tam karşımda hatta ona bakarak yazıyorum. Bu filmde yine beni çok etkiledi. Buraya yazacaktım da belli ki söyleyecek çok sözüm varmış onu ayrı yayın olarak paylaşacağım. 

Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim - Mary Bronstein (2025)




Ay bu filme komedi dram diye gittim de komediyi unutmuşlar. Yani tabi tebessüm ettiğim yerler oldu ama çok çok az. İçim sıkıldı. Yakın çekimlerle de yönetmen baya bizi zorlamış. 

Kızının hastalığından kendini sorumlu tutan ve onun bakımıyla tek başına ilgilenen bu sırada da terapist olarak işini de aksatmak istemeyen bir annenin bu kadar yoğunluk yetmez gibi tavanı çöker. Koca bir kara delik şeklinde evinin tavanı yıkılınca da kızını da alıp bir motele yerleşir. Kızının sürekli bir bakıma ihtiyacı vardır, hastaneye gitmeli gece ilacı değişmeli ve kısa bir süre içerisinde ciddi bir kilo alması gerekmektedir yoksa gece bağlı olduğu tüp çıkarılmayacaktır. 

Suçluluk duygusu, her şeye yetişme çabası, bir yandan işini devam ettirmesi, bu sırada eşinin sürekli uzakta olması, kimsenin destek olmaması, kızının istekleri, kimseden yardım isteyememesi, diğer annelerin baskısı, doktorun beklentisi, kocasının yokluğu ve baskısı derken kadıncağız artık dolup taşıyor tabi. Terapi desteği alıyor ama terapistiyle de arası pek iyi değil. Uyuyamıyor, kendine ayıracak zamanı bile yok. Bu sırada da kendini rahatlatmanın yolunu bağımlılıklarda buluyor. Kendisiyle iletişim kurmak isteyen tek kişi de komşusu Jamie. 

Yani bu filmde içim sıkıldı ve anneliğin ne kadar zor olduğunu bir kez daha gördüm. Annelere sabırlar diliyorum, hiç kolay iş değil bu filmde bir kez daha gördüm. 

Sizin bu filmler arasında izledikleriniz var mı? En son hangi filmi izlediniz? Yorumlara bekliyorum. 



#reklam yoktur. 

Devamını Oku »