inceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
inceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Nisan 2017 Cumartesi

Kan ve Gül - Alper Canıgüz

Merhabalar, merhabalar :). Her ne kadar touchpad beni sinir etse de inat ettim yazacağım bu yazıyı :). Kaç yıl sonra en sevdiğim yazarlardan Alper Canıgüz kitap çıkarmış ben de dayanamayıp önsiparişle almış hemen okumuşum tabi ki yazacağım kim yazacak başka :). (Ben yazıyı bitirene kadar halloldu sorun :))


Kitap güzeldi. Dıştan içe doğru bir anlatayım; kapağın rengine bayıldım teşekkürler April  "Cehennem Çiçeği'nde" yeşilin en cafcaflı ve hoşa gitmeyen tonunu kullanıp bu açığı mavinin en güzel tonuyla kapattığın için :). Gördüğünüz gibi kapağı da rengi kadar güzel. Bunun dışında kitabın bölüm başlıklarının çok sevdiğim Nirvana grubunun şarkı adlarından oluşması harikaydı :).

Kitap yavaş başlayıp son bölümlere doğru hızını arttıran fantastik, polisiye biraz da kara komedi türlerinde ilerledi. Daha ne olsun :). Şu türleri saymam bile eminim size neden yazarı sevdiğimi açıklamama yetiyordur :). Bir de zaman yolculuğu, paralel evrenler var ki ba-yı-lı-rım. Değmeyin keyfime yani. Bunun dışında diğer kitaplara göre bu kitapta biraz daha politik gibi duran diyaloglar olsa da vermek istediği mesaj başkaydı. Tamamen farklı düşünsek de en sonunda alt tarafı sohbet ediyoruz demeleri çok güzeldi. Onlar farklı düşünen bundan beslenen ve gelişen arkadaşlardı. Birbirlerini dinleyen ve kendi düşünceleri olan bunları savunan gençlerdi. İşte her şey bu kadar basitti. Farklı görüşleri olan ve bunları birbirleriyle özgürce paylaşan arkadaşlar. Bunun dışında diğer kitaplara göre komedisi daha az diye düşünürken sona doğru hatta 12. bölümde bir hazırlıksız yakalanmışım ki off ne güldüm ne güldüm. O an daha iyi anladım Canıgüz okumayı özlediğimi.

Kitabın konusuna gelirsek Aziz, kuru temizlemeci ararken geçmişini bulur. Aynen baya bildiğiniz şu zaman yolculuğunun kaynağı kuru temizlemeci adı da Kan ve Gül nedeni ise İskender Doğan'ın açtığı bir işletme olması :). Kendisi bir zamanlar bu şarkıyla zirveye çıkan bir isim. Kitapta bundan da bahsediliyor. Kitabın adı da buradan geliyor işte.

Baş karakterimiz Aziz, eşinden boşanmış 13 yaşında bir kızı olan çevirmenlik yaparak hayatını idame ettiren kendi halinde bir adam. Kuru temizlemeci ararken eski bir arkadaşıyla karşılaşıp sohbet ettikten sonra Kan ve Gül kuru temizlemecisini arkadaşının önermesiyle ceketini ertesi gün almak üzere oraya bırakır ve sahibi İskender Doğan ile bu sayede tanışır. Daha sonra bir yangın sırasında farklı bir evrende geçmişte uyanır ve bir cinayeti çözmeye çalışır. İşte kısaca konumuz bu. Birkaç nokta dışında kitabı beğendim.

Eleştirilerim şu yönde kitabın biraz dağınık olması. Bazen bir şeyden bahsederken asıl konunun dağıldığını hissetmem ve bazı karakterlerden daha çok bilgi almak isterken kısa kesilmesi mesela Fulya ve İskender Doğan karakterleri başta olmak üzere kilit noktalar gibiydi ama sona doğru pek bahsedilmedi. Bu iki nokta dışında güzel bir kara dejavu :). Tabi bunlar benim kuruntularım da olabilir :).

Leon severlerin gözünden kaçmayan bir kiralık katil var ki hoşuma gitti :). Bunun dışında biraz otobiyografi ben de sezdim. Bir de Onur Ünlü geldi aklıma. Hani onun da karakterleri böyle sıradışıdır ya, imamdır ama silah taşır dedektiflik rolü üstlenir. Burada da şu an söylemek istemediğim sıradışı karakterler var. Aslında sıradışı veya normal nedir o da ayrı bir konu. Karakter demişken yazar olmak isteyen Alper karakteri de vardı bilmem tanıdık geldi mi :).

Sonuç olarak da yazarı severler hiç kaçırmadan hemen alsın kitabı, yazarı okumayanları buraya alalım. Bir göz atın sıra sıra okuyunuz :). Aşağıda linkini verdiğim röportajda da çok sevdiğimiz dedektif Alper Kamu'nun üçüncü kitabının yolda olduğu müjdesini de vereyim, okuduğumda resmen havalara uçtum :).

Alıntılar;

"Kan ve gül birbirinden çok farklı değildir. Unutmayın, güle rengini veren kandır."

"Gelecek, bazıları için, hakikaten de uzak bir hatıradan ibarettir." (Adet yerini bulsun, yazar iddialı cümlelerle girişi sever :))

"Peki hayatta hangileri başarı kazanırdı? Babası zengin olanlar, elbette."

"Kaderin acımasız ağları aslında ne kadar da zayıf bağlarla örülmekteydi."

"İnsan ne bayağı bir yaratıktı. Sevmek ne kadar çok çaba gerektirekteydi ve buna karşılık nefret için neredeyse hiçbir şeye ihtiyaç yoktu."

"Sanatçı ruhu, tabi. Naif, alıngan ve kötücül."

Ve birçokları...

Kitap ile ilgili Murat Menteş Alper Canıgüz'e çok güzel sorular sormuş, cevapları da bir o kadar güzel :). Okumanızı şiddetle tavsiye ederim :). Kitabı daha iyi anlamanıza yardımcı olacaktır Linki aşağıda :). Kapanışı da tabi ki o kadar bahsettikten sonra başka şarkıyla yapamazdım :). Edebiyatla kalın :).

http://www.hurriyet.com.tr/kan-ve-gul-kahkaha-ve-polisiye-40419324



3 Nisan 2017 Pazartesi

Bir Sen Xavi, Bir Ben, Bir de Cannes Jüri Üyeleri - Alt Tarafı Dünyanın Sonu

Xavier Dolan'ın olaylı son filmi "Alt Tarafı Dünyanın Sonu" izleyenleri ve Dolan severleri resmen ikiye ayırdı. Ben de tescilli bir sever olarak bu filmi hemen izledim. Yönetmen güzel, oyuncular güzel, çok şey vadediyordu. Tüm yorumlara da kulaklarımı tıkadım, sevgim öyle büyük (bknz.) :). Şimdi gelelim benim yorumuma. Benim yorumuma bu tarihten bir buçuk ay önce de gelebilirdik lakin masaüstünde gözümün önünde endamı arz eden yazıyı kaybetmeseydim. Bakar kör olduğum doğrudur :). Kambersiz düğün olmadığı gibi makinenin yorumsuz bıraktığı Dolan filmi de olmaz. O yüzden yerden yere vurulmalara inat bir senin, bir benim, bir de Cannes jüri üyelerinin çok sevdiği bu filmi neden sevdiğime gel bakalım beraber Xaviercim.


Film bir oyundan uyarlama ki bu hal çok önemli çünkü filmin büyük ölçüde beğenilmemesinin sebebi bundan kaynaklı. Film değil de tiyatro oyununun kameraya alınması gibi durması. Filmde veya oyunda sıkışmışlık, kapalı alan önemli. Bunu da filme uyarlayınca kısıtlı olması sahnede avantajken sinemada dezavantaja dönüşebiliyor. Bunun dışında müzik seçimlerinin bazılarının çiğ durduğu yorumuna da katılmak zorundayım. Sözlü müzik en fazla bir tane kullanılması daha uygun olurdu hiç kullanılması belki daha iyi çünkü ne filmin vermek istediği atmosfer ne de mesaj bunu kaldıracak durumda değil özellikle bu şekilde seçilen yol bu olunca. Bana gelirsek müzik (hepsini hesaba katmazsak) kapalı alanlar o sıkışmışlık ve kapana kısılmışlık hissini destekliyor. Dış mekan neredeyse hiç yok ve olanlarda kafe veya arabanın içi. Hüznün rengi mavi film boyunca baskın. Filme uyarlanırken daha farklı yöntemler belki düşünsek buluruz ama çok kötü bir film diyebileceğim kadar rahatsız etmedi. Film değil de dramadan uyarlama olduğu baştan beri belliydi. Sanırım filmin sıkıntısı da bu. Filmden çok tiyatro oyununun kameraya alınması hissi vermesi.


Eğer bunları bir kenara bırakırsak da ben filmi çok sevdim. Hem de baya sevdim. Oyunculuklar çok başarılıydı. Özellikle Lea Seydoux'a bir kez daha hayran kaldım. İzlediğim kötü filmi yok sanırım. Yer aldığı filmler hep başarılı. Bu filmdeki karaktere bürünüp oynaması çok ama çok güzeldi. Bu övgüleri tüm oyuncular içim rahatlıkla söyleyebilirim. Benim canım Marion Cotillard, Vincent Cassel ve Nathalie Baye başta olup Gaspard Ulliel de iyiydi :). Louis iyiydi de diğerleri çok iyiydi :). Kötü olduğundan değil yani :). Özellikle monologlarda ön plana çıkan bu oyunculuklar muazzam.

Filmi izlediğimde çok az yorum okudum etkilenmemek için ama bir oyundan yazıldığı belliydi ve bana direkt drama derslerimi özellikle çok sevdiğim bir hocamdan aldığım dersi anımsattı :). Ben de bu filmi biraz drama inceler gibi inceledim. Notlar falan çıkardım. Çok başarılı bir drama olduğunu düşünüyorum. Yukarıda zaten bunun artı ve eksisini yazdım.




Gelelim filmin konusuna; Louise yıllar sonra ölmek üzere olduğunu söylemek için ailesinin evine gelir. Bunca yıldır özel günlerde yolladığı kartposallar dışında ailesi ile iletişim kurmamıştır. En son küçükken gördüğü kız kardeşinin büyüdüğünü, abisinin ne eşini, ne düğününü ne de çocuklarını görmüştür; çocuklardan biri kendisinin adını taşısa bile. Bunca yıl sonra katedilen mesafeler bu aile ile Louise'in arasını böyle bir neden ötürü bile kapatabilecek midir işte sorularımızdan biri budur. Zaman geçer, insanlar değişir. En çok tanıdığını sandığın insanlar bile. Zaman da ne Louise'i ne de ailesini es geçmiştir. Yıllar içerisinde özlem, merak,sitem, kızgınlık ve kırgınlıkları da bugüne getirmiştir. İşte buluşulan bu sıcak günde, yenilen son yemekte herkes eteğindeki taşları dökmek için hazırdır. Yıllardır yokluğuyla bile var olan, "evin babası" rolünü bunca yıldır yanlarında olmasa bile üstlenen yapılanlar veya yapılmak istenenler için  onay beklenen Louise beklediğinden çok daha fazlasıyla karşılaşacaktır. Louise'in öleceğini bilmeyen ve ziyaretini dört gözle bekleyen ailenin geri kalan üyelerinin Louise'de söyleyecek iki çift lafı olacaktır.



İletişimsizlik, yabancılaşma, soyutlanma, sıkışmışlık, aidiyet ve yüzleşme gibi temaların ön plana çıktığı, çeşitli çatışmalar ve uzun monologlar filmin genelini kapsıyor. Yengesi Catherine ve kız kardeşi Suzanne onu ilk kez görürler ve tanışırlar. Kız kardeşi sadece ona anlatılardan oluşturduğu imajla gerçeğini bağdaştırmaya çalışırken onunla zaman geçirmek en iyi halini göstermek ister. Annesi en güzel kıyafetlerini giyip oğluna sevdikleri şeyleri hazırlar. Abisi her ne kadar uzun zamandır etrafta olmadığı için ona kızgın olsa da ondan gelecek adımları bekler. Catherine ise ona çocuklarını yani Louise'in yeğenlerini ve nasıl oğullarına onun adını verdiklerinden bahseder. Herkesin söyleyecek şeyi vardır. Loise annesinin dediği gibi iki üç cümleden başka bir şey diyemez. Herkes ona kaçırdıklarını anlatmak için can atar. Her ne kadar fazla heyecan onları farklı hallere soksa da iletişim kurmak için çabalarlar ama bir türlü karşılık bulmaz bu çaba. Cümleler ve hikayeler hep yarım kalır. Bazen anne bazen abi hikayeleri yarıda bıraktırırlar. İletişimsizlik ve yabancılaşma had safhadadır. Diyalogdan çok monologların ön plana çıkması da bu sebeptendir, karşılıklı konuşmaların hepsinin de tartışma olması gibi. Loise onlarlayken bile başka yerdedir. Bir türlü sohbetlere dahil olamaz ve kendini yabancı hisseder. Oraya ait değil gibi. 




Suzanne ona hayrandır. Hiç tanımadığı ama kan bağı olduğu ünlü bir abi. Makaleleri ve onun hakkında anlatılan hikayeleri olan ünlü bir abi. Kartpostal dışında kimseyle iletişim kurmamış. Mektup bile yazmamış sadece birkaç cümle. İletişim kurmak için daha fazlasına gerek görmemiş, abisinin düğününe gitmemiş, kendini tamamen soyutlamış ama ailenin her üyesinde kartpostal “koleksiyonu” olmuş biri Louise. Kız kardeşinin dediği gibi, insan postacının bile okuduğu bir şeyi yazmak, paylaşmak ister mi? İşte bu kadar uzak Louise ailesine ailesi de ona. İki şehir arasındaki mesafelerin kapanması onların arasındaki mesafeleri kapatmaya yetmez. Mesafeler beraber otururken bile somut ve görülebilirdir. Aynı oturma odasında oturmak bu uzaklığı dindirmez. Louise saatine bakar, uzaklara dalar. Sohbete dahil olmaz, dinlemez. Oraya ait değildir. Suzanne ona dair ortak özel bir anıya sahip olabilmek için adeta yalvarır ama Louise’nin başka dertleri vardır. Pişman olmak fayda etmez, onun pek fazla ömrü kalmamıştır. 




Abisi ona kızgın, onu bırakıp gittiği için, yalnız bıraktığı için. Hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Louise’nin iletişim kurmaya çalıştığı iki kelimeden fazla konuşmak istediği abisi onu reddeder. Her şey değişmiştir. Kimse kimseyi anlamaz. Varoluşsal sorunlar baş gösterir. Catherine, iletişim kurmaya çalışanlardan biri. Hiç görmediği kocasının kardeşi. Yokluğuyla bile yankı yapan bu insanın varlığı tüm aileyi etkiler. O iletişim kurmaya çalışır ama ayrıntıya dikkat edersek iletişim kurmada, konuşmada zorluk çeken birisidir. Cümleleri yanlış kurar ve kelimeleri yanlış seçer. Konuşma teşebbüsü hep birileri tarafından kesilir ama o yine de Louise ile tek konuşabilen kişidir. O da tam olarak ya kendisinden dolayı veya dış etkenlerden dolayı kesilir. Aile öfkelidir. Louise bu sıkışmışlık, yabancılaşma duygularını en derinden hisseder ve bu mekana da havaya da yansımıştır. Hava sıcaktır, adeta nefes alınamayacak kadar. Louis'de öyle bunalmıştır işte bu geçikmiş ziyaretten. Kendini oraya ait hissetmez artık, kaçtığı sıkışmışlık duygusunu yeniden hisseder. Louise kendini bu sorumluluk duygusundan ve sıkışmışlık hissinden kurtarmış başka yere gitmiştir ama aynı şeyi Suzanne yapamamıştır ve mutlu değildir. Abisine gıptayla bakar. Hayranlık besler ona karşı. Louise ise kimliğini rahat yaşayabildiği başka bir yerde yaşamayı tercih etmiş ailesiyle sınırlı sayıda iletişim kurmuştur. Peki aile daha onun varlığına alışamamışken yokluğuna hazır mıdır? Uzakta da olsa 'yaşadığını' düşünmek belki de daha az hasar bırakacaktır.

Dipnot: Görsellerin hepsi tarafımdan hazırlanmıştır.

1 Nisan 2017 Cumartesi

Sevgili Güllük #28 (Neden Tarkovski Olamıyorum...)

Bugün 01.04.2017. Bugün severek okuduğumuz Masa Online Dergi'si okur masasında Murat Düzgünoğlu filmi "Neden Tarkovski Olamıyorum..." incelemem yayınlandı. Okumak isterseniz aşağıdaki linkin üzerini tıklamanız yeterli :).



http://masadergi.com/neden-tarkovski-olamiyorum-murat-duzgunoglu/



Masa Dergi Sosyal Medya Hesapları

http://masadergi.com/
https://twitter.com/masadergi
https://masadergi.tumblr.com/

6 Mart 2017 Pazartesi

Tek Başına Bir Adam - Tom Ford (2009)

İzlenmekte geç kalınmış bir film. Zamanında kitabını okuyup sevdim ama kesinlikle karşılaştırma yapacak kadar hatırlamıyorum. O yüzden sadece film hakkında yorumlarımı yapacağım. Senesinde çok fazla beğenildiğini hatırlıyorum bu filmin kitap da hatta bu filmin posteriyle basıldı. Film eleştirmenlerden iyi yorumlar aldı ama zat-ı bloggerınız bugünlere kadar izlemedi. Bu gibi durumlarda kullandığımız mottomuz "geç olsun, güç olmasın" ile yola devam ediyoruz.



Colin Firth'in oyunculuğunu konuşturduğu, Julianne Moore'un bile gözüme sempatik gözüktüğü (genelde beğenmemeye yakın nötr'ümdür), izlemesi hoş, estetik bir filmdi. Yönetmenini fark etmem "Nocturnal Animals"'ın çıkışına denk gelir neden derseniz "A Single Man"'in yönetmeni olarak geçtiği için :). A bu o muymuş, o modacı olan mı diye araştırmalara sebep olup Gece Hayvanları'ndan önce bunu izleyelim bakalım ne çıkacak diye izledim filmi :). Zaten izlemek istediğim filmdi ama yönetmenin adı başka gözle bakmama sebep oldu. Tom Ford deyince ve 1960'larda geçen bir film olunca en çok merak ettiğim şey kostüm oldu. Nitekim beni hayal kırıklığına uğratmadı, kostüm tasarımı muhteşem olmasa da çok güzeldi. George (Colin Firth)'un jilet gibi takımları, Komşusunun ve kızının kıyafetleri özellikle gözüme çarptı. Tabi James Dean özentili Carlos'un stili de çok güzeldi. Film yorumunu ertelemek istiyorum ne yapıyorum sohbet muhabbet yapmaya başladım, filmin dedikodusu gibi sonda yazılabilecek şeyleri yorumdan önce yaptım, ayyh.



Kısa bir incelemesini yapalım filmin hadi artık. Kendimden sıkıldım.

Tek başına bir adam, tek bir gün.

George (Colin Firth), 16 yıllık sevgilisi, yol arkadaşını bir trafik kazasında kaybetmiştir. 8 ay boyunca bu süreyi atlamaya çalışır ama bu izlediğimiz günde bu hayatı bitirmeye karar verir. Gündelik normal işlerini yapar, görüştüğü sayılı insanı da o gün mutlu etmek ister ve kendince bir veda etmeye çalışır. Peki George kimdir? George bir üniversitede İngiliz Edebiyatı Profesörü, hayat arkadaşını kaybettikten sonra evinde tek başına yaşayan, az insan az dert prensibiyle yaşayan biri, tabi öncesini bilemiyoruz ama komşusuyla bile ilişkilerinin sınırlı olduğunu düşünürsek çok da geniş çevresi olduğu söylenemez. Gelin bu tek başına adamın hayatını biraz yakından bakalım.



Sevgilisinin ölümünden sonra onun yokluğuna kabullenemeyen, anılarıyla yaşayan bu hayatı çekilir kılan yegane kişiyi kaybetmiştir.Tek başına dünya ağır geliyor ona. 1960'ların Amerika'sından bahsediyoruz, şimdi bile zorken; o zaman hetereoseksüel olmayıp bir yalanın içinde yaşamamak zorken George'un yüksek kalite elit yaşamı bile bu durumu kolayca kaldıramıyor. O yüzden filme bu bağlamda yapılan semboller ve sözler çok anlamlı. "Biz görünmeziz diyen hep sen değil miydin" diye soruyor sevgilisi George'a bir anısında çünkü gay olanlar yok sayılır, görmezden gelinir. Cam evde yaşasalar bile. Cam ev olması da tesadüf değil, gay bir çiftin beraber yaşadıkları bir evin camdan olması topluma sizden korkmuyoruz biz de varız deme şeklidir bir nevi. Cesaret ister. George ise dersinde son günün hatırına dersin dışına çıkıyor ve azınlıklardan, korkudan bahsediyor. Bu filmde alakalı olarak da şöyle bağlayalım bu iki olguyu; Gayler de toplumdaki azınlıklardan biridir ve toplum onları görünmez kabul eder, yok sayar. Filmde de bahsedildiği gibi bu bilinmeyene olan korkudur. Onları istememelerinin sebebi de korkudur. Toplum tarafından istenmeyen, kabul edilmeyendir. Aile kurumunu ve ahlakı bozucudur. İşte bu gibi ön yargılar yüzünden de yalnız bir adamdır George. En yakın arkadaşı bile George'un 16 yıllık ilişkisini "gerçek" olarak görmez. Komşusu da üniversitede profesör olmasına ve  normal şartlarda saygı duyulan bir meslek yapmasına rağmen George'u kaçık olarak görür bu da toplumun sadece George'a değil temsil ettiği azınlığa olan bakış açısıdır.



George sevdiği adamı kaybetmiştir. Bunun yükü zaten ağırken, cenazesine bile aileler sadece katılıyor diye dışlanıp gidemezken "ailesinden" bile daha çok onunla zaman geçirmesine rağmen acısını tek başına yaşamak ve 16 yıldır beraber yaşadığı insanı sırf toplum kurallarına uymuyor diye son yolculuğunda yalnız bırakmak zorunda kalır.

Küçük bir ayrıntı da var filmde, ikiz köpeklerden biri kazada ölür öbürünün durumunu bilemeyiz ve ölen köpek ölen sevgiliyi temsil ederken kayıp köpek ise geleceği meçhul George'u temsil eder.



Sinematografi olarak söyleyeceğim iki şey var birincisi George'un ruh haline göre veya mutlu olduğu kısacık anlarda renk değişmesini çok sevdim, filmin havasını destekleyen sıkışmış çerçeve oranını da. Bir de Umbeyashi'nin bestesiyle ağır çekim ilerlemesi direkt akıllara Wong Kar Wai'i getirdi. Umbeyashi'nin müzikleri Won Kar Wai'nin sevilen filmleriyle özdeşleşmiştir biliyorsunuz. Ağır çekim de yine Wong ustamızın sevdiğidir, filmlerinde kullanır. Özenti mi saygı duruşu mu emin olmadım.

Sonuç olarak film de güzeldi mesajı da. Bir kez daha bu film dolayısıyla empatiyi hatırlayalım. Şimdi Tom Ford'un son filmini izlemeyi umup başka filmlere geçeyim :). Siz bu filmi veya yönetmenin diğer filmini izlediniz mi? Ne düşünüyorsunuz, yorumlarda belirtin. Kendinize iyi davranın ve sevgiyle kalın :).

Çok uzun zamandır yapmadığım bir şeyi paylaşacağım bugün, alternatif soundtrack listesiyle. Daha önce de Locke (2013) ve Lütfen Beni Öldürme (2006) gibi yazılarımda da yapmıştım, şimdi de devam :)

1. Adele - Lovesong
2. Lana Del Rey - Dark Paradise
3. Lily Allen - Somewhere Only We Know
4. Ben E. King - Stand By Me
5. The Ronettes - Be My Baby

Dipnot: Gif ve fotoğrafların hepsi bana aittir. 


Öneri Makinesini Sosyal Medyada Takip Edin:

https://soundcloud.com/ms-m-5
https://www.tumblr.com/blog/mubblr
https://twitter.com/onerimakinesi

9 Şubat 2017 Perşembe

My Blueberry Nights - Wong Kar Wai (2007)

Wong Kar Wai'nin en güzel anlattığı belki de anlatmayı en çok bildiği iki duygu var; aşk ve acı. Birini anlatmadan diğeri eksik kalıyor sanki. Mesela acısız aşk olmuyor mu? Yok mu bir çaresi hocam diye sormak geliyor içimizden. Çaresi yok en azından filmlerinde. Acıyı dibine kadar yaşayıp aşkı doruklarda hissetmek ruhunda var. Ayrılmaz ikili, birbirleri olmadan varlık gösteremiyorlar sanki. Nasıl Days of Being Wild, In the Mood for Love ve 2046'da derin acıları ve umutsuz aşkları

8 Şubat 2017 Çarşamba

Happy Together - Wong Kar-Wai (1997)

Yine bir Wong Kar Wai yine bir aşk filmi. Ben bu adamın sinemasına bayılıyorum <3. Çok sevdiğim iki oyuncu da başrolde olunca ortaya yine güzel bir iş çıkmış. Tony Leung zaten efsane bir oyuncu, Leslie Cheung'un da yine Kar Wai'nin Days of Being Wild'dan sonra izlediğim ikinci filmi ama orada da hayrandım burada emin oldum favorilerime rahatlıkla girebilen bir oyuncu. Çok güzel muazzam bir oyunculuk yine göz doldurdu bu filmde.

31 Ocak 2017 Salı

Bizim Dünyamız - Thich Nhat Hanh

Bu ad bir yerden tanıdık geliyor mu? :) Evet evet pazar altılısı yazımda bahsettiğim Sinek Sekiz yayınevinden bir kitap. Yazıyı yazdıktan sonra kendimi resmen gaza getirip kitabı aldım, mutluyum :). Bu arada bazı okumak istediğim kitapların baskısı tükenmiş görünüyor sitelerde fakat İrem Çağıl yeniden basılacağı müjdesini vermiş :) Beklemedeyiz. Bu arada da ben baskısı olanları okumaya bir yandan başladım. İlk aldığım kitap da Bir Zen rahibinin barış ve ekoloji hakkındaki düşünceleri alt

18 Ocak 2017 Çarşamba

Attila Marcel - Sylvain Chomet (2013)

Merhabalar, bugün size çok tatlı bir Fransız filmi önereceğim. Görüntü kalitesi, dekoru ve renkleriyle Wes Anderson'ı anımsatan izlemesi çok zevkli tam bir pazar filmi, Attila Marcel. Ben de pazar izledim, çok güzel oluyor ama çarşamba önermiş oldum ama :) yani her zaman izleyebileceğiniz içinizi ısıtan filmlerden. 



Filmde baş karakterimiz Paul Marcel, ailesinin ölümünden sonra ikiz teyzelerinin yetiştirdiği, onlarla yaşayan onlara dans stüdyolarında piyanosuyla eşlik eden ve bolca hamur işi yiyerek hayatına devam eden bir gençtir. Sosyete teyzelerinin onun için karar verdiği bir yaşamı yaşamakta ve sorgulamamaktadır. Tek şartı da o küçük hamur işleridir. Bir de 15 yıldır yılın genç piyanisti olmak için yarışmaktadır. Bu tek tüze hayatı bir gün piyanist tamircisi görme engelli M. Coelho'nun düşürdüğü plağını ona vermek isterken sıradışı komşusu Madam Proust, onun bahçesi ve bitki çaylarıyla tanışır. Bu bitki çayı ve biraz müzik onu geçmişine, bebekliğine, annesi ve babasına götürür. 



Film Paul'un bebek bakışları ile açılır ve babasının korkutucu bakışıyla son bulur. İşte bu bakış ve rüya yüzünden uyuyamaz ve hiçbir fotoğrafa babasını dahil etmez. Annesinin özlemiyle yaşayan Paul teyzelerinin ona çizdiği yolda sessizce, elindeki çörekleri yiyerek yürür ama bu yol Madam Proust tarafından bilerek ve isteyerek sekteye uğratılır ona geldiği yeri gösterip kendi yolunu çizmesini sağlar. 



Görüntüsü kalitesi, renkleri ve dekoru Wes Anderson filmlerini anımsatıyor dedik (dedik diye anlaşılmasın ki özenti, çünkü değil o tatta :)) aynı zamanda içindeki o olumlu ruh hali de. Müzikleri çok ama çok güzel. Geçmiş müzikal tadında. Her anıya gidişimizde bir şarkı eşlik eder bize. Bunun dışında da yine çok tatlı Fransız şarkıları var, bayıldım. Film benim bayılarak izlediğim, gördüğüm, yaşamak istediğim evlerde geçiyor. Yüksek kapılı tavanlı eski binalar olur ya, orada. Mimariyi pek göremesek de iç dizayn ve yüksek tavanlar beni yeterince mutlu ediyor. Özellikle Madam Proust'un gizli bahçesi beni benden aldı. Nasıl bilmiyorum ama çok güzel olmuş. 


Önemli mekanlarımızdan biri de Paul'ün gitmekten zevk aldığı park. Orada Madam Proust'a da denk gelir ve artık aynı bankı paylaşırlar. Ve orada geçen Madam Proust'un bir diyaloğu var ki müthiş. Sizlerle de paylaşayım:



A: Ağaç hasta onu kesip, yerine yenisini dikeceğiz. Hayatın döngüsü böyledir.
M. P.: Katip kılıklı birinin hayat döngüsünü açıklamasına ihtiyacım yok.
A: Bakın ben burada yalnızca işimi yapıyorum.
M. P.: Bütün piçler böyle söyler.
B.:Bakın! Aynısından dikiyoruz.
M.P.: Çocukları güneşten bu koruyacak! Nesiller boyu cilt kanseri garanti!
M.P.: Ne ahmak bir ineğim! Çocukların geleceği umurlarında bile değil. O zaman cennette boktan bir bulutun üzerinde olacaklar. Ben sizin cennetinize inanmıyorum. Budistim ben! Budistim, siktir olun gidin. Cennet buracıkta ve siz onu mahvediyorsunuz. Lanet olası tuvalet kapılarını okusanız yeter! "Lütfen burayı bulduğunuz gibi bırakın!" Tuvaletinize gezegeninizden daha iyi bakıyorsunuz.


Marcel ve Proust isimleri tesadüf değil. Marcel Proust'un ismini taşıyan bu iki karakter yazarın hem ismini hem de hayatlarını beraber tamamlıyorlar. Paul geçmişin yükünü Madam Proust sayesinde öğreniyor aslında kabulleniyor. Onun sayesinde Marcel adını sahipleniyor, babasını hatırlıyor. Zaten Proust'a anı, hafıza konusunda göndermeler yapılıyor, birkaç yerde okudum. Şahsen Proust okuma şerefine henüz nail olamadığımdan yorumlarda denk geldim.




Yönetmeni araştırırken Paris, I Love You filminde kısa filmi olduğunu gördüm ve hatırlamadım hangi film olduğunu tekrar izledim o da çok güzel. Zaten bu farklı yönetmenlerden oluşan kısa filmlerin olduğu film benim en sevdiklerimden bu film sayesinde bir kez daha hatırladım. 


Ben böyle tatlı Fransız filmlerini izlemeye bayılıyorum, eğer siz de seviyorsanız bu filme şans verin :).


Dipnot: Fotoğraflar bana aittir :).


Öneri Makinesini Sosyal Medyada Takip Edin:

https://soundcloud.com/ms-m-5
https://www.tumblr.com/blog/mubblr
https://twitter.com/onerimakinesi

11 Ocak 2017 Çarşamba

Görme Biçimleri - John Berger

Geçtiğimiz günlerde benim ve çoğu insanın sevdiği yazarlardan John Berger'i kaybettik. Hocamın önerisiyle okumayı öne aldığım "Görme Biçimleri" ile tanıştım Bergerle. Elimden bırakamadığım bu kitabı sizlere hala okumadıysanız önermek isterim çünkü Berger'in en azından bir kitabını okumalısınız. Çok değerli ve alanında uzman bir kişi. Kitapları çok değerli, öğreneceğimiz çok şey var onun kitaplarından. "Ben Görme Biçimleri"'ni okuduğumda etkisinden uzun süre çıkamadım.

Kitap 4 makale ve 3 resimli makaleden oluşmakta. Ve bu üç resimli makale öyle bakıp geçmeniz için değil, incelemeniz için konulan resimler. Onlar da denemeler kadar hatta belki de daha fazla etkili derdini anlatmakta.

Bu kitaptan sonra her şeye öylece bakıp sorgulamadan geçemeyeceksiniz.



Kitaptan size az çok fikir verebilecek altını çizdiklerimden sadece bazıları:

"Her imgede bir görme biçimi yatsa da bir imgeyi algılayışımız ya da değerlendirişimiz aynı zamanda görme biçimimize de bağlıdır."

"Bir erkeğin varlığı o erkeğin yapabileceklerini gösterir. Üretilebilir bir varlıktır onun varlığı; çünkü erkek gerçekte yapamayacağı şeyleri yapabilecek yetkedeymiş gibi davranır. Bu yalancı davranış her zaman onun başkaları üzerinde etkili olmak için kullandığı bir yetkeye yönelmiştir."

"Kadın olarak doğmak, erkeklerin mülkiyetinde olan özel, çerçevelenmiş bir yerde doğmak demektir. Kadınların toplumsal kişilikleri, böylesine sınırlı, böylesine koşullandırılmış bir yerde yaşayabilme ustalıklarından dolayı gelişmiştir."

"Erkekler davrandıkları gibi, kadınlar ise göründükleri gibidirler."

"Reklamlarla her birimize bir nesne daha satın alarak kendimizi ya da yaşamlarımızı değiştirmemiz önerilir.
 Aldığınız bu yeni nesne der reklam, sizi bir bakıma daha zenginleştirecektir - aslında o nesneyi almak için para harcayarak biraz daha yoksullaşacak olsanız bile."

"Reklamın amacıysa,seyircide içinde bulunduğu yaşamdan bir ölçüde memnun olmadığı duygusunu kamçılamaktır."

27 Aralık 2016 Salı

Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni - Yavuz Turgul (1990)

Merhabalar :). İtiraf ediyorum bu filmi atıştırmalıkta yazacaktım fakat baktım uzadı gidiyor dedim hak etti şimdi tek başına bir sayfayı kaptım geldim kendisini, şimdi de yorumlarımı yazacağım :).



1990 yapımı bir Yavuz Turgul filmi. Tabi ki başrolde Şener Şen ki benim canım o canım, Türkiye'deki en sevdiğim oyuncu herhalde. Bayılırım dram, komedi her şeyi hakkıyla oynar. Onunla tanışmak, oturup saatlerce konuşmak hayatta en çok istediğim şeylerden biri fakat kendisine kızgınım çünkü ben onu daha çok izlemek istiyorum ama o Turgul dışında hiçbir yönetmenle çalışmıyor, şans vermiyor. En azından son yıllarda böyle neden bilmiyorum. Ben ise onun başka yönetmenlerin filmlerinde de görmek istiyorum çünkü muhteşem bir oyuncu ve yetenek. Daha çok rolde görmek, izlemek bizim hakkımız :(. Turgul kötü yazıp yönetmiyor ama son filmi Av Mevsimi kötü bir polisiyeydi. Şener Şen bile kurtaramadı. Genel olarak baktığımızda ve Yavuz Turgul dediğimizde benim bir numaram ve en sevdiğim filmler sıralamasında yer alan filmi Gönül Yarası'dır. Eşkıya ve Muhsin Bey'i de severim. Bu filmi de spoiler vereyim sevdim :).

Neyse bu konuları bir kenara bırakırsak ve bu filme geçersek klasik bir Yavuz Turgul filmi. Eğer Muhsin Bey filmini izlediyseniz benzerlikleri fazlaca var. Bir kere Turgul filmlerinde mutsuz son göremezsiniz. Bu filmde yine trajikomik ögeler, başrolde Şener Şen (canımıniçi), geçmişe özlem, İstanbul'daki kültür çeşitliliği vs görülebilir. Yine biraz Şener Şen öveceğim, oyunculuğu mükemmel, duygu geçişleri, içimizi acıtan sözleri, komedisi her şeyi görmek mümkün. Kesinlikle duyguyu size geçirmekte, inandırmakta hiç zorlanmayan bir oyuncu. Bu filmde de hem çok güldüm hem ağladım ve bu iki büyük tepkim de sayesinde oldu. Muhsin Bey karakteriyle biraz karşılaştırma yapmam gerekirse de Muhsin Bey naif bir karakterken, bu filmdeki Haşmet karakteri daha kurnaz, ağzı laf yapan, istediğini almaktan çekinmeyen biri ama iki karakterde de az çok vefa duygusu, sinema veya müzikte bir yere gelme çabası, sanata olan ilgileri gibi özellikleri ortak. İkisi de hak ettiklerini düşündükleri değeri görmek istiyorlar. Filmlerin ikisi de İstanbul'da geçiyor ve İstanbul'un kültür çeşitliğini güzel yansıtıyor.

Filmde yönetmen olan Haşmet ilk kez aşk filmi değil toplumsal bir film yönetmek ister. Bunun için de elinden geleni ardına koymaz. Bu film onun için önemlidir çünkü hayatında bir kez de olsa ödül almak, tanınmak, önemli olduğunu hissetmek ister. Bunca yıldır boşa çalışmadığını, birilerinin öldükten sonra da adını anmasını ve belki de o yeşilçamdan birer figüran, yan rol ya da unutulan oyuncu arkadaşları gibi olmayıp bir kez de olsa bu sinema dünyasında adının olmasını ve başrol olarak nu dünyada yer almak ister. Bir repliğinde şu cümleyi duyarız ağzından, "Artık sinemada yönetmen devri başlıyor", o da artık devrinin başlamasını ister. Unutulan, işleri bittikten sonra bir kenara atılan, parasızlık, işsizlik içinde olan arkadaşları gibi değil. O yüzden tüm gelen aşk filmleri tekliflerine ve imkansızlıklara rağmen bu filmi çeker. İşte unutulmak istemeyen, öldükten sonra da adının kalmasını isteyen bir yönetmenin trajikomik hayatını izleriz. Eski eşleri, çocukları ve arkadaşları arasındaki ilişkiler, yalanları, hayalleri, düş kırıklıkları hepsini izleriz.

Yani yine Şener Şen'in oyunculuğunu konuşturduğu bol bol güleceğiniz, beraber geçmişe özlem duyacağınız güzel bir film. Ben öneriyorum, izlemesi sizden. Her şeye rağmen yanınızda olan sizi koruyup kollayan sevdiklerinizin olması dileğiyle, kendinize iyi bakın :).

24 Aralık 2016 Cumartesi

Ursula K. Le Guin ve Haruki Murakami

Merhabalar, nasılsınız? Ben kendimi kitaplara vermiş bulunmaktayım ve hazır böyle bir okuma açlığı varken şu aralar bende bunu değerlendirmeye çalışıyorum. Bildiğiniz gibi bazen bir iştahsızlık, elinin kitaba gitmeme durumu oluyor. O yüzden böyle anlar gelince de kaçırmamak lazım.  Tabi okudum okudum da dünyaları mı okudum, yok okumadım fakat kısa sürede birkaç kitap bitirdim. Bu süre zarfında bitirdiğim iki kitabı sizlere hazır tazeyken anlatmak isterim çünkü iki kitabın da yazarı uzun süredir okumak istediğim ama bir türlü okumadığım yazarlardandı. Yani yılın son ayında iki yeni yazar daha haneme eklemiş oldum. Eminim bu iki yazar da sizin sevdiğiniz ve okumaktan zevk aldığınız yazarlar. Kimden bahsediyorum; Ursula K. Le Guin ve Haruki Murakami’den tabi ki. İkisini de uzun süredir okumak istedim ama bu son D&R indirimine kadar elimde kitapları bile yoktu. Twitter’dan duyurdum bu tüm Türkçe kitaplardaki %30luk indirimi, sizler de gidip aldınız mı kitaplar? Ben dört kitap aldım ve ikisi bunlardı. İkisini de beğendim, ikisine de bayıldım ama gelin biraz detaylı olarak aşağıda inceleyelim.

Dünyaya Orman Denir – Ursula K. Le Guin




Yazar gibi yazar adı ya bu insanlara anneleri babaları önceden biliyormuş gibi böyle cool cool isimler koymuşlar ya, pes, hayret! Bir kere de kitap yorumuyla başla, alakasız şeylerle değil dediğinizi duyar gibiyim ama yapacak bir şey yok J. Yine kitaptan önce kapağından bahsedeyim, müthiş. Bayıldım. Metis Yayınlarından çıkmış ve ben zaten severim bu yayınevini her ne kadar indirim konusunda cimri olsalar da J. Yazarlarına güvenen yayınevlerinden biri, her zaman çok satan kitaplara sahip bunun etkisi de büyüktür mutlaka. Neyse efenim velhasıl yazarın dünyasına adım attık bu kitapla çıkmaya da niyetim yok. Arka kapak yazısı olsun, ilk bölümleri olsun ne güzel kitap ya diyerek başladım. Zaten daha önce yazarı çok okumak istememe ve bazı kitaplarını bilmeme rağmen kitapçıda arka kapak yazısına güvenerek bu kitabı aldım, pişman da olmadım. Kapağı ve verdiği mesajla çok güzel olan bir kitap. Kısa ve öz, olaylar hemen gelişiyor. Bilim kurgu türünde ki ben çok severim bu da iyi bir örnek. Bir de alıntılar var ki beni çok etkiledi zaten kitaptaki Athshe halkının değişimi beni derinden yine etkiledi. Bu insanoğlunun kendini diğer varlıklardan üstün görmesi, diğer varlıklarla birlikte değil de onlarla savaşarak yaşaması çok güzel anlatılmış. Hele ki sonundaki diyalog vurucuydu. Askerin Athshe halkına cinayeti unutabilir tekrardan eski yaşamınıza dönebilirsiniz, biz gidiyoruz derken Selver’in cevabı ibretlik. Ama öyle olmuyor işte bir kere o sözcük girdi mi hayatına değişim başlıyor ve eskiye dönemiyorsun. Yine kitapta sözcüklerden yola çıkılarak bir halkın tanımının yapılması güzeldi. Adı da zaten oradan geliyor. Bu halkta dünya ile orman kelimelerinin eş olmasından. Daha çok yorum yapmak istiyorum ama çok da bahsedip her şeyden tadını kaçırmak istemiyorum; o yüzden alıntıları paylaşayım.

“Sen geyikler, ağaçlar ve fiberotu için endişeleniyorsun, çok güzel, senin bileceğin iş. Fakat ben olayları önem derecelerine göre görmek isterim, yukarıdan aşağıya, ve yukarıda şimdiye kadar hep insan oldu.”

“Geyikler avlanılacaktı, çünkü onların burada olma nedeni buydu.”

“Kazanan tarafta oynamak gerektiğini, aksi taktirde kaybedeceğini görmüyordu. Ve kazanan her zaman İnsanoğlu’ydu. Fatih.”

“İlkel ırklar gelişmiş olanlara yer açmalı her zaman. Ya da, onlara benzemeli.”

“Çokluk içindedir yaşam ve yaşamın olduğu yerde umut vardır.”

“Fakat, öldürmek için sebepleriniz olduğunu düşünmemelisiniz. Cinayetin sebebi yoktur.”

“Belki ben öldükten sonra, insanlar ben doğmadan ve sizler gelmeden önceki gibi olurlar. Yine de böyle olacağını pek sanmıyorum.”


İmkansızın Şarkısı – Haruki Murakami




İşte bir diğer çok okumak istediğim bir yazar. Dünyaya Orman Denir kitabından sonra hemen bu kitaba başladım. İyi ki de başlamışım, iyi geldi. Biraz aşk, biraz umut depoladım J. İlk bölümlerde okurken korktum çok fazla şarkı adı film adı olacak diye ama beklediğim gibi olmadı. İyi ki olmadı çünkü biraz kitabı benim için itici yapabilirdi fakat bu kitapta ayarında dozundaydı. Kitapta da bahsedilmiş ben nedense okurken Gönülçelen bir diğer adıyla Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı okurken aldığım tadı aldım biraz. Ki bu kitapta favorilerim arasındadır. Bir de bana Wong Kar Wai filmlerini anımsattı daha sonra neden diye düşündüğümde Chungking Express geldi aklıma. İki kadın bir adam. Kadını unutamayan bir adam ve başka bir kadının adama aşkı. Belki de bu yüzden bir bağlantı yaptım, bilemedim. Biraz daha düşününce de belki hikayede zamanını doldurmuş bazı karakterlerin ya da sonunu etkilemeyecek karakterlerin sonunu arada bir paragrafta anlatıp normal hikaye akışına devam etmesi olabilir ki bu tekniğe bayılıyorum, çok güzel hele ki çarpıcı ise. Bir de betimlemelerde tekrara düşüldüğünü hissettim. Hatsumi ve Naoko karakterlerinin güzelliğinin tasviri ya da arkadaşlık ilişkileri bir de intiharların olması. Aslında intiharların olması tam tekrara girmeyebilir, betimleme tekrarı da olmuyor zaten ve hikayenin akışı ve anlatılışı bakımından sizi her zaman diyeyim bu hissi vermiyor yine yukarıdaki “teknik” ile anlatılan biri vardı ki beni çok etkiledi mesela. Bu detaylar dışında kitabı çok sevdim, öneriyorum. Sizin de yazara başlangıç kitabınız olabilir şahsen ben diğer kitaplarını daha çok okumak istiyorum artık. Biraz da korku var içimde aynı şeyleri okuyacağım, hepsi birbirine benzeyecek diye ama umudumuzu kaybetmeyelim öyle olsa bile belki severim J. Kendi kendimi strese sokup çıkarım karışmayın bana J.  Ha bir de sonu Wong Kar Wai etkisi verdi. Chunking Express desem daha doğru olur sanki. Ben bu kitapla o filmin karşılaştırmasını yapsam yaparmışım şu an fark ettim J. Kısa kısa o zamanın tarihine de göndermeler de yapılmış.

Normalde dikkat etmem ya da gözüme çarpmaz diyeyim ama bu kitapta yazım yanlışları, baskı hatalarına baya denk geldim, hoşuma gitmedi. Doğan kitap bir de bence bu kağıt için gereksiz bu kadar pahalı yapıyor kitapları. Tabi sebebi bu değildir ama olsun.

Kitabı neden sevdiğimi de birkaç cümlede açıklayayım; bir kere böyle topluma yabancılaşmış, toplumdan izole olmuş baş karakterlerin anlattığı hikayeleri daha önce de sevdiğimi söyledim liste bile yaptım, buyurun bakın J. Kitapta altını çizdiğim böyle afili, kapak fotoğraflarınızın altına yazacağınız sözlerin olması da beni çekti, her zaman işe yarar bir kitabı sevmemde J. Özellikle bir yer vardı ki karakterlerden Midori ve Watanabe'nin ilk konuşmaya başladığı bölüm  çok hoşuma gitti, samimi geldi. Gözümde canlandırıp, oynatabildim. Filmi yapılsa bu kitabın baya popüler olur, izlenir eminim. Bunların dışında, hikayeleri sevdim. Birden çok hikaye vardı kitapta ve hepsi de ilgi çekici. Yazar küçük oyunlarını oynayıp merak unsurlarını nerede ne zaman neyi söyleyeceğini bilerek ustalıkla yerleştirmiş. Güzel kitaptı, Gönülçelen ve Muhteşem Gatsby adı en çok geçen kitaplardı ve ben ikisini de severim. Karakterimiz de Fitzgerald hayranı. Yazar referansları kitapta bulabilirsiniz. Sizi çok sıkmadan aralara yerleştirilmiş. Bende fobi gibi oldu nedense çok önem vermeye başladım bu duruma J. Birkaç sevdiğim altını çizdiğim cümleleri de şurada paylaşayım. Sevdiklerinizin sizinle olması dileğiyle, hoşçakalın :).

"Eğer şu anda kendimi bırakacak olursam, paramparça olurum. Ben hep böyle yaşadım ve başka türlüsünü bilmiyorum. Eğer kendimi koyuverirsem, bir daha eskisi gibi olamam. Un ufak olurum ve sonunda da buharlaşırım."

"Ölüm yaşamın karşıtı olarak değil parçası olarak  vardır."

"Çağdaş edebiyata güvenim yok demiyorum. Ama değerli vaktimi de zamanın vaftiz etmediği eserleri okuyarak ziyan etmek istemem. Hayat yeterince kısa."

"Herkesle aynı şeyleri okuyunca, ister istemez herkes gibi düşünürsün. Bu, kaba ve zevksiz insanların dünyasıdır."

"Peki insanlar kalbini açınca ne oluyor?"

22 Aralık 2016 Perşembe

Bir Film Bir Kitap

Merhaba arkadaşlar. Son zamanlarda izlediğim ve okuduğum sayılı yayınlardan ikisiyle bir derleme yaptım. Neden mi çünkü ikisinin de bir ortak noktası var aynı büyülü dünyada geçmesi. Tabi ki çok ortak noktaları var ama ikisinin de zaman farkı olsa dahi aynı evrende geçmesi durumu, bu evrenin benim en sevdiğim everenlerden biri olması bu iki yayına da bakmak kaçınılmaz kılıyor gözümde. Tahmin ettiğiniz üzere bu dünya Harry Potter dünyasına ait ve film Fantastik Cananakdjlfldkfl  ve Lanetli Çocuk. Benim bunları söyledikten sonra aklıma tek gelen Rowling paraya yine para demedi J. Neyse onun bize bahşettiği bu dünya bence paha biçilemez ama kitap ve filme de bir miktar ödeme yapmadık değil, sıkıntı yok J. Bu arada ben inceleme falan değil bildiğiniz Potter fanlığı yaptım aşağıda bol bol da spoiler verdim, izleyip okumayanlar pek bakmasın.

Fantastik Canavarlar Nelerdir ve Nerede Bulunurlar?





Daha uzun bir ad bulamadın mı Rowling ablacım ya, neyse böyle başlangıç olmaz ama başlığı yazarken yoruldum. Geri sarıp tekrardan başlayalım. Merhaba efenim nasılsınız? Son zamanlarda izlediğim bırakın sinemada genelde izlediğim sayılı filmlerden sonuncusu olur kendileri. Büyülü dünya hele ki Harry Potter dünyası beni benden alıyor. Sayısız kere izlemiş okumuş biri olarak bu dünyayla alakalı her şey beni çekiyor. Bu filmi de merakla bekliyordum. Kitabı bulmak mümkün değil sanırım şu aralar baskı durumundan dolayı zaten 43 sayfalık kitaptan beş film çıkartılması kesinleştirilmiş bir seri olarak düşünürsek ancak esinlenilmiş diyebiliriz. Filme gelirsek, özlemişim. Valla özlemişim. Bu büyülü dünyanın alternatifi farklı karakterler Hogwarts dışındaki büyücü olduğunun farkındalığıyla büyüyen insanların hayatı, günlük yaşamları ilgimi çekiyor. Bir nebze de olsa bu merak gideriliyor. Filmde mugglelarla içli dışlıyız ve her zaman olduğu gibi kilise büyü ve cadılara karşı. Amerika’dayız bu sefer farklı bir Sihir Bakanlığı başta ama yine bir katılık, en iyiyi ben bilirim havaları. Sonrasında pişmanlık.  Amerika değil de İngiltere’de keşke olsa ben de dedim.
Yönetmen kara büyülere maruz kalacası David Yates. Neden Rowlinggg nedennn diye oralara buralara uçuç tozu serpmeme sebep olan Harry Potter filmlerini mahveden yönetmen burada da yine iş başında. Dumbledore aşkına Potter filmlerine lanetler saça saça birazcık yönetmenlik öğrenmiş hakkını yemeyeyim, 3d kullanmayı da az biraz. Yalnızzz, filmin sonunda sinemada izlediğim ve hatırladığım en az iki filmde olan (Ghostbusters, Suicide Squad) gece sokak ortasında, koca binalar arasında kötüye karşı savaşan iyiler görmekten gına geldi. Mekan aynı ya da benzer, kötü karakter hayalet, büyücü, kötü ruh o bu fark etmez e bir de iyi takımımız varsa savaşacak açın meydanları. Yeni filmlerde denk gelip bir de bu filmde yeni (belki de değil) Hollywood klişesi olan bu sahne hoşuma gitti, Merlin’in sakalı diyemiyorum haliyle.

Bunun dışında, Dumbledore aşkına Colin Farell sen büyücü olmak için doğmuşsun da haberimiz yokmuş. Sen ne asa kıvıranmışsın yahu. Valla bayıldım. O asa tutuşları, hareketler, doğallık, oyunculuk 10 10 10. Ten - point goes to Colin. Bayıldım bayılmasına da spoiler vereceğim üzerinize afiyet ya ne güzel bir dünyadır ki Farrel’ın Depp’e dönüştüğü dünya. Tam üzüleceğim gönlümün asa sallayıcısı gitti diye, Johnny Depp geliyor bembeyaz saçlarıyla. Adama daha nasıl yükseltir çıtayı, nasıl çeşitler karakter çeşitlemesini bir de nasıl hepsini güzel giyer hayret. Ya daha dur iki üç dakika ya var ya yoktu deyin siz ama ben anlarım :P.Bir de Johnny Depp ya cebinden çıkartır böyle karakterleri. Grindelwald demişken ben Dumbldore’u bekliyorum deli gibi. Kim oynayacak geçmişlerini, arkadaşlıklarını hatta ve hatta kız kardeşinin ölümüne sebep olan o geceyi ayrıntılarıyla görebilecek miyiz, ki bu kadar seri yapılacaksa bence olası, merakla bekliyorum. Tabi bir de şekerlemelerin arkasına kazınmış o müthiş Dumbledore Grindelwald düellosu var ki, şimdiden heyecanlandırıyor insanı. Johnny Depp’e yaraşır, karşısına gelecek oyuncuyu merakla bekliyorum. Tahminleri alayım yorumlara.  Ya zaten biliniyor derseniz yazın da öğrenelim yahu. Johnny Depp demişken Grindelwald’ın son sözü “Biraz ölelim mi?” nasıl güzel bir sondu ya o. Offf ki ne off. Depp ölelim derse biz zaten seve seve gülüm deriz. Senden gelecek Avada Kedavralar bize büyücü düğünüdür. Bu kadar kötü espri yeter. Elitliğime dönecek olursam Grindelwald’ın ortaya çıkışından sonraki bu birkaç dakika bile paragraf yazdırıyorsa diğer filmlerde düşünemiyorum. Bu filmlerde Grindelwald Voldemort’u geçecek gibi. Scamander kahramanımızsa sanırım Grindelwald daha dominant olacak. Şikayetim yok hatta lütfen olsun. Tabi ki Dumbledore’u da başkarakter olarak bekliyorum. Söz konusu Potter dünyasıysa daldan dala atlıyorum kusuruma bakmayın J.

Rowling’in çantaları kalp ben. Hayatımda en çok istediğim şeylerden biri Hermonie’in her acciosunda her şeyi eline veren çantasıdır. Bir de yanınızda taşıyacağınız, kullanışlı, taşınılabilir, mugglesavar yeni bir çanta gördük bu filmle. Newt Scamander’in fantastik canavarlarını muhafaza edip, araştırıp, koruyup kolladığı dört mevsimi barındıran çantasını da oradaki hayvanat bahçesini de sevdim. Daha çok şaşırmak ve benimde olsun, aman ne de ilginçmiş diyebileceğim daha çok canavar isterdim ama bu da güzel. Scamander neden sürekli sol profilden bakıyor, aşık olduğu kız neden bu kadar soğuk bir oyuncu, ikiz kardeşin bu yeteneği nerden ötürü, her şeyi unutan muggle amcamız diğer filmde olacak mı, babam böyle pasta yapmayı nerden öğrendi? Kafamda deli sorular diğer filmleri bekliyorum.

Bunlar dışında komik bir filmdi, sıkılmadım, çok bir beklentim olmadığındandır eğlendim, beğendim, sevdim. Hatta biri izlemedim gel bir daha gidelim dese gider izlerim. Harry Potter döneminden önce ve farklı olacağını biliyordum o yüzden beklentilerim bu doğrultuda değildi. İlk film olduğundandır, çok fazla karakter olay oluyor gibiydi, takip ederken bir dakika yavaş gidin diyordum ama sonra tabi ki hepsi bağlandı ve tembel seyirciniz ben biraz rahatladım :P. Yani Hollywood filmi olmuş demek istemiyorum ama biraz olmuş. Hollywood’dan güzel filmler çıkmıyor değil ama aynı şeyleri de üst üste bu kadar benzer şekilde kullanmayalım yahu. Bunun dışında John Williams'ın muhteşem Potter bestesini duymak çok güzeldi. Nostaljik anlar yaşadım, gözlerim doldu. İzleyeli de zaman oldu kesin unuttuğum şeyler vardır da artık konuştukça hatırlarım. Yorumlarla kapatırız arayı. Biz geçelim asıl Harry Potter kitabına.

Harry Potter ve Lanetli Çocuk




Yani Rowlingcim Harry Potter’ı böyle ebeveyn olarak yaşatmak için Voldemort’u baba yapmak zorunda değildin. Tam bir Yeşilçam sineması. Bu nedir yahu. Hayır ben Albus’un Hogwarts yıllarını ve o değişme sürecini, Draco’nun dokunaklı ebeveynliğini, Scorpious’un tam teferruatlı hayatını, karakterini okumak isterdim. Yeniden Hogwarts koridorlarında dolaşmak ve derslere girmek isterdim. Hem de seve seve, bayıla bayıla. Tiyatro oyunlarını zaten çok nadirdir böyle okuyup sevdiğim, izlemek eminim daha farklıdır ama böyle bazı şeylerin içi çok boş kalmış. Bir de Rowling’in yazmadığı çok belli. Üstün körü olmuş, keşke Rowling ablacım baştan yazsaymış off çok güzel olurdu ya. Yalnız Voldemort’un işi gücü yok Bellatrixle çocuk yapacak yok artık daha neler. Hiç inandırıcı gelmedi bana. Bir de ne ara doğdu o çocuk Bellatrix ölmeden ne ara doğurdu kafamda yine deli sorular. Bir de birkaç yerde mantık hatası sezdim şu an hatırlamasam da belki de benim dikkatsizliğimdendir. Ona tekrar bakacağım, o zaman tartışalım Potter fanlar.  Snap'i tekrardan okumak ve onun o espritüelliği süperdi. Çok özlemişim onu da. Güldüm, güzel yerler vardı ama beğenmedim. Ben kitap isterdim oyun değil. Kitap olarak basılacaksa yeniden yazılsaydı keşke. Böyle olmamış. Yine Harry Potter der bağrıma basarım ama ısınamadım. Belki tiyatro oyununun kaydını izleme şansım olsa fikrim değişir, sanmıyorum ama böylesi biraz satış işi olmuş. Sırf adını duyup gelenler çoktur ki Harry Potter adı her şekilde satar. Neyse bu kitabı da filmden sonra çıkıp hemen aldım. Bu dünya gerçekten büyülü bir başladın mı bırakamıyorsun. Hep daha fazlası olsun derdi. Yine de uzun zaman sonra yeni şeyler okumak izlemek güzeldi. Ben çok sevindim ve zevk aldım. Umarım Harry Potter da alternatif büyücü dünyaları da yayınlanır.


2 Ekim 2016 Pazar

Caramel – Nadine Labaki (2007)




Hikayemiz Lübnan/Beyrut’ta geçiyor. İsmi Karamel, adı gibi hayatın, kadın olmanın acı tatlı yanını gördüğümüz bir film. Bir kuaför salonunda çalışan üç kadının, oyuncu olmak isteyen samimi müşterilerinin ve terzi teyzelerinin hayatına odaklanmış. Başrol oyuncumuz Layale afeti devran, genç ve güzel. Neşeli, cıvıl cıvıl bir kadın ama o evli bir adama umutsuzca âşık. Onunla beraber çalışan arkadaşı Nisrine Müslüman bir gençle nişanlı ve yakında gerçekleşecek düğününün stresi ve baskısı altında. Rima, kuaförde çalışan kadınlardan hoşlanan genç bir kız. Sesi de öyle güzel ki yüreğinize dokunur. Bir de iki çocuk annesi, boşanmış, oyuncu olmak isteyen orta yaşlarındaki Jamale. Oyuncu seçmelerine gidiyor ve sık sık arkadaşlarının olduğu bu kuaföre geliyor, gençlik döneminin geride kaldığını kabul etmek istemiyor. Ve bir de teyzeleri terzi Rose. Yaşlı annesi Lili ile yaşıyor, Lili , yollardan kağıt toplamayı seviyor. Kızını kızdırmak ve müşterileri rahatsız etmek başlıca hobileri arasında :). Rose kendini unutmuş belki de kendinden vazgeçmiş bir kadın. Kendini annesinin bakımına vermiş ve geçinme derdine düşmüş. Aşk, süs, bakım onun için uzak ihtimal, lüks. Kendine layık görmüyor. Filmde mekan, kostümler ve müzik şahane. Filmin ahengi, rengi güzel. Bu küçük ayrıntılara bayılmamak elde değil, konusuna da. Filmde dram var ama dedik ya adı gibi acı tatlı bir film, karakterlerle ağlarken onlarla gülebiliyoruz. Kadın olmak zor çok zor fakat aynı zamanda eşsiz ve eğlenceli de. Filmde erkek karakterler yok denecek kadar az. Layale’in aşık olduğu adamı görmeyiz hatta sesini bile duymayız ama karısının dünyasına az çok hakim oluruz. Gördüğümüz erkeklerden ikisi dışında diğerleri konuşmaz bile doğru dürüst. O ikisi de aşıktır belki sevilen belki de sevildiğini bilmeden. Bu filmde kadınlar ön planda. Onların anlatacakları, dertleri, sıkıntıları baş rolde. Stereotip olmadan farklı karakterlere, inanışlara, görüşlere sahip kadınlar bu filmde. Hepsi biz, hepsi gerçek. Hepsi birbirinden farklı ama bir o kadar da bir.




             


Özgürlüğü de anlatır film. Rima’nın saçını yıkadığı güzel kadının saçınızı keselim sözü üzerine verdiği cevap keşkedir. Keşke kestirebilsem; önyargıları, bana olan bakışları, insanların düşüncelerini ve istediğimi yapabilsem bir kere. Bari bir kere kimsenin ne dediğini umursamadan kestirebilsem der işte o keşke. Ve “evdeki” herkes delirdiğimi düşünür diyor. Herkes kim, başından beri gözümüze çarpan altın halkanın sahibi mi? Bilemeyiz ama sonunda “keşke”’nin ”iyi ki”’ye biliriz dönüştüğünü. Filmin sonunda da yönetmen “Benim Beyrut’uma” der birbirinden farklı bu kadınların saygı ve sevgiyle beraber yaşamalarına referans vererek. Ve son sahne gelir. Anne kız sokaktan kağıt toplarlar renk çaprazlamasıyla ve muhteşem bir final müziğiyle. İstemsizce gözlerinizden yaşlar akar yavaş yavaş. Onlar bizsiz de hayatlarına devam eder, biz ise bu acı tatlı hayatların arasında ağzımızda karamel tadı gözyaşlarıyla süslenmiş yüzümüzdeki tebessümle bakarız ekrana.



 Fotoğraflar benim tarafımdan hazırlanmıştır.

29 Eylül 2016 Perşembe

Gençlik - Paolo Sorrentino (2015)

Merhaba arkadaşlar nasılsınız? Ben fena sayılmam. Buralarda çok anlaşılmasa da, en çok film izliyorum. Ne dizi, ne kitap ne de müzik bu yaz en çok film izledim. Hala izlenecek o kadar çok film var ki hem klasik hem tür hem de sevdiğim yönetmenlerin filmleri derken liste uzadıkça uzuyor bir de bunlara yeni gelen filmler eklenince off mu ohh mu bilemedim. Bomba gibi bir Filmekimi geliyor fırsatı olanlar koşsun koşsun gitsin, twitter’da sürekli paylaşıyorum haberlerini aşina olanlar vardır. Bu sene maalesef ve maalesef gidemeyeceğim ve aşırı derecede üzgünüm. Her sene bir iki film bile olsa giderdim ki bakınız 2015’te istediklerimden, zamanı uyanlardan ve gelen filmlerden denk gelen 3 filme gidebildim (ders ekmem bile gerekmişti :)) ama bu sene gidemeyeceğim, hele ki geçen dönem hiçbir film festivalini kaçırmazken. Neyse hayallerimi ve kırıklarımı bir kenara bırakırsak bu yazıyı yazmadan önce blogumuzda yeni sezona girerken sizlerle yeni kararımı da paylaşayım. Artık daha çok film incelemesi, tanıtımı tek tek yapmaya karar verdim. Büyük çoğunlukla üşengeçlikten blogda çok ama çok az inceleme var. Listelerimiz zaten var, onlar devam edecek ama o listeler koyacağımız filmlerin tek tek tıkları olsa güzel olmaz mı? Bence mis gibi olur şöyle merak edenlere detaylı, spoilerlı/sız incelemeler paylaşsam. Yani listelere devam ama liste dışı/içi fark etmez incelemelere yoğunlaşma olacak. Yazdan başlayarak birçok yeni bölüm oldu blogda ve devamı gelecek başka alanlarla da. Şimdilik bu kadar. Eski konseptlere de devam ediyorum, merakta kalmayın sadece yeni fikirler, yeni eklemeler daha çok kişiye hitap etmeyi düşünüyorum. Umarım hoşunuza gider. Yeni sezona başlayan tv kanalları gibi oldum :). Jeneriğim eksik ama ondan da eksik kalmıyorum ve müziksiz asla sloganıma devam ederek bu yazıyı okurken dinlemeniz için müthiş bir şarkı koyuyorum buraya. Bu arada sakın korkmayın sevgili okuyucularım, her yazıda böyle çenem düşmeyecek, sadece inceleme olacak eskisi gibi, gerek yok bu kadar laubaliliklere sonuçta ciddi bir kültür sanat blogu burası (?), kendimize gelelim :). Hadi o zaman başlayalım.




Gençlik - Bir Yaşlılık Hikayesi


Her şeyin bir zıddı vardır ve biri varlığını diğerine borçludur. İyi kötü olduğu için kendini gösterir, çalışkan tembelin yanında belli olur ve gençlik yaşlılık olduğu için. Biri diğerini var eder, tamamlar ve aslında zıddını da içinde barındırır. Filmin adı belki de bu yüzden gençlik çünkü gençliğin olmadığı yerde yaşlılığı anlatamazsın. Gençken her şey kolay, hata yapmak, sorumlulukları üstlenmemek, keyfince düşünmeden yaşamak, endişelenmek ve tabi ki yaşlılığı, geleceği, yaptıklarınızın sonucunu düşünmemek tabi bu durum ilerleyen yaşlarda değişiyor.



“ Düşüncesizlik baştan çıkarıcıdır”

Festivallerin en çok sevilen filmlerinden bir olmayı başaran Youth, gençlikte önemi olan şeylerin artık önemli olmadığı ve önemli olmayan dikkat edilmeyen şeylerin önemini, bu tezatlığı gösteren bir film. Fred, acı çeken bir adam. Eski bir müzisyen, orkestra şefi. Kraliçeye konser vermektense hayalinde ineklere şeflik yapmayı tercih ediyor. Arkadaşı yönetmen Mick, genç ekibiyle vasiyetini yani son filmini yazıyor. İkisinin çocuklarının evliliği adamın başka bir kadına aşık olmasıyla bitiyor. Kadın perişan, adam mutlu. Kadın şimdi acı çekiyor. Bu acı önemli. Bir de yeni filmi için hazırlanan genç oyuncumuzun geçmişte yaptığı düşüncesizlikleri var kendine göre.  Dünya çapında birçok filmde oynayıp da sadece yüzünün bile görünmediği robot filmiyle tanınması mesela. O da önemli. Ya bundan yirmi yıl sonra?




“ Her biriniz gözlerimi açtınız. Sayenizde korku saçmalığıyla vaktimi harcamamız gerektiğini anladım.”

“Senin benim arzularımdan bahsetmek istiyorum. Saf, imkansız ve edepsizler fakat bunların önemi yok çünkü bizi insan kılan onlardır.”

Peki, önceden önemli olup da şimdi önemli olmayan neydi? Anlık heveslerdi. Fred ve Mick’in aynı kıza vurulmaları, günübirlik ilişkiler, çocuğunuza ayırmadığınız bir saat, ön yargılar. Peki önceden önemli olmayıp da şimdi önemli olan neydi? Gün içindeki ürin miktarı, küçük kaçamakların sonuçları, çocuk diye anlamaz sandığınız yavrularınızın her şeyi bilmesi daha doğrusu hissetmesi, popülerlik. Artık genç vücutlar asla ulaşılamayacak bir hayal, sigara içmek zararlı, saat artık geç, tuvalete gitmek önemli ama arkadaşının senin beraber olmak için feda edemeyeceğin kızla berber olup olmadığını hatırlayamaması bile önemli değil. Gençken yaptığın şeyler önemli ama önemsenmeyecek kadar da önemsiz çünkü hepsi düşüncesizliklerimizin, gençliğimizin, arzularımızın bir parçası, sonucu. Düşünmeden atılan adımlar ilerde canınızı sıkabilir, pişman olmanıza neden olabilir ama bizi insan yapan da bu değil mi? Her şeye rağmen devam etmek, yaptıklarımızın iyi veya kötü sonuçlarına katlanmak, hepsi önemli. Genç oyuncumuzun, robot olarak tanınmaktan dert yanarken yanına gelen küçük bir hayranı belki de yaptığı her şeyi, o memnun olmadığı robot olmayı bile haklı çıkarabilir, ona kendine farklı bir şekilde bakmasını sağlayabilir. Aslında o kadar rolde oynadığı halde kendisini bir robot olarak görenin yine insanın kendisi olduğunu gösterebilir. Geçmişte yaşadığın tüm düşüncesizlikleri kabullenmek önemli. Filmde bu çatışmaları fiziksel ve zihinsel olarak göstermek de önemli. 

Peki, gençlikte ve yaşlılıkta da değişmeyen ne? İkisinde de önemli olan ve hep aynı kalan ne? Bizi biz yapan, hatalara sebep olduğu kadar dengi olmayan mutluluklara da sebep olan o şey ne? Her olumsuzluğa, acıya, yaşadığın iyi kötü her şeye değen? Cevap basit. Cevap aşk. Sevgiliye olan aşk, çocuğuna duyduğun aşk, müziğe olan aşk, sanata olan aşk, yaptığın işe olan aşk, aşk aşk aşk. Sevmek önemli, sevilmek önemli. Aşk önemli. Hafızan seni olaylar konusunda aldatabilir, yanıltabilir, en ihtiyacın olduğu yerde seni yalnız bırakabilir ama hislerin asla.



“Tüm tükenmişliğe, zorluklara ve acılara rağmen o zamanlar birlikte olduğumuzu bilmiyorlar. Melanie! Her şeye rağmen birbirimizi basit bir şarkı olarak düşünmeyi sevdiğimizi bilmemeliler.”


 Fotoğraflar benim tarafımdan hazırlanmıştır.

14 Nisan 2016 Perşembe

Nilipek Sevmek

Merhabalar efendim, merhabalar tekrardan hoşgeldiniz :). Yine müzikle yolumuza devam ediyoruz. Şimdi sizlere büyük ihtimal birçok müzik öneri kısmında albümü önerilen bir ismi sevmek yazısı paylaşacağım. Nilipek, son zamanların en güzel albümlerinden birini yayınladı. Ben şahsen çıktığından beri albümü Spotify'dan başa sarmadan duramıyorum. Hele ki soğuk Ankara günlerine öyle güzel geliyordu ki değmeyin keyfime :). Son zamanlarda Kalben, Burcu Tatlıses, Deniz Tekin.... gibi isimlerin hayatımıza girmesi, kadınların da müzik dünyasında var olduklarını hissetmemiz o kadar güzel renk oldu ki onların bu güzel şarkılarını paylaşmamak zalimlik olur :). Biraz geç kalmış bir yazı gibi görünebilir ki ben şiddetle karşı çıkarım. Bu albüm zamansız sevgili okuyucum derim :). Adet yerini bulsun, 5 maddeyle Nilipek sevme nedenlerimizi sıralayalım.

En altta her zamanki gibi ilgili linklere ulaşabilirsiniz :).


1.Yumuşacık sesi


İnsanı dinlendiren, yormayan çok güzel bir sesi vardır.




2.İçimize işleyen şarkı sözleri


"Senden uzakta tatsız çileklerden tatlı reçeller yaptım sana" (Senden Uzakta)

"Sen bilmezsin benim gözlerim nasıl büyütür
Olmayan işaretleri nasıl net görür
.
.
Baktırır mıyım yüzüme eğer güldürürsem" (Gömülür)

"Umrumda olmayan bir dünya bıraktın bana" (Yeşil Çimler)

"Bir fotoğraf o anın ne kadarını saklar bilmem" (Bilmem)

Örnekler çoğaltılabilir :).


3. Ukulelesi ve çizimleri


Eğer iyi bir çocuk olursanız bazı videolarında elinde ukulelesini görebilirsiniz :). Aramızda kalsın çok da güzel çizimleri var :).



4. Can Kazaz ve Biz gibi muhteşem isimlerle düetleri


Can Kazaz ile beraber "Kendi Halimde" ve çok sevdiği Biz'in "Dünya Büküldü" şarkılarına eşlik ettiği aşağıdaki videolarda görülmüştür (Can Kazaz'ın çorabı <3) :). Kendisi Biz'in "Dünya Büküldü" şarkısının dünya tatlısı klibinde de boy göstermiştir :). YÖKŞ solisti Erdem Topsakal ile de bir düetini bulmak mümkün.




5. Çünkü o da bir blog yazarı.


Hem de çok tatlı yazıların olduğu bir blog. Çok güzel fotoğraflar ve eğlenceli anlatımlarla şuradan ulaşabilirsiniz :). (Başka blogları da var ama en etkin bu.:)


Bonus: Yüzünden eksik olmayan gülümsemesi 

Umarım o gülümsemesi hiç eksik olmaz ve bizi de yaptığı güzel şarkılarla hep mutlu eder :).

Palmiyeler/Palmiyeler EP



Merhabalar efendim, bugün duyanların duymayanlara iletmesi gereken çok tatlı bir grubun EP'lerinin tanıtımını yapacağım. The Kilink'ten belki duyan vardır ben bu gruba kadar duymadım ama. İzmir çıkışlı bu genç ve dinamik grubun 2015 yılında kendi adlarını taşıyan ilk EP'leri yayınlandı. Facebook' ta türlerini psychedelic pop, slacker rock, garage, surf rock olarak tanımlasalar da röportajlarında müziğinizi hiç dinlemeyen birine nasıl tarif ederseniz sorusuna grubun davulcusu Rana Uludağ'ın cevabı " Gözlerini kapayınca kendini deniz kenarında palmiyelerin altında güneşlenirken hayal edebileceğin enerji dolu ve samimi bir müzik." grubu dinledikten sonra takdir edersiniz ki daha uygun :) (Röportaj'a ulaşmak için buraya.). İşte onlar böyle müzik yapan bir grup, daha nasıl güzel açıklanabilir bilmiyorum.

Beş şarkının olduğu bu EP'nin tamamını dinlemem sebep ve hatta onları tanıdığım şarkı "Palmiyeler" şarkısıdır :). Evet bu yazıyı okuyan güzel insanlar, palmiyelerin etinden, sütünden yararlanmışlar :). İyi de yapmışlar. Çünkü bu şarkı benim onları tanımama ve daha fazla şarkılarını dinlememe vesile oldu. "Aşkından ölüyorum ben" diye açılışı yapan bu şarkıyı yukarıdan açıp bu yazıyı okurken dinleyebilirsiniz. Bu grup için ne kadar olumlu ve sevimli sıfat varsa kullanabilirim. Müzikleri aracılığıyla yansıttıkları enerji o kadar yüksek ki dinledikten sonra tebessüm etmemeniz imkansız :). 




Şarkılarda güzel müzik ve minimalist sözlerle de kalbimizi kazanan grup için sözel tanımlamalardan çok görsel tanımlamalar daha uygun geliyor. Nasıl mı, hani böyle polaroid fotoğraflar olur ya böyle renklerin en yumuşak tonlarının olduğu ya da vintage efekti olan o içinizi ısıtan tatlı videolar gibi :). Böyle grupların daha büyük kitlelere ulaşıp, desteklenmesini önemli olduğunu düşünüyorum. Yeni neslin bu tarz müzikler yaptığını görmek, dinlemek benim açımdan her zaman muhteşemdir. En yakın zamanda bu kayıtları gibi muhteşem bir albümle dönmelerini merakla bekliyorum. Hatta şöyle albümleri çıksa da Palmiyeler Sevmek yazısı yapsak :). 

Bu beş şarkıya ve onlara ulaşabileceğiniz bağlantılar hemen aşağıda, kendinize iyi bakın :).

https://www.facebook.com/palmiyelerr/
https://palmiyeler.bandcamp.com/
https://www.instagram.com/palmiyeler/
https://soundcloud.com/palmiyeler