inceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
inceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Şubat 2018 Pazar

R.W. Fassbinder'den Aforizmalar: Petra Von Kant'ın Acı Gözyaşları (1972)


Fassbinder'i daha önce blogda da bahsettiğim Ali:Fear Eats The Soul filmiyle tanıdım ve çok sevdim. Filmlerini de izlemeye devam ediyorum. Kısa hayatına birçok film sığdıran bu Alman yönetmenin filmografisinde en çok öne çıkan filmlerden biri şüphesiz Petra Von Kant'ın Acı Gözyaşları. Kendi oyunundan filme çekilen bu filmde Petra, kocasından boşanmış annesine bakan yatılı okulda bir kızı olan ünlü bir moda tasarımcısı. Karin ise genç ve güzel geçmişinde acılar yaşamış evli bir kadın. Bir de Marlene var, her şeyi gören duyan ama orada yokmuş gibi davranılan sadece ihtiyaç duyulduğunda var olan ve sonra tekrar kaybolan uysal bir asistan. Filmde Petra'nın arkadaşı, kızı ve annesi de küçük ama etkili rollerle film boyunca çıkmadığımız Petra'nın odasında, hayatında kısa bir an var olurlar, bir de filmde yokluğuyla var olan eski kocası var Petra'nın.

Filme çekilen bu oyunun film hali oyun halinden pek uzaklaşmamış bunun nedenlerinden biri tek mekanda geçen bir film olması ve karakterlerin tiyatro oyunlarındaki gibi ekran karardığı/perde değiştiğinde kıyafetlerinin değişmesi gibi birçok tiyatro ögesini barındırır. Petra karakterini başarılı şekilde canlandıran Margit Carstensen başta olmak üzere oyuncuların sahnede oynuyormuşçasına kamera karşısında da oynamaları bu teatral havayı arttıran ögelerden biri. Tabi bu teatral havada Fassbinder'in gözümüzü gönlümüzü mest eden ve güzel görüntüler izlememizi sağlayan estetik bakış açısını unutmamak gerek. Uzun monolog ve diyalogların olduğu bu filmde Fassbinder'den birçok hafızalarımızda yer edecek notlar yakalarız. Şimdi ben de sizlerle kendimce bu üzerine düşünülecek sözleri paylaşmak isterim. Keyifli seyirler.



Hepimiz kendi tecrübelerimizi yaşamalıyız.

Hayatta öğrendiğin şeyleri kimse senden alamaz. Aksine seni olgunlaştırır.

En başından sonunu görebildiğinde tecrübe için zahmete girmeye değer mi?

Evlilik insanlardaki en kötü yanları çıkarıyor.

Istırap verici şeylerin hissettiğin güzel şeylerden bir hayli fazla olduğunu anlaman çok üzücü inan bana.

Artık geri dönemediğin ve baştan başlayamadığın o an çok korkunçtur.

Bir insanı anlamaya başladığında acımak için bir sebep kalmaz ortada.

Zor biri gibi görünüyorum çünkü kafamı kullanıyorum.

Şüphesiz bazı şeyler ters gittiğinde ilişki bıkkınlığa ve nefrete dönüşür.

Sadece bu dünyada kendime ait küçük bir yer istiyorum.

Filmlerden çok hoşlanırım. Özellikle tutkuyu ve acıyı anlatan filmlerden.

Bence insanlar birbirlerine ihtiyaç duyarlar. Bu şekilde yaratılmışlar ama onlara nasıl birlikte yaşanacağını öğretmemişler.

İnsanlar korkunçlar Karin, Her şeye dayanabiliyorlar. İnsanlar zor ve acımasızlar. Herkesin yeri doldurulabiliyor. Bu insanların öğrenmek zorunda oldukları bir şey.

Ona aşık değildim, sadece ona sahip olmak istedim. 
Devamını Oku »

11 Şubat 2018 Pazar

Zaman Asla Ölmez, Çember Yuvarlak Değildir: Yağmurdan Önce - Milcho Manchevski



Filmde kısacık bir an görünen bu duvar yazısını felsefe edinmiş Yağmurdan Önce, hem anlatımı hem hikayesiyle herkesin izlemesi gereken zamansız bir film.

Susma yemini etmiş bir keşiş, kaçak bir kız, aşık bir adam ve kararsız bir kadının zaman sıralamasına uyulmamış "Kelimeler, Yüzler ve Resimler"'den oluşan üç parçalı hikayesi. İnsanların bize kondurduğu etiketleri değil insanlığımızı düşündüren bir film. Birbirinden bağımsız gibi görünse de bir çember gibi hepsi birbiriyle ilişkili ve belki de sebebi üç hikaye. Öyle ki işte bu yüzden çember tamamlandığında biz hikayenin tamamını gördüğümüzde ne izleyici ne de karakterler aynı kişiler olmuyor.

Savaşın etkilerinin görüldüğü Makedonya'da geçen bu hikayede bir manastırda susma yemini etmiş Kiril ile çobanı öldürmekle suçlanan Zamira'nın hikayesi ile başlar film. Kiril, Zamira için yemini bozar ve aşk kelimelere ihtiyaç duyar, suskunluğa galip gelir.

İkinci hikaye Londra'da iki savaş fotoğrafçısını anlatır. İkisi de bu savaştan sağ çıkamamıştır ve birbirlerini seviyordur ama engeller veya kısaca hayat olur.

Son hikayede 16 yıl sonra memleketine dönen ödüllü bir fotoğrafçı ve bıraktığı yerden devam etmek isteyen bir adam vardır. Lakin kendi ne kadar öyle davranmak istese de  hiçbir şey aynı değildir. Dünya daha acımasızdır ve savaş sadece şehirleri değil insanların ruhlarını da harap etmiştir.

Bize insan olmayı, sevmeyi hatırlatan nadir filmlerden biri Yağmurdan Önce, izleyin izlettirin, sevgiyle kalın.
Devamını Oku »

6 Şubat 2018 Salı

Rebel in the Rye/Çavdar Tarlasındaki Asi - Danny Strong (2017)


Bir Çavdar Tarlasında Çocuklar sever olarak söylemeliyim ki, J.D Salinger'ın bu biyografisini merak ediyordum. Filmi sevdim, bence sanatçının bir genç veya asi veya yazar olarak portresini, çelişkilerini, dramını güzel yansıtmış, eksikleri olsa da. Salinger'ın yazar olmak istemesine karar vermesinden başlayarak aşık olduğu Nobel ödüllü Eugene O'neill'in kızı Oona ve onun Salinger savaştayken Charlie Chaplin ile evlenmesi dahil ilişkileri, inancı, dünya çapında üne kavuşan Holden Caulfield karakterini yaratma süreci,  kitabın en sonunda yayımlandıktan sonrasını ve yazmaktan değil ama yayınlamaktan vazgeçişini anlatan ve özellikle Holden üzerinde durulan bir Salinger biyografisi olmuş.

Salinger, Holden karakteri gibi birçok okuldan atılmış lakin en son yazar olmaya karar verip hocası ve arkadaşı Whit Burnett ile dersler vasıtasıyla tanışmasıyla kendini yazar olarak keşfetmeye başlar. Bu dersler sırasında başlayan yazım süreci savaş yıllarında biraz sekteye uğrasa da yazmak onun hem ilacı hem yarası olmaya devam edecek ancak kesin bir şey var ki savaş onu tamamen değiştirecektir. Kitabı yayımladıktan sonraki aşırı ilgi ve şöhret de onun bu psikolojisine iyi gelmeyip kendisini başkaları hakkında daha takıntılı bir insan yapacak ve insanların oluşturduğu bu güven sorunu belki de onun yayımlamayı bırakıp inzivaya çekilmesinin başlıca nedeni de olacaktır. Kitaplarında çoğunlukla gençleri seçmesinin bir nedeni olarak da masumiyeti göstermesi de bundandır. Daha dünya tarafından mahvedilmemesi onu çeken yanıdır çünkü kendisinin de bir yanı masum kalmak isterken bir diğer yanı artık asla masum olamayacağını bilir çünkü masum olamayacak kadar çok şey görmüştür.

Çok da tartışmalı bir kitap olmasının sebebi birçok insanın kendini Holden sanması dışında John Lennon'ın katilinde ve Ronald Reagan'ı öldürmeye çalışan saldırganda da kitabın bulunması ve kitap hakkında acaba suikasta mı teşvik ediyor diye araştırılmasıdır. Bu suikast düzenleyen saldırganların J.D Salinger gibi üç isme sahip olması da başka bir ayrıntı.

Hayatımın kalanını yazarak geçireceğim ve karşılığında hiçbir şey almayacağım diyen Salinger sözüne sadık kalmış ve bu karardan sonra herhangi bir şey yayımlamamıştır.

Çavdar Tarlasında Çocuklar, hiç şüphesiz çok sevilen ve okunan kitaplardan biri. Eğer hala okumadıysanız bir şans verin derim. Üzerine de çerez niyetine bu filmi izleyebilirsiniz. Sayfalarda okuduğunuz karakterin yaratım sürecini kitaptan alıntılarla izlemek keyif verecektir, her ne kadar yazar için zorlu bir süreç olsa da. Sevgiyle kalın :)
Devamını Oku »

1 Şubat 2018 Perşembe

Çağlar Boyunca Etkisini Kaybetmeyen Bir Tragedya: Antigone - Sophokles



Yıllar boyunca birçok kitaba filme konu olan hatta bir komplekse adı verilen Oidipus'un tragedyasının devamı niteliğinde kızlarından Antigone'un tragedyası Theban oyunlarından biri Antigone. Oidipus'un babasını Laios'u öldürüp kral olarak onun yerine ülkenin başına geçip annesi ile evlenmesi ile iki kızı iki oğlu olur. Bu gerçeğin açığa çıkmasıyla annesi ve karısı olan Jokaste intihar eder ve Oidipus iki gözünü oyarak kör olur.

Eğer Kral Oidipus'u okuduysanız bunları zaten biliyorsunuzdur, okumadıysanız şiddetle tavsiyemdir. Antigone'da, Oidipus'un kızlarından Antigone'nun iki erkek kardeşinin ölümü sonrası tahta geçen dayıları Kreon'un kibri ile ailesinin sınanmasını okuyoruz. 

Oidipus'un yerine tahta geçen kardeşlerden Eteokles kardeşiyle yaptığı anlaşmayı bozar ve tahtı bırakmak istemez. Bunun üzerine kızgın kardeş Polyneikes, kardeşi Eteokles'e savaş açar ve ikisi de bu savaştan birbirinin katili olarak çıkarlar. Boşalan tahta dayıları Kreon geçer ve kardeşlerden Eteokles'ın krallara layık bir şekilde gömülmesini sağlarken diğer kardeş Polyneikes'in gömülmesine bile izin vermez, vahşi hayvanlara yem olması için kırlara atılmasını emreder. Antigone kardeşinin ölüsüne ve Tanrılara olan saygısından kralın emrine itaat etmez ve Kreon ile Antigone'nun çatışması daha büyük çatışmalara ve adının hakkını veren bir tragedyaya dönüşür. Bu tragedyada kaçınılmaz sona yaklaşılırken bize birçok mesaj vermekten de geri durmaz. Oidipus'un işlediği günah ve lanetinden çocukları da nasibini alır. 

İzlediğim birçok filmde ve kitapta referans olarak verilen bu çağlar boyunca etkisini kaybetmeyen oyunu mutlaka okumanızı öneririm. Şimdi değerli gördüğüm birkaç alıntıyı paylaşmak isterim. Edebiyatla kalın :). 


Alıntılar;

"Nefret etmek için değil, sevmek için yaratıldım."

"Kötü iyi görünür, tanrının felakete sürüklemek istediklerinin gözünde"

"Yanlış konuşuyorsun demeyeceğim, ama bazen başkaları da doğruyu bilebilir."

"Utanmıyor usun çoğunluktan farklı olmaya?"

"Nasıl emirler vereceğimi halk mı öğretecek bana?"

"Yaşlarına değil yaptıklarına baılmalı insanların."

"Öbür dünyada kim bilir nasıldır 'iyi'nin tanımı!"



Dipnot: Fotoğraf bana aittir.
Devamını Oku »

29 Ocak 2018 Pazartesi

Kedi - Ceyda Torun (2016)


Bir köpek insanı olarak söylemeliyim ki kedilerin baş rolde olduğu bu belgesel filmi mutlaka izleyin!

Kediler ilginç hayvanlar, anlaması zor ve karmaşık. Ceyda Torun da bu kedileri daha dar bir alanda İstanbul'un sokak kedilerini incelemeye almış ve ortaya İstanbul gezisi eşlinde harika bir playlistten oluşan sürekli yüzünüzde tebessümle izleyeceğiniz çok tatlı bir film çıkmış ortaya.



Filmde birçok kedinin hikayesini onların peşinde bir öğleden sonra geçirerek takip ederek öğreniyoruz ve onların doğasını biraz da olsa anlamaya çalışarak. Hepsi ayrı bir karakter ve hepsinin hikayesi farklı. Kedi deyip geçmeyin hepsinin huyu da farklı :). Kediler üzerinden konuşulan konular yapılan sohbetler bu kedilere yaptığımız eşlikte bizi çokça düşündürecek; sadece kedi olmak hakkında değil insan olmak hakkında da.


Kediler ilginç yaratıklar ve bize çok şey öğretiyorlar. Kendimiz hakkında, sevmek hakkında. Bu filmi izledikten sonra her sokak kedisini gördüğünüzde aklınıza filmdeki Bengü, psikopat veya gamsız gelecek. Belki bir yerlerde yavruları vardır diye düşünecek bu yaşına gelene kadar neler yaşadığını düşünerek üzüleceksiniz. Belki bir yere yerleşmiştir deyip umutlanacaksınızdır. Kesin bir şey var ki asla eskisi gibi sokak kedilerine aynı gözle bakmayacağınız ve empati gücünüzün biraz daha artıp kedilere saygı duyacağınız :). Kedi filmini izleyin, izlettirin <3.

Devamını Oku »

23 Ocak 2018 Salı

Loving Vincent - Dorota Kobiela, Hugh Welchman (2017)


100 ressam tarafından çizilen gözlere şenlik müzikleri kulaklarınızın pasını silecek Van Gogh'u sevmeseniz ilginiz olmasa bile filmine hayran kalıp resimlerinize başka bir gözle bakmanızı sağlayacak harika bir film, Loving Vincent.

İçe kapanık ve psikolojik sorunları olan henüz tanınmamış bir ressam, Von Gogh olmadan önceki Vincent bu filmde izlediğimiz. Ölümünün ardından ellerine geçen mektubu sahibine ulaştırmak isteyen bir postacının oğluna verdiği görev ile Vincent'ın intiharına kadar olan zamanı ve onu intihara sürükleyen sebepleri açıklamaya çalışan Armand, Vincent'ı başkalarının gözünden yeniden yazıp çizecektir.


Film boyunca Van Gogh'un eserlerine bir saygı duruşu var ve ana renk tabi ki sarı ve mavi. Gogh'un resimleri film ile yaşıyor ve siz buna karşı koyamıyorsunuz. Bir yandan hikayenin akışını merakla takip ederken bir yandan da çizimlerin güzelliğini hayranlıkla izliyorsunuz. Bir de buna harika müzikler eklenince gözlere kulaklara şenlik bir film çıkmış ortaya. Hala izlemediyseniz veya izlemeye karar veremediyseniz zaman kaybetmeden hemen izleyin Loving Vincent'ı :).
Devamını Oku »

22 Ocak 2018 Pazartesi

The City of Lost Children - Marc Caro - Jean Pierre Jeunet (1995)


Şarküteri filminin yönetmenlerinden, o filmdeki şehrin diğer tarafından başka bir hikaye hissi veren bir bilim kurgu filmi. Distopik atmosferine rağmen umudu cebinize koymayı ihmal etmeyen ve en umutsuz zamanlarda bile sevgi vardır diyen umut tazeleyen filmlerden Kayıp Çocuklar Şehri. Canım Dumby ne demiş, mutluluk en karanlık zamanlarda bile bulunabilir sadece ışıkları açmayı unutma. İşte o durumlarda bile sevgiyle açılan bu ışıkla bir kimsesiz çocuk aile bulabilir ve küçük kardeşini arayan bir dev başka bir kardeş bulabilir.

Çılgın bir canavarın rüya görmek için küçük çocukları kaçırdığı, cüce bir kraliçenin ona birbirinin kopyası 6 oğluyla yardım ettiği ve filmin önemli karakterlerinden her şeyi bilen beynin önderliğinde bu canavar çocukların rüyalarını çalmaya çalışır. Yalnız ne kadar uğraşırsa uğraşsın elde ettiği tek şey kabuslar olur.



Bu çocukların çalındığı şehirde kelimelerle arası pek iyi olmayan ama çok güçlü One'ın çocuk hırsızlarından sakladığı boğazına oldukça düşkün kardeşi çalındığında kardeşini almak için girdiği mücadeleyi ve ona hırsızlık yaparak hayatta kalmaya çalışan bir çocuğun yardımıyla kardeşini bulmaya çalışmalarını izleriz. O obur küçük kardeş filmdeki her sahnesinde gülümsemeye sebep olacak, öyle sevimli. Ara ara devreye giren kara mizah da sizi yine gülümsetecek unsurlardan.

One ile Miette'nin ilişkisinin Leon'u (1994) anımsatan bir yanı var lakin yine de en karanlık ve distopik mekanlarda bile sevgiyi gösterdiği için bu filme göz atmalı. Ve unutmayın ki en pahalı mücevherler bile sevginin yerini alamaz ve sevginin olmadığı yerde ne yaparsan yap elde edeceğin tek şey sadece kabustur. O yüzden çok sevin ve sevilin :). Mutlu günler, sevgiyle kalın  <3.

Devamını Oku »

3 Ekim 2017 Salı

Ali: Fear Eats The Soul (Korku Ruhu Kemirir) - Rainer Werner Fassbinder (1974)


Minimalist yapısına rağmen büyük şeyler anlatan Ali: Korku Ruhu Kemirir; her dakikasını zevkle izleyeceğimiz şiir gibi adıyla bize harika bir seyirlik sunar.

Yaş, dil, din, renk farkı aşka engel olmuyor ama ön yargılar, yaşam koşulları ve alışkanlık engel oluyormuş. İşte bunlar insanın ruhunu yavaş yavaş kemirip yaşamı katlanılmaz ve zor kılanlar. Ali Almanya'ya çalışmaya gelmiş yalnız Faslı bir adam, Emmi ilerleyen yaşına rağmen hala çalışan ama kalabalıklar içinde yalnız bir kadın. Biri dışlanıp ötekileştirmiş diğeri ise dışlanmamış ama yalnızlaştırılmış iki insanın birbirinde aşkı bulmasını izleriz.


Hor gören, küçümseyen, inanamayan gözlere rağmen beraber olmaya birbirini sevmeye çalışan iki insanın bu hikayesinde film; dekoru, müzikleri ve sinematografisiyle bizlere müthiş bir seyirlik sunar. 1974 yapımı bu filmde oyuncular harika bir iş çıkarırken, minimalist yapısıyla da kalbimizi kazanır.

Filmdeki tek kusur değişimin zamanla değil bir anda olması. Bu küçük ayrıntı dışında baştan sona gözleriniz dola dola izleyeceğiniz Rainer Werner Fassbinder yönetimindeki bu film sinemaseverlerin kaçırmaması gereken duyulara şenlik harika bir film. Korkunun ne bedeninizi ne ruhunuzu kemirmemesi dileğiyle, aşkla kalın <3.

Devamını Oku »

14 Ağustos 2017 Pazartesi

Cube - Vincenzo Natali (1997)



Yaşadığımız dünyanın mikrokozması (microcosm) olarak tanımlayabileceğimiz gerilim dolu güzel bir bilim kurgu. Yine çok fazla bütçe gerektirmeden güzel seyirlik sunan filmlerden biri.

Nasıl ve neden tuzaklarla dolu küpün içinde oldukları bilinmeyen sayıları sürekli değişen küpten çıkış yolunu arayan bir grup insanın dramı. Farklı meslek ve sosyal sınıflardan bir grup insanın rastgele değil bir nedenle kendilerini küpte bulmalarını fark etmeleriyle çıkışı aramaya başlayacaklardır.

Küpün içinden çıkmak için bir savaş verirken bir de kendi içlerinde savaş veren grubumuzun işi hiç kolay değildir. Toplumun farklı kesimlerinden olan bu insanların bazı nedenlerden ötürü seçilip bu sorunun yanında çözümle birlikte küpün içinde beraber olduklarını anlamaları kurtulmaları için önemlidir. Lakin insanoğlu kendinden olmayanı dışlama konusunda uzman olduğundan bir olmadan önce çokça kayıp vermesi gerekecek. İnsanın asıl düşmanı yine insan.

Bunun dışında birkaç diyalog ile de dolaylı yoldan Tanrı var mı ve dünyada ne için bulunmaktayız sorusunu sorarken bu soruların bazılarına film içinde cevap verildiğini söyleyebiliriz. Sonundan da anlaşıldığı gibi sonuç değil alınan yol önemli; hayat bir çember, döngü; ne kadar yol katedersek edelim ulaşacağımız yer yine başlangıçtır ama biz aynı kişi değilizdir, bu yolda ne kadar insan kalabildiğimiz de önemlidir; değersiz gördüğün insanlara bir gün bir bakarsın muhtaç olursun gibi birçok açık mesajı da söyleyebiliriz.

Sonuç olarak oyunculuk konusunda iddialı olmayan gerilimi oldukça başarılı hatta korkuya kayan güzel farklı çok bilinmeyen bir bilim-kurgu izlemek isterseniz 1997 yapımı "Cube" filmine göz atmanızı öneririm :). En iyisi değil ama izlemeye değer bir film, meraklılarına önerilir :).


Devamını Oku »

22 Temmuz 2017 Cumartesi

Öneri Makinesi'ne Önerdiler #4 (The Green Butchers)


Yaz Abur Cuburu Mimi için tıktık :).

The Green Butchers - Anders Thomas Jensen (2003)



Sevgili Deeptone'un bana önerdiği filmlerden biri. Ben de açtım, izledim ve sevdim :). Çaylak Kasaplar diye Türkçe'ye çevrilen bu filmimizde kendi işini kurmak isteyen iki yamak kasabımızın yeni kurdukları iş yerlerinde müşterileri olmayınca ve kazara dondurucuda ışıkçıyı unutunca olaylar başlar. Eski patronlarının dükkana onları ezmek için gelip misafirleri için et almasıyla da olaylar tahmin ettiğiniz gibi olur :). Daha başından buraya kadar olayları tahmin edebiliyoruz aslında. Bundan sonrası kara komedi ve bu yamak kasaplarımızın geçmişi ve bugüne bu duruma nasıl geldikleri filmi değerli yapıyor.



Karakterlerimizin ikisi de geçmişte yara almış ve sorunlu. Svend'in çocuk yaşta ailesini kaybedip daha sonra sevilmemesi ve hep başarıya, sevgiye aç bir yetişkin olması onun ikili ilişkilerinde karşı tarafı ezme psikolojisiyle zaten görülüyor. Ona takılan terli lakabı sevgili Yurdagül'ün son işlediği konulardan biri olan kalıplar ve etiketler videosunu getirdi aklıma (bir kısmını dinleyebildim fakat Yurdagül'ün ablasının şu sözü aklımda yer etti. Bir insana sürekli ne dersen insan kendini o konuda yetersiz görür ve öyle olduğunu düşünür). Burada da Svend'in küçükken arkadaşları tarafından fiziksel ve psikolojik olarak baskısı, ailesinin yokluğu ve bu yaşına kadar kimse tarafından takdir görüp sevilmemesi onu sırf başarılı kılınıp sevilmesi için insan öldürmeye kadar iter. Yani ona yakıştırılan bu olumsuz etiketler onun tüm yaşamını etkiler. Dükkanın açılması ve başarılı olması Svend için dükkanın maddi açıdan kara geçmesinden çok yıllarca üstleri ve arkadaşları tarafından gördüğü baskı sonucu manevi anlamda da kendine bir şeyleri ispatlama ve çevreye ne kadar başarılı olduğunu gösterme amacıdır. Filmdeki yan karakterlerimizden birinin söylediği "işi kimlik haline getirmemek lazım" cümlesi sanırım onun için uygun çünkü Svend işinde başarılı olursa herkesin onu seveceğini ve saygı duyacağını düşünür ve bunun için çabalar. Bu çaba onun kendi emeğinin bile önüne geçer, kendini başkalarına beğendirmeye çalışmaktan kendini asla yeterli göremez doğal olarak kendi başarısını da göremez. Söylediğimiz sözlerin etkilerini de bu karakterde böylece görüyoruz.

Diğer karakterimiz Bjarne ise ailesinin ve yeni eşinin trajik ölümünden sonra komada kalan zihinsel engelli kardeşi ile beraber hayatta kalmıştır. İkiz kardeşi yedi yıldır komadadır ama Bjarne'nin de yaşayan ölüden bir farkı yoktur. Ne ailesinin canını alan geyikten ne de kardeşinden alamadığı intikamı bunca yıl boyunca kendini hayattan izole edip önüne gelen tüm hayvanları öldürerek almaya çalışmıştır. Ailesinin hayatına sebep olan geyiğin yaşayıp ailesinin ölmesi onu bunca yıl boyunca fiziksel olarak yaşadığı halde içeride komaya sokmuştur. Bu kazadan iki kardeş de sağ kurtulmamış koma da kalmışlardır ta ki kasap dükkanı açılana ve beyin ölümü gerçekleşen kardeşinin mirasını almak için "fişinin çekilmesine" izin verene kadar. İşte kasap dükkanın açılmasıyla başlayan bu komadan çıkış kardeşinin uyanmasıyla da devam eder. Onunla iletişimi reddeden Bjarne aşkı yeniden hissettiği Astrid ile de bu yedi yıllık komanın bir şekilde bitmeye başladığının sinyallerini verir.



İşte bu iki karakterlerimizin kasap dükkanının açılmasıyla kendileriyle ve geçmişleriyle yüzleşecek asıl başarılı olanın kasap dükkanı değil kendi başarıları ve emeklerinin olduğunu er geç anlayacak ve geçmişin yüklerinin tamamen kaldırmasalar da onları affedip yollarına devam edip ileri gitmeye hazır hale geleceklerdir :).

Çok sevdiğim Reconstruction filminde izlediğim Nikolaj Lie Kaas, ikiz kardeşleri başarıyla canlandırır. Hatta engelli kardeşi o kadar başarılı oynar ki ağzınız açık kalır benim gibi. Hollywood'un kötü adamı Mads Mikkelsen ise benim her türlü ödümü kopartmaya yeten bir oyuncu bu filmde de o saçıyla bunu başarmıştır. Yine de rolünden dolayı neyse ki kötü şeyler yapsa da kötü niyetli biri değildir :). Güzel oyuncudur, güzel oynar. Film İskandinavya'da geçmesi ve konusu bakımından da soğuk kasvetli havasını içinde taşır. Ara ara müzikle desteklenen bu gerilim ve mizah güzeldir. Özellikle kara komedi ve İskandinav filmleri izlemeyi severler bu dramı kaçırmasınlar :) :).
Devamını Oku »

15 Temmuz 2017 Cumartesi

The IT Crowd (2006 - 2013)


The IT Crowd'u sevgili Sibelynka'nın blogunda görüp yazısını okuyunca tam benlik dizi deyip çeşitli sebeplerden ötürü geç başladığım ama bir çırpıda bitirdiğim bu dizi en sevdiklerimde yerini aldı bile :).

Komedi türünde geek tayfasından eğlenceli mini bir dizi. Dizi 2010'da bitmiş, 5. sezon kararlaştırılmasına rağmen dizi devam etmeyip 45 dakikalık bir bölümle üç yıl aradan sonra özel bölüm yayınlanmış. Amerikan versiyonu için Moss karakterini oynayan Richard Ayoade de o dizinin kadrosundaymış ama senaryo yazıldığı, reklamları yapıldığı halde bu dizi tutmaz diye zamanın NBC başkanı tarafından yayınlanmamış bir dizi. Bir şirketin unutulan bir katında sadece ihtiyaç olununca aranan IT (Bilgi Teknolojileri) departmanının başlı başına komik iki geek çalışanının yanına iletişim müdürü atanınca ortaya nefis bir ofis komedisi çıkmış.

Bayıldım. Zaman geçmesine rağmen hala repliklerinin kullanıldığı unutulmaz bir İngiliz dizisi olmasından belli zaten. Karakterler abartılı, dizi genelde abartılı ama iki bölüm sonra hemen ısınıyorsunuz (zaten onun da bir amacı var aslında bakarsak :)). İlk başlarda pek ısınamadığım Reynholmları bile iki bölüm sonra sevmeye başladım.


Minimalist, dekoru ve kostümü de başarılı güzel bir dizi. Benim gibi geek tayfa dizilerini seviyorsanız bu diziyi de çok seveceksiniz. Roy'un her bölüm mesajlı resimli tişörtleri beni benden aldı. Oynayan Chris O'Down ise kalbimi çoktan kazandı :). Moss'u oynayan en sevdiğim filmlerden "Submarine"'nin yönetmeni Richard Ayoade bu karakterle beni oldukça güldürdü, kendisi filmiyle zaten kalbimdeydi bu karakterle yeri büyüdü. Saçları zaten olay :). Jen karakteri ise güzelliğinin arkasına sığınmayıp iyi bir komedyen olarak karşımıza çıkan Katherine Parkinson ile hayat bulurken yine dizinin vazgeçilmez bir karakteri.



Tanıtımı ve müziği de çok ama çok iyi. Aralarında en çok Moss benziyor saçlarıyla gördünüz mü direkt tanıyorsunuz ve Roy'da yine manalı tişörtü, düşük omzu ve kıvırcık saçlarıyla tanınırken, Jen takım elbisesi ve kızıl saçlarıyla dizinin genel temasına uygun güzel bir müzik de ekleyerek hoş bir tanıtım yapmışlar. Sadece her bölüm başında oynatılan tanıtımında değil tüm dizi boyunca karakterlerinin benzer kıyafetlerini taşıyorlar (bknz:üstteki resim:)).

Tabi dizimiz bu üç karakter üzerinde yoğunlaşsa da bir de Reynholmlar var. Şirketin sahibi baba Denholm Reynholm'un (Christopher Morris) ölmesi ve yerine oğul Douglas Reynholm'un (Matt Berry) gelmesiyle dizi yeni absürt bir başka karaktere ev sahipliği yapıyor. Başlarda antipatik gelen bu karakterler zamanla sizi güldüren karakterlerin yanında yerini alıyor. Sanırım baba Reynholm'dan daha çok da rolü oluyor ilerleyen bölümlerde oğul Dougles'ın.



Bir diğer yan karakterimiz yıllar sonra keşfedilen departmanın bir diğer elemanı gotik Richmond'u canlandıran beni geldiği her sahnede güldüren Noel Fielding ile kadro tamamlanır. Unutulan departmanın unutulan elemanı dizide müthiş bir tat. Yalnız o bölümde bir kapıdan çıkan Richmond'un bir başka kapı gösterilip kapının gizemini koruması beni meraklandırdı, keşke o kapı da açılsaydı :).

Dizinin üç yıl sonra çekilen bölümünde herkes değişmiş ama Chris O'Dowd baya yıllanmış :). Yaşlanmış dersem çarpılırım, karizma olmuş. O geek kimliğe sığmamış taşmış :). Zaten İngiltere'den çıkıp en çok adını duyuran isimlerden biri de o. İlk bölümlerde daha çok geek olarak rol verilse de daha sonraları o rolünün birazını Moss'a devrederek daha çok sürekli sevgilisi olan ama aradığı mutluluğu bulamayan durumu ile beni şaşırtsa da bu duruma adapte oldum. Başta Moss ve Roy daha benzerken ilerleyen bölümlerde Roy aradığı aşkı bulamayan romantik daha az absürt bir geeke dönüştü. Başta ikisi de absürt yalnız kendi hallerinde geeklerdi :).



Dizinin en güzel yanı bu stereotip ve klişe gibi duran karakterlere rağmen sözünü esirgememesi ve dönemin yeniliklerine ya da gündemine getirdiği eleştirileri mizahla anlatması diziyi başka bir boyuta taşımış. Zaman zaman sosyal medya, zaman zaman kapitalizm ile mekanı itibariyle ofis ortamını ve şirket çalışanlarını başladığı andan itibaren tiye alan bu dizinin en çok mizahını yaptığı şey tabi ki Londra yani İngiltere idi. Bu da dizinin bir diğer güzel yanlarından biri.

4 sezonu 6 bölümden oluşan ve 5. sezonda 45 dakikalık bölüm ile kapanışı yapan bu ekip umarım ilerde yeniden bir reunion yapar ve bize yeni güzel bölümler sunar çünkü benim ara ara açıp izleyeceğim ve güleceğim bir dizi oldu. Kaliteli, eğlenceli ve çok da uzun sürmeyen bir dizi arıyorsanız bu diziyi kesinlikle izleyin. Hala güncelliğini koruyan konularla mizahını yapması yeni izleyenler için pek de yabancı olmayacaktır.



Devamını Oku »

7 Temmuz 2017 Cuma

I Don't Feel At Home In This World Anymore - Macon Blair (2017)



Sundance'te en iyi drama ödülüyle ayrılan IDFAHITWA, temiz görüntüleri, güzel müzikleri, yer yer araya serpiştirdiği güzel sorularla güzel bir suç, dram, gerilim filmi. Bir de bunların yanına absürt ve kara komedi eklenince güzel bir film çıkmış ortaya. Adıyla ilgimi çeken film beni gayet mutlu etti :).

Tek başına yaşayan karakterimiz Ruth'un (Melanie Lynskey) evine hırsız girmesi ve polislerin tutunduğu tavırdan sonra bu dünyadaki adaleti Ruth en azından kendine yapılan haksızlığı çözecek kadar sağlamaya çalışacaktır. Evini kilitlemediği için polisler tarafından evine hırsız girmesi ciddiye bile alınmazken büyükannesinin çalınan kaşık çatal takımı üzerinden ölümü, yaşamı ve insanlar üzerinde bıraktığımız izleri ve ölüm sonrası unutulma kaygısıyla Ruth'un birçok diyalog ve monologlarını dinleriz.

Bu tarz çizilmiş gibi posterler de moda oldu sanki

Birey üzerinden sorulan yaşama dair sorular, ara ara kameramıza yansıyan karakterimizin dünyaya olan bakışı ve umutsuzluğu evine hırsız girdikten sonra insanlarla yaşadığı ilişkilerinden sonra da insanlık, vicdan, saygı konuları daha çok sorgulanıyor Ruth tarafından. Bu süreç içinde başkalarını eleştirirken kendini de eleştirmeyi ihmal etmeyen Ruth bu dünyada her ne kadar hissetmese de aslında onun bir parçası ve bu düzenden o da nasibini alıyor. Kendisine yardım etmeyi kabul eden Tony (Elijah Wood) ise bu dünyanın iyi yüzlerinden biri. Karaktere yardım eden iyi komşu rolünde güzel bir iş çıkarmış. Bu karakterimiz dalıp dalıp giden kendi halinde köpeğiyle yaşayan bir karakter ve bu dünyayı Ruth için daha katlanılabilir kılan insanlardan biri.

Ruth: Bu dünyada ne yapıyoruz?
Tony: İyi olmaya çalışıyoruz, daha iyi.

Arada kötülükler, adaletsizlikler olsa da aslında bir şekilde trajikomik hayatlarımızda daha iyi bir insan olmak için yaşıyoruz. Hatalarımız tabi ki oluyor ama bu diyalog ile belki de filmin adını daha iyi anlıyor ve Ruth'un sorusunu cevaplıyor olabiliriz. Yaşamı daha katlanılabilir kılan belki de sahip olduğumuz güzel ilişkiler ve hatalarımız olsa da daha iyi insanlar olmak için gösterdiğimiz çabadır. Küçük ayrıntılar ve bu herkesin herkesten tek istediği ihtiyacını karşılamak, "almak" dışında bir alışveriş olmadığını gösteren küçük nüanslar bu dünyayı döndürüyordur. Tabi bu konu uzar gider ve bir diğer paragrafta bu kadar iyimser olmayabilirim ama film bu duyguyu bize veriyor :).  Baş karakterimiz de her ne kadar bu konuları sorgulasa ve bu dünyaya inancı kalmasa da kötü bir olaydan hiç beklemediğin sürprizler çıkabiliyor :).

Görsel olarak başarılı, şarkılar yerinde ve güzel, mizah ise en olmadık anlarda kahkaha atmanıza sebep olacak kadar komik. Oyunculuklar güzel, her ne kadar Melanie Lynskey'nin mimiksiz yüzü biraz donuk dursa da yine de kötü değil, Wood da iyi iş çıkarmış. Sıkılmadan izleyeceğiniz güzel bir film çıkmış ortaya, ben çok sevdim :). Özellikle Sundance ve bağımsız severler kaçırmasın :).

Filmin Netflix orijinal yapımlarından biri olduğunu da not düşeyim :). Bir diğer yapımı Okja'nın yorumunu da isme tıklayarak ulaşabilirsiniz. Sanatla kalın :).

Devamını Oku »

6 Temmuz 2017 Perşembe

Sinema Güzeldir #4 (Baby Driver - Edgar Wright 2017)


Edgar Wright'ın son filmi Baby Driver bol aksiyon ve müziğin buluştuğu oldukça hareketli bir film. Wright'ın en bilinen filmlerinden Zombilerin Şafağı, Hot Fuzz gibi parodi içermese de Tokyo Drift veya Fast and Furious ile biraz parodiden küçük ayrıntılar bize sunmuş sanki. Bir de Kevin Spacey'nin yaptığı son harekette yine bana bu komedi türünden nasibini almış gibi geldi :). Filmin aksiyon sahnelerini beğendim özellikle müzikle harmanlaması ise filmi görsel açıdan daha etkili yaparken kulaklarımızın da pasını silmeyi ihmal etmiyor.

Oyunculuklara gelirsek Kevin Spacey adını görünce insan ister istemez heyecanlanıyor ama normal ortalama bir rol ve oyunculuk vardı. Ne öne çıktı ne yok oldu böyle bir arada kalmış :/.  John Hamm, Jamie Foxx ve Ansel Elgort da iyiydi. Bir Lily James'de böyle bir şeylik vardı ki sevgili gürültü hislerime tercüman olmuş "Bana bir tek Lily James sırıtmış geldi. Rolünün biraz aptalca yazılmasından mı kendi beceriksizliğinden mi bilemem " diyerek :). Başka şeyler de geliyor aklıma da zorlama gibi duracak yazmayacağım zira öyle olsa bile hissettirememiş çünkü :/. Baby'nin dedesini çok sevdim, tatlım benim <3. Bir de "Everything is Embarrassing" ile kalbimi çalan Sky Ferreira da bu filmde, şarkıyı dinlemediyseniz adına tıklamanız yeterli. Çok sevdiğim bir şarkı, vazgeçemediklerimden bu filmde de Sky'ımızın çok küçük bir rolü vardı.

Film ana akımda şu ana kadar bence en izlenilebilecek film. Güldürüyor, güzel aksiyon ve görüntüler var, şarkılarla keşifler radyo programı gibi. Wright'ın en iyi filmi değil ama kötü de değil. Bence güzel vakit geçirmek için gidilebilinecek bir film. Ben sevdim :). Cuma günü bizde film kalkıyor siz de kontrol edin gitmeyi düşünüyorsanız ertelemeyin :).



Şimdi geldik asıl sorumuza :). Sinefilleri buraya alalım :). Benim yıllardır aradığım bir aile/çocuk filmi vardı. Çok tatlı bir filmdi ve eskiden Show Tv'de falan koyarlardı, hatırlıyorum. Filme dair tek elimdeki ipuçları ise benim iki turşum var diye siyahi bir çocuğun arkadaşının salatalık turşusunu da alarak bir yerlerde gezmesi. Bir de baş karakterin babası gibi hiç inmeyen dik bir saç tutamının olması. İşte bu filmde Baby dedesi ile televizyon izlerken filmin başlarında bu çocuğu gösterdi şarkı söylerken :). Çilli bir çocuk böyle saçı da dik :). Yani yıllardır düşünüp aradığım film :). Bu filmi hatırlayan bilen varsa sevdiğine kavuşsun ve bana ismini yorumda yazsın :). Filmi bulana benden çok sevdiğim filmde de iki üç kez çalma şerefine erişen Lionel Ritchie şarkısını şimdiden hediye :). Film yorumlarınızı ve bu anlatmaya çalıştığı filmin adını sabırsızlıkla bekliyorum :).

Mutlu bir tatil sabahının güzel kokularına her gün uyanmanız dileğiyle :). Sanatla kalın <3.


Devamını Oku »

5 Temmuz 2017 Çarşamba

Sing Street - John Carney (2016)



John Carney bu tarz filmleri ortak paydada toplayıp üçleme mi yapmak istedi (umarım üç tanedir :)). yoksa bu tuttu güzel de oluyor böyle devam mı demek istiyor bilmiyorum ama ne olursa olsun bu sokakta söylenecek hala şarkılarının ve hikayesinin olduğu bir filmi daha Sing Street. Once'ta olan o amatör ruh, Begin Again'deki ortalamanın biraz üstü halden sonra bu sefer 80'lerde geçen müzikal tadındaki filmlerine bir yenisini eklemiş Carney. Filmin şarkıları, kostümleri, mizahı lafım yok ama benzer hikayeler. Bu filmin nostalji havası, dönemin müzik gruplarından esinlenen Sing Street grubu ve başrollerin başarılı oyunu filmi izlenilir ve güzel kılmış lakin hikayeyi daha önce farklı şekillerde zaten izledik.

"Begin Again"'den daha iyi ama "Once" mı bu mu emin değilim :). Bu filmde oyunculukları beğendim. Baş karakter Cosmo, çok iyiydi. Özellikle başrol kadın karakter bence çok güzel bir seçim olmuş. Filmdeki abi karakterini de sevdim. Hatta izlerken bu adam sanki Chris Pratt ile Seth Rogen'ın birleşimi gibi düşündüm ve internetten arattım bakın kanıt tek düşünen ben değilmişim :). Yine de yakışıklı bir abimiz, daha çok ekranlarda görmek isteriz :).

Bir de neden şapka ve gözlüğü aksesuar olarak sevdiğimi bu filmde bir kez daha gördüm :). Kostümler başarılıydı, 80'ler gruplarına da şöyle bir göz attık. Yeni çıkan video kliplere yorum yaptık, çektik :). En çok güldüğüm sahnelerdi. Nostalji, dönem filmi sevenler ve müzik aşığı insanlar benim gibi özellikle çok sevecektir.

Carney'in bu üç filminde de gerçek olamayacak bir iyimserlik var, bu filmde de fazlasıyla. (Bu cümle biraz spoiler içerir :)) Sonuyla umut duygusunu vermek istese de ben Londra'ya giden genç aşıklarda mutlu son göremiyorum.

Yine de biraz neşelenmek, gülmek ve gençliğin enerjisini hissetmek için izlenilebilir, güzel bir film. Carney'de bakalım bu filmlere devam mı yoksa güvenli bölgesinden dışarı adım atacak mı, bekleyip görelim :). Bu arada ben de şimdi "Baby Driver" izlemeye gideyim, yorumuyla geri döneyim :). Sinemayla kalın :).


Devamını Oku »

4 Temmuz 2017 Salı

Okja - Joon-Ho Bong (2017)



Yeni dünyada ekolojik, doğal, sağlıklı, çevre dostu doğaya verdiğimiz zararı kapatacak yeryüzündeki ayak izimizi azaltacağı reklamlarıyla daha çok zarar veren açlık gibi insanlığın şu an ki temel problemlerinden birini yok edeceğini önerdiği çözümlerle şimdiki verdiğimiz zararın katı katınca fazlasını verdiğini gösteren "Okja" filmi, Petrol Değil Toprak kitabını bana izledikçe anımsattı.

Teknoloji ürünü laboratuvar domuzları farklı çiftliklerde yetiştirip dünyadaki açlığı bu şekilde bitireceğinin reklamını yapan Mirando şirketinin ürettiği ve küçük bir kızın (Mija) bu domuzlardan biriyle (Okja) kurduğu bağla bize; açlığı, su sıkıntısını, hava kirliliğine çözüm getireceğini söyleyip daha çok para kazanmak için filmde de bahsedildiği gibi "beyaz yalanlarla" yeryüzündeki ayak izimizi büyütüp sadece zenginin daha zengin olduğu geri dönülemez yollara gitmemize yol açmaya sebep olan şirketlerin bir yüzünü gösteriyor. Bunu yaparken de eziyet edilerek etinden yararlanılan hayvanlar ve şirketlerin bunu bize mutlu reklamlarla nasıl pazarladığını da gösteriyor. Tabi her ne kadar filmde laboratuvarda üretilen bu hayvanlar şu an için gerçek üstü olsa da (ki yakında olmayacağı ne malum), gerçekte de oynanmış yemler ile doğal olmayan yöntemlerle yetiştirilen endüstriyel üretime ve hayvancılığa da sözünü sakınmıyor.

Filmde Animal Liberation Front olarak geçen Paul Dano'nun oynadığı Jay karakterinin başı çektiği eziyet gören canlılara karşı tepkisini en naif yollarla gösteren bu oluşumdan ve gördükleri baskı ve şiddetten bahsetmesek olmaz. Zira filmin en başarılı oyununun Dano tarafından oynandığı da bir gerçek.

Ben farklı mıyım değilim. Ben de bu bahsettiğim tüketici grubun içindeyim maalesef. Kendime göre dikkat ettiğim öğrendikçe hayatıma uygulamaya çalıştıklarım var ama ekoköyler inşa edip orada yaşayan yediğine içtiğine dikkat eden bu uğurda her türlü savaş verip hayatını doğaya karşı değil doğa yeryüzü ile beraber yaşayan insanların yanında benimki devede kulak bile değil. O yüzden "Okja" belki de bir çocuğun gözüyle en basit şekilde bilindik bir anlatıya sahip olsa da bu düzene sisteme en azından bir bakış atmamızı sağlıyor.



Film rüya kadrosuyla; Tilda Swinton, Paul Dano, Jake Gyllnhaal, Giancarlo Esposito da güzel bir seyirlik sunuyor bizlere. Daha iyi olabilir miydi evet ama yine de ortalamanın üstünde güzel bir film olduğunu söyleyebilirim :). Cannes listesinde merak ettiklerimden biriydi, o liste için tıktık. Netflix yapımı olduğunu da not düşeyim :).
Devamını Oku »

30 Haziran 2017 Cuma

Okulsuz Büyümek - Ben Hewitt

Sinek Sekiz Yayınlarına kaldığım yerden devam ediyorum :). Bu yayınevini gerçekten çok seviyorum ve kitaplarını okudukça daha da çok sevgim artıyor. Okulsuz Büyümek kitabı şu ana kadar okuduğum yayınevinin üçüncü kitabı ve en akıcı olanı. Çok rahat bir şekilde okunan bu kitap yazarın çocuklarını okula göndermeyip evde okulsuz nasıl bir eğitim verdiğini kendi deneyimleriyle anlattığı tamamen öznel alternatif bir eğitim süreci.

Kitabın kapağında başlığın altında şöyle bir açıklama var ki kitap hakkında size yeterli özet bilgiyi veriyor;

"Okulsuz eğitim, kırsalda yaşamak, doğa ile bağ kurmak ve yaşarken öğrenmek hakkında sıradışı bir ebeveynlik macerası".

Ayrıyeten belirtmeliyim ki kağıt dokusu, kapakları okurken gerçekten sizi mest ediyor :). Bu kitabın zaten kapak rengi ve resmiyle ayrıca bir albenisi var :).






Ben Hewitt iki oğlu ve eşiyle köyde yaşayan çocuklarını okula göndermeyen evde eğitim veren bir aile. Bu okulsuz büyüme tecrübelerini aktarırken önemli ayrıntı şehirde değil bir kırsal yerleşim yerinde yaşamaları. Hewitt lisede okulu bırakmış akademik kariyerleri olan bir anne babanın oğlu, karısı Penny ise üniversite okumuş, sanırım sonradan terk etmiş. Yani aslında ikisi de okulda büyümüş insanlar. Bu kararı vermelerindeki etkende birinci elden bu tecrübeyi yaşayıp ne kadar mutsuz olduklarını keşfetmeleri ve asıl ilgi duydukları şeyler için harcayacak zamanı nasıl bu sıralarda kaybettiklerini keşfetmeleri. Kendi yaşadıkları bu tecrübeyle çocuklarını okula göndermeme kararı alıyorlar ve kırsalda kendi inşa ettikleri evde, ormanın içinde, güzel komşularıyla iletişim içinde, yardımlaşarak beraber yaşıyorlar.

Kitap benim aklımdaki birçok merak ettiğim soruyu cevapladı, çocukların nasıl okuma ve yazma öğrendikleri, nasıl zorluklarla karşılaştıkları veya bu konuda neler düşündükleri gibi. Kitabın biraz daha ayrıntılı ve örnekli olmasını daha iyi yaşamlarını anlamak amacıyla isterdim ama kitap yine de çok yüzeysel değil. Okurken aklıma sürekli "Kaptan Fantastik" filmi geldi. Birçok benzerlik olan bu kitap ve film acaba film bu kitaptan mı uyarlama diye düşündürttü bile :). Baktım böyle bir durum bulamadım :). Lakin yine de ikisi arasında birçok benzerlik var :).

Kitabı genel olarak çok sevdim. Benim gibi böyle alternatif eğitim fikirlerini merak ediyorsanız bu kitap güzel bir okuma olacaktır. Ben yazara her konuda katılmıyorum, bazı soru işaretlerim var bazı konularda lakin genel anlamda beni okurken bilgilendiren ve bu konuda merakımı biraz da olsa gideren bir kitap oldu. Okulsuz eğitimin sadece bir hayal olmadığını ve okulun öğrenmek için tek seçenek olmadığını yaşayan birinden okumak ve fikirlerini onun gözünden dünyaya bakacak şekilde görmek için güzel bir kitap.  Yazar gibi ben de okulun tamamen boş bir yer ve tamamen gereksiz bilgiler öğreten bir yer olarak görmüyorum ama alternatif seçenekler de ilgi çekici. Bu konuda meraklıysanız ve bir örnek okumak isterseniz bu kitabı sizlere öneririm :).

Kitabı ben hiçbir internet sitesinde bulamadım, tükenmişti. Bir kitapçıda buldum. Siz de eğer okumak isterseniz, Sinek Sekiz Yayınevi kitaplarını satan kitapçılara bakabilirsiniz. Belki hala satılmamış birini bulup okuyabilirsiniz :). İnternette okumadığım tek kitabı kaldı ve lütfen hemen yeni basımları yapılsın tükenen kitapların, bulmak çok zor :(.

Yine her zamanki gibi birçok yerin altını çizdim, hepsini yazamayacağım işte bazıları :). Alıntıların altında da ilgili linkler var bir bakın :).

Alıntılardan bazıları;

"Doğuştan gelen merakını ve öğrenme isteğini bastıramadı. Tıpkı yürümeyi, konuşmayı veya akıllarına koydukları herhangi bir şeyi öğrenmelerine engel olunamayacağı gibi.

İşte bu yüzden ben öğrenmenin, diğer bütün çocuklarda olduğu gibi, çocuklarımın doğasında olduğunu söylüyorum."

"Onlara yargılanma veya başarısızlık korkusu olmadan gerçek tutkularının peşinden gitme özgürlüğü, keşif ve ifade özgürlüğü verildiğinde neler öğrendiklerini gördüm ve bu resmi eğitimin onlara verebileceğinden çok daha fazla."

"Hayatımız mükemmel değil çünkü biz mükemmel olmayan bir dünyada yaşayan kusurlu insanlarız."

"Kendimi eğitim, zenginlik tutku veya başarı gibi kültürel beklentilerden ne kadar azat ettiysem o kadar özgürleştiğim gerçeği her geçen gün daha sık yüzüme çarpıyor."

"Bize emredilen eğitimin öz güvenimizi geliştirmek yerine tamamen yok edeceğini kimse fark edemedi."

"Ana akım ekonomi ve onun destekçileri bizim seçtiğimiz yaşam tarzını desteklemiyor bunun çok az getirisi olduğu zannediliyor."

"Önceleri bana fısıldanan hikayeleri duyamazdım. Çünkü kendimi diğerlerinden ve doğadan ayrı tutardım. Elbette ayrı değildim, hiçbirimiz değiliz. Hepimiz birbirimizle bağlantıdayız ve birbirimize ihtiyaç duyuyoruz. Bu yüzden biz sadece etrafımızdakileri zenginleştirdiğimiz kadar zenginiz. Ve ben bunu okuldan değil çocuklarımdan öğrendim."


Öneri Makinesi'nde yayınlanan Sinek Sekiz Yazıları için ilgili yazılara tıklamanız yeterli :).

Sinek Sekiz Yayınevi
Bizim Dünyamız
Petrol Değil Toprak

Öneri Makinesi Instagram Hesabı
Ben Hewitt Instagram Hesabı
Devamını Oku »

26 Mayıs 2017 Cuma

La Tortue Rouge (The Red Turtle) - Michael Dudok de Wit (2016)

Kırmızı Kaplumbağa - Michael Dudok de Wit (2016)



Geçtiğimiz yılın ödüle en çok aday olan ve hatırı sayılır miktarını kazanan "Kırmızı Kaplumbağa" sizi 1 saat 20 dakikalığına gerçek dünyadan alıp animasyonun güzel renk ve çizimlerine götürüyor.



Geçirdiği bir kaza sonucunda ıssız bir adada mahsur kalan baş kahramanımız adadan gitmek için sal yaparak kurtulmaya çalışır ama her seferinde sal yıkılır.



Yıkılan sallara inat bir daha bir daha yapıp tekrar adadan kurtulmaya çalışan kahramanımızın kasıtlı engellenen bu gidişinin bir nedeni vardır.


Tabi bu arada muzip yengeçler, sesleriyle filme katkı sağlayan martılar, avlanan balıklar ve zamanı gelince giyecek olarak işlev gören foklar da filme katkı sağlar.



Filmin en başında tüm ana renkler ve beyaz, siyah, gri vardır lakin biri dışında; kırmızı. Gök ve deniz mavi; kumlar kahve sarı; adamın kıyafetleri beyaz; gece ve rüyalar siyah, gri; orman ve çalılar yeşildir. Hepsi de belirgindir işte adamın, adanın ve doğanın eksik bu ana rengi kırmızı bu kaplumbağa ile tamamlanır :).


Filmde diyalog yok, ama buna gerek de yok. Bazen hayvanların bazen ise klasik müziğin desteğiyle bu masal akıp gidiyor.


Doğanın her halini; büyüklüğünü, acımasızlığını ya da bağışlayıcı yanını, insan - doğa çatışmasıyla beraber gördüğümüz bir film "Kırmızı Kaplumbağa". Animasyon bile olsa doğanın güzelliklerini ve renklerini fantastik ögelerle gösterdiği için bile izlenir. Küçük büyük herkese hitap eden bu masalsı "Kırmızı Kaplumbağa" filmini izlemenizi şiddetle öneriyorum. Pişman olmayacaksınız :).

Görsellerin hepsi imdb'den alınmıştır. 
Devamını Oku »

25 Mayıs 2017 Perşembe

Atıştırmalık #17 (Bir Android Parodisi - P-Android Paranoid)

Blade Runner - Ridley Scott (1982) - Bıçak Sırtı


Ayyy çok sıkıldım. Uzun zaman sonra film izleyeyim dedim, kitabını okudum filmine bakayım dedim bakmaz olaydım. Kitapla filmi karşılaştırmıyorum bile, filmi kendi içinde değerlendirip şöyle özet geçeyim. Bir baş kahramanımız var, dünyayı androidlerden koruyor ama çok da havalı hani ben mesleğe geri dönmem ayaklarında özgürüm ben diye takılıyor sonra şefi ikna ediyor sana ihtiyacımız var, sen keskin nişancısın (blade runnersın) kendine gel diyor kabul ediyor ve başlıyor android avına. Böyle karışık kuruşuk oradan oraya geziyor buluyor imha ediyor derken, bir androide de aşık olmayı ihmal etmiyor. Android bunun için başka android öldürüyor falan bildiğiniz gibi değil büyük aşk :). Sonra ev androidiyle mutlu dışarıdaki kötü androidlere karşı savaşan polisimiz baya badireler atlatıyor işte. O arada onlar kaçıyor, yaratıcılarını bulup "sohbet ediyorlar" sonra işte kötü emellerine alet ediyorlar iyi insanları derken meğersem onların ikisi de birbirini seviyormuş bak sen androide. İnsan olmuş da aşık da olur, sevdiğinin ardından ağlarmış. Bu nexus 6 (android son sürümü) bir harika dostum. Sen duygu testi yap insan çıkmasın ama sevdiğinin ardından gözyaşı döksün. Başlarım öyle teste ben, sen koy en sevdiğini karşısına bak nasıl insanlık yapıyor. O zaman anlıyor musun aradaki farkı, koy koy ama yok o teste göre insan çıkmalı ki ilk testten sonra önemi kalmıyor zaten filmde de. İmha etmek için dayandıkları testi de öyle başta tanıtım amaçlı gösteriyor. Sonrası keskin nişancı süper kahramanımız gözlerinden tanıyor androidleri, test falan hikaye insanlık öğretiyor resmen. Öğretemezse vay haline. Zaten bu androidler çok zeki, anlayan anlıyor bak ev androidine.

Bir de sonu var ki bak anlatayım nasıl tanıdık gelecek sene 1982 hala Hollywood aynı, değişiklik olmamış o zamandan bu zamana. Zamanda ileriye gitmişler ama polis süper kahraman hikayesinin ötesine geçememiş. Zaten şu anda da ileri gittiği söylenemez pek. Neyse olay mahaline tekrar dönelim. Şimdi gece, böyle açık alan alengirli yerler yani ben deyim kule sen de binanın 464854854. katı. Öyle yüksek. İyi adam nasıl olduysa bir anda kurban oldu, ava giderken avlandı avlanacak nedense yine de en zor yerlere gidiyor. Yani o öldürmese kendi kendini öldürecek, tutana aşk olsun. Büyük adam o insan o akıllı olsun herkes, o öldürülmez ölür; seçilmez seçer; kovulmaz istifa eder öyle biri o sipirmin o. Yalnız hava şartları da tabi ki bol sulu, yağmurlu zemin kaygan yani. Gerekli ortam yavaştan hazırlanıyor. Kötü adam bu sefer iyiyi kovalıyor onu tekrar hatırlatalım o önemli ama bir farkla. O nasıl bir yiğittir ki resmen varlığıyla insanlık dağıtıyor kahramanımız, en azılı androidi bile insana çeviriyor. Nedenini ve nasılını anlayamadığım niyesini sorgulamadığım göğsü bağrı açık haldır huldur çorap, ayakkabı ve boxer üçlüsüyle uluyarak peşine düşen kötü android nasıl oluyorsa afili sözlerle insanlık dersi veriyor bu kahramanımıza bir de hayatını kurtarıyor. Hey yavrum hey siz bilmezsiniz o ne insandır o onu bir gören andriodliğini unutur en insandan daha insan olur anlamazsınız. İşte öyle bir kahraman bu Decker ama ismin önemi yok zaten, sen de süpermen ben diyeyim spaydırmen (sevdiğim nadir herolardandır not düşeyim) öyle yani. Özel gücü ne derseniz kaç satırdır ne anlatıyorum insanlık insanlık insanmen o insan! Çevresine öyle bir insanlık yayıyor ki 100 metre insanlık 50 metreden yakını direkt insan oluyor. Engel olamıyor artık hangi androide denk gelirse. İyi adam iyilik saçıyor. İşte sonunda da kötü android bunu çok güzel kurtardıktan sonra afili sözlerle ebediyete kavuşuyor, bir süre önce yaratıcısını ve masum bir adamı acımadan öldüren adam insanmene gelince dalgalanıp duruluyor, dedik ya adam insanlık saçıyor sen yaklaştıkça insanlığı da aşıp daha üst mertebelere yükseliyorsun, iyilik saçıyorsun. Artık kötü olmayan eski kötü androidimiz de böyle gitti androidlerin güzel dünyasına. İyilikle. İşte sonunda da zaten ev androidiyle uzak diyarlara iyilikler ülkesi, androidlerin insan insanların androidlik dersi verdiği güzel diyarlara doğru yol alıyorlar. Ne diyelim onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine. Biri insanmen diğeri ev androidi olunca (kendisinin 4 yıl gibi sınırlı süresi var ama olsun) birbirlerinin açıklarını kapatıp mükemmel bir çift olarak hayatlarını iyilik saçıp androidlerin elektrikli koyun değil insanmen düşlediği diyarlara yol alıp mutlu sona ulaşıyorlar.

Her zaman derim siz karar verin diye de yok ya, izlemeyin bu filmi. Hayır bunca yıllık android izleyicisiyim yok önermiyorum; gidin Bergman olmadı Jarmusch biraz da Burton falan izleyin. Daha güzel android, yapay zeka filmleri var onları izleyin. Bir de kitap okuyun, kitabı daha güzel :). Bu da böyle bir yayın oldu, geldi durduramadım ama eğlendim de. Biraz saçmaladım, abarttım lakin eğlendim. İnsanmen değilsek de bir parodimen olma yolunda ilerleriz belki kimbilir. Hayır çevremizde şöyle insanmenler vardı da biz mi olamadık? Yoktu olsaydı şöyle bize de verseydi biraz, artık olduğu kadar. P- androidlik ile idare edeceğim bir süre olmadı paranoidlik ne güne duruyor :). İnsanlıkla kalın :).


Radiohead - Paranoid Android

Devamını Oku »

8 Nisan 2017 Cumartesi

Kan ve Gül - Alper Canıgüz

Merhabalar, merhabalar :). Her ne kadar touchpad beni sinir etse de inat ettim yazacağım bu yazıyı :). Kaç yıl sonra en sevdiğim yazarlardan Alper Canıgüz kitap çıkarmış ben de dayanamayıp önsiparişle almış hemen okumuşum tabi ki yazacağım kim yazacak başka :). (Ben yazıyı bitirene kadar halloldu sorun :))


Kitap güzeldi. Dıştan içe doğru bir anlatayım; kapağın rengine bayıldım teşekkürler April  "Cehennem Çiçeği'nde" yeşilin en cafcaflı ve hoşa gitmeyen tonunu kullanıp bu açığı mavinin en güzel tonuyla kapattığın için :). Gördüğünüz gibi kapağı da rengi kadar güzel. Bunun dışında kitabın bölüm başlıklarının çok sevdiğim Nirvana grubunun şarkı adlarından oluşması harikaydı :).

Kitap yavaş başlayıp son bölümlere doğru hızını arttıran fantastik, polisiye biraz da kara komedi türlerinde ilerledi. Daha ne olsun :). Şu türleri saymam bile eminim size neden yazarı sevdiğimi açıklamama yetiyordur :). Bir de zaman yolculuğu, paralel evrenler var ki ba-yı-lı-rım. Değmeyin keyfime yani. Bunun dışında diğer kitaplara göre bu kitapta biraz daha politik gibi duran diyaloglar olsa da vermek istediği mesaj başkaydı. Tamamen farklı düşünsek de en sonunda alt tarafı sohbet ediyoruz demeleri çok güzeldi. Onlar farklı düşünen bundan beslenen ve gelişen arkadaşlardı. Birbirlerini dinleyen ve kendi düşünceleri olan bunları savunan gençlerdi. İşte her şey bu kadar basitti. Farklı görüşleri olan ve bunları birbirleriyle özgürce paylaşan arkadaşlar. Bunun dışında diğer kitaplara göre komedisi daha az diye düşünürken sona doğru hatta 12. bölümde bir hazırlıksız yakalanmışım ki off ne güldüm ne güldüm. O an daha iyi anladım Canıgüz okumayı özlediğimi.

Kitabın konusuna gelirsek Aziz, kuru temizlemeci ararken geçmişini bulur. Aynen baya bildiğiniz şu zaman yolculuğunun kaynağı kuru temizlemeci adı da Kan ve Gül nedeni ise İskender Doğan'ın açtığı bir işletme olması :). Kendisi bir zamanlar bu şarkıyla zirveye çıkan bir isim. Kitapta bundan da bahsediliyor. Kitabın adı da buradan geliyor işte.

Baş karakterimiz Aziz, eşinden boşanmış 13 yaşında bir kızı olan çevirmenlik yaparak hayatını idame ettiren kendi halinde bir adam. Kuru temizlemeci ararken eski bir arkadaşıyla karşılaşıp sohbet ettikten sonra Kan ve Gül kuru temizlemecisini arkadaşının önermesiyle ceketini ertesi gün almak üzere oraya bırakır ve sahibi İskender Doğan ile bu sayede tanışır. Daha sonra bir yangın sırasında farklı bir evrende geçmişte uyanır ve bir cinayeti çözmeye çalışır. İşte kısaca konumuz bu. Birkaç nokta dışında kitabı beğendim.

Eleştirilerim şu yönde kitabın biraz dağınık olması. Bazen bir şeyden bahsederken asıl konunun dağıldığını hissetmem ve bazı karakterlerden daha çok bilgi almak isterken kısa kesilmesi mesela Fulya ve İskender Doğan karakterleri başta olmak üzere kilit noktalar gibiydi ama sona doğru pek bahsedilmedi. Bu iki nokta dışında güzel bir kara dejavu :). Tabi bunlar benim kuruntularım da olabilir :).

Leon severlerin gözünden kaçmayan bir kiralık katil var ki hoşuma gitti :). Bunun dışında biraz otobiyografi ben de sezdim. Bir de Onur Ünlü geldi aklıma. Hani onun da karakterleri böyle sıradışıdır ya, imamdır ama silah taşır dedektiflik rolü üstlenir. Burada da şu an söylemek istemediğim sıradışı karakterler var. Aslında sıradışı veya normal nedir o da ayrı bir konu. Karakter demişken yazar olmak isteyen Alper karakteri de vardı bilmem tanıdık geldi mi :).

Sonuç olarak da yazarı severler hiç kaçırmadan hemen alsın kitabı, yazarı okumayanları buraya alalım. Bir göz atın sıra sıra okuyunuz :). Aşağıda linkini verdiğim röportajda da çok sevdiğimiz dedektif Alper Kamu'nun üçüncü kitabının yolda olduğu müjdesini de vereyim, okuduğumda resmen havalara uçtum :).

Alıntılar;

"Kan ve gül birbirinden çok farklı değildir. Unutmayın, güle rengini veren kandır."

"Gelecek, bazıları için, hakikaten de uzak bir hatıradan ibarettir." (Adet yerini bulsun, yazar iddialı cümlelerle girişi sever :))

"Peki hayatta hangileri başarı kazanırdı? Babası zengin olanlar, elbette."

"Kaderin acımasız ağları aslında ne kadar da zayıf bağlarla örülmekteydi."

"İnsan ne bayağı bir yaratıktı. Sevmek ne kadar çok çaba gerektirekteydi ve buna karşılık nefret için neredeyse hiçbir şeye ihtiyaç yoktu."

"Sanatçı ruhu, tabi. Naif, alıngan ve kötücül."

Ve birçokları...

Kitap ile ilgili Murat Menteş Alper Canıgüz'e çok güzel sorular sormuş, cevapları da bir o kadar güzel :). Okumanızı şiddetle tavsiye ederim :). Kitabı daha iyi anlamanıza yardımcı olacaktır Linki aşağıda :). Kapanışı da tabi ki o kadar bahsettikten sonra başka şarkıyla yapamazdım :). Edebiyatla kalın :).

http://www.hurriyet.com.tr/kan-ve-gul-kahkaha-ve-polisiye-40419324



Devamını Oku »

3 Nisan 2017 Pazartesi

Bir Sen Xavi, Bir Ben, Bir de Cannes Jüri Üyeleri - Alt Tarafı Dünyanın Sonu

Xavier Dolan'ın olaylı son filmi "Alt Tarafı Dünyanın Sonu" izleyenleri ve Dolan severleri resmen ikiye ayırdı. Ben de tescilli bir sever olarak bu filmi hemen izledim. Yönetmen güzel, oyuncular güzel, çok şey vadediyordu. Tüm yorumlara da kulaklarımı tıkadım, sevgim öyle büyük (bknz.) :). Şimdi gelelim benim yorumuma. Benim yorumuma bu tarihten bir buçuk ay önce de gelebilirdik lakin masaüstünde gözümün önünde endamı arz eden yazıyı kaybetmeseydim. Bakar kör olduğum doğrudur :). Kambersiz düğün olmadığı gibi makinenin yorumsuz bıraktığı Dolan filmi de olmaz. O yüzden yerden yere vurulmalara inat bir senin, bir benim, bir de Cannes jüri üyelerinin çok sevdiği bu filmi neden sevdiğime gel bakalım beraber Xaviercim.


Film bir oyundan uyarlama ki bu hal çok önemli çünkü filmin büyük ölçüde beğenilmemesinin sebebi bundan kaynaklı. Film değil de tiyatro oyununun kameraya alınması gibi durması. Filmde veya oyunda sıkışmışlık, kapalı alan önemli. Bunu da filme uyarlayınca kısıtlı olması sahnede avantajken sinemada dezavantaja dönüşebiliyor. Bunun dışında müzik seçimlerinin bazılarının çiğ durduğu yorumuna da katılmak zorundayım. Sözlü müzik en fazla bir tane kullanılması daha uygun olurdu hiç kullanılması belki daha iyi çünkü ne filmin vermek istediği atmosfer ne de mesaj bunu kaldıracak durumda değil özellikle bu şekilde seçilen yol bu olunca. Bana gelirsek müzik (hepsini hesaba katmazsak) kapalı alanlar o sıkışmışlık ve kapana kısılmışlık hissini destekliyor. Dış mekan neredeyse hiç yok ve olanlarda kafe veya arabanın içi. Hüznün rengi mavi film boyunca baskın. Filme uyarlanırken daha farklı yöntemler belki düşünsek buluruz ama çok kötü bir film diyebileceğim kadar rahatsız etmedi. Film değil de dramadan uyarlama olduğu baştan beri belliydi. Sanırım filmin sıkıntısı da bu. Filmden çok tiyatro oyununun kameraya alınması hissi vermesi.


Eğer bunları bir kenara bırakırsak da ben filmi çok sevdim. Hem de baya sevdim. Oyunculuklar çok başarılıydı. Özellikle Lea Seydoux'a bir kez daha hayran kaldım. İzlediğim kötü filmi yok sanırım. Yer aldığı filmler hep başarılı. Bu filmdeki karaktere bürünüp oynaması çok ama çok güzeldi. Bu övgüleri tüm oyuncular içim rahatlıkla söyleyebilirim. Benim canım Marion Cotillard, Vincent Cassel ve Nathalie Baye başta olup Gaspard Ulliel de iyiydi :). Louis iyiydi de diğerleri çok iyiydi :). Kötü olduğundan değil yani :). Özellikle monologlarda ön plana çıkan bu oyunculuklar muazzam.

Filmi izlediğimde çok az yorum okudum etkilenmemek için ama bir oyundan yazıldığı belliydi ve bana direkt drama derslerimi özellikle çok sevdiğim bir hocamdan aldığım dersi anımsattı :). Ben de bu filmi biraz drama inceler gibi inceledim. Notlar falan çıkardım. Çok başarılı bir drama olduğunu düşünüyorum. Yukarıda zaten bunun artı ve eksisini yazdım.




Gelelim filmin konusuna; Louise yıllar sonra ölmek üzere olduğunu söylemek için ailesinin evine gelir. Bunca yıldır özel günlerde yolladığı kartposallar dışında ailesi ile iletişim kurmamıştır. En son küçükken gördüğü kız kardeşinin büyüdüğünü, abisinin ne eşini, ne düğününü ne de çocuklarını görmüştür; çocuklardan biri kendisinin adını taşısa bile. Bunca yıl sonra katedilen mesafeler bu aile ile Louise'in arasını böyle bir neden ötürü bile kapatabilecek midir işte sorularımızdan biri budur. Zaman geçer, insanlar değişir. En çok tanıdığını sandığın insanlar bile. Zaman da ne Louise'i ne de ailesini es geçmiştir. Yıllar içerisinde özlem, merak,sitem, kızgınlık ve kırgınlıkları da bugüne getirmiştir. İşte buluşulan bu sıcak günde, yenilen son yemekte herkes eteğindeki taşları dökmek için hazırdır. Yıllardır yokluğuyla bile var olan, "evin babası" rolünü bunca yıldır yanlarında olmasa bile üstlenen yapılanlar veya yapılmak istenenler için  onay beklenen Louise beklediğinden çok daha fazlasıyla karşılaşacaktır. Louise'in öleceğini bilmeyen ve ziyaretini dört gözle bekleyen ailenin geri kalan üyelerinin Louise'de söyleyecek iki çift lafı olacaktır.



İletişimsizlik, yabancılaşma, soyutlanma, sıkışmışlık, aidiyet ve yüzleşme gibi temaların ön plana çıktığı, çeşitli çatışmalar ve uzun monologlar filmin genelini kapsıyor. Yengesi Catherine ve kız kardeşi Suzanne onu ilk kez görürler ve tanışırlar. Kız kardeşi sadece ona anlatılardan oluşturduğu imajla gerçeğini bağdaştırmaya çalışırken onunla zaman geçirmek en iyi halini göstermek ister. Annesi en güzel kıyafetlerini giyip oğluna sevdikleri şeyleri hazırlar. Abisi her ne kadar uzun zamandır etrafta olmadığı için ona kızgın olsa da ondan gelecek adımları bekler. Catherine ise ona çocuklarını yani Louise'in yeğenlerini ve nasıl oğullarına onun adını verdiklerinden bahseder. Herkesin söyleyecek şeyi vardır. Loise annesinin dediği gibi iki üç cümleden başka bir şey diyemez. Herkes ona kaçırdıklarını anlatmak için can atar. Her ne kadar fazla heyecan onları farklı hallere soksa da iletişim kurmak için çabalarlar ama bir türlü karşılık bulmaz bu çaba. Cümleler ve hikayeler hep yarım kalır. Bazen anne bazen abi hikayeleri yarıda bıraktırırlar. İletişimsizlik ve yabancılaşma had safhadadır. Diyalogdan çok monologların ön plana çıkması da bu sebeptendir, karşılıklı konuşmaların hepsinin de tartışma olması gibi. Loise onlarlayken bile başka yerdedir. Bir türlü sohbetlere dahil olamaz ve kendini yabancı hisseder. Oraya ait değil gibi. 




Suzanne ona hayrandır. Hiç tanımadığı ama kan bağı olduğu ünlü bir abi. Makaleleri ve onun hakkında anlatılan hikayeleri olan ünlü bir abi. Kartpostal dışında kimseyle iletişim kurmamış. Mektup bile yazmamış sadece birkaç cümle. İletişim kurmak için daha fazlasına gerek görmemiş, abisinin düğününe gitmemiş, kendini tamamen soyutlamış ama ailenin her üyesinde kartpostal “koleksiyonu” olmuş biri Louise. Kız kardeşinin dediği gibi, insan postacının bile okuduğu bir şeyi yazmak, paylaşmak ister mi? İşte bu kadar uzak Louise ailesine ailesi de ona. İki şehir arasındaki mesafelerin kapanması onların arasındaki mesafeleri kapatmaya yetmez. Mesafeler beraber otururken bile somut ve görülebilirdir. Aynı oturma odasında oturmak bu uzaklığı dindirmez. Louise saatine bakar, uzaklara dalar. Sohbete dahil olmaz, dinlemez. Oraya ait değildir. Suzanne ona dair ortak özel bir anıya sahip olabilmek için adeta yalvarır ama Louise’nin başka dertleri vardır. Pişman olmak fayda etmez, onun pek fazla ömrü kalmamıştır. 




Abisi ona kızgın, onu bırakıp gittiği için, yalnız bıraktığı için. Hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Louise’nin iletişim kurmaya çalıştığı iki kelimeden fazla konuşmak istediği abisi onu reddeder. Her şey değişmiştir. Kimse kimseyi anlamaz. Varoluşsal sorunlar baş gösterir. Catherine, iletişim kurmaya çalışanlardan biri. Hiç görmediği kocasının kardeşi. Yokluğuyla bile yankı yapan bu insanın varlığı tüm aileyi etkiler. O iletişim kurmaya çalışır ama ayrıntıya dikkat edersek iletişim kurmada, konuşmada zorluk çeken birisidir. Cümleleri yanlış kurar ve kelimeleri yanlış seçer. Konuşma teşebbüsü hep birileri tarafından kesilir ama o yine de Louise ile tek konuşabilen kişidir. O da tam olarak ya kendisinden dolayı veya dış etkenlerden dolayı kesilir. Aile öfkelidir. Louise bu sıkışmışlık, yabancılaşma duygularını en derinden hisseder ve bu mekana da havaya da yansımıştır. Hava sıcaktır, adeta nefes alınamayacak kadar. Louis'de öyle bunalmıştır işte bu geçikmiş ziyaretten. Kendini oraya ait hissetmez artık, kaçtığı sıkışmışlık duygusunu yeniden hisseder. Louise kendini bu sorumluluk duygusundan ve sıkışmışlık hissinden kurtarmış başka yere gitmiştir ama aynı şeyi Suzanne yapamamıştır ve mutlu değildir. Abisine gıptayla bakar. Hayranlık besler ona karşı. Louise ise kimliğini rahat yaşayabildiği başka bir yerde yaşamayı tercih etmiş ailesiyle sınırlı sayıda iletişim kurmuştur. Peki aile daha onun varlığına alışamamışken yokluğuna hazır mıdır? Uzakta da olsa 'yaşadığını' düşünmek belki de daha az hasar bırakacaktır.

Dipnot: Görsellerin hepsi tarafımdan hazırlanmıştır.
Devamını Oku »