Etiketler

İzlenilesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İzlenilesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ağustos 2018 Cumartesi

Altı Ahlak Hikayesi - Eric Rohmer (Seri Filmler #8)

Hiç Rohmer izlediniz mi? Ben izledim ve ondan sonra bulabildiğim tüm filmlerini izleyene kadar rahat edemedim. Onun o yazlık evleri, kadın erkek ilişkileri, anlatımı, mizahı ya da sorgulamaları beni peşinden sürükledi ve bırakamadım. Eric Rohmer'ın birçok serisi var ama filmlerine en kolay ulaşılan ve içinde kendisinin tanınmasını sağlayan filmlerinin olduğu seri "Six Moral Tales" yani "Altı Ahlak Hikayesi"'dir herhalde. Bu seride; protagonistlerin inandıkları değer yargıları, hep bir kadın tarafından sınanır. Peki bu kadınların, onların aklını çelmesinden dolayı mı yoksa inandıkları değerlere bağlılıklarının zayıflığından mı ya da başka bir neden mi? Bu ve bu gibi soruların cevapları filmlerde ve sizde saklı. 6 filmden oluşan bu seride her filmden kısa kısa bahsettim ve sevdiklerimi de sıraladım. Peki sizin favorileriniz hangileri?


The Bakery Girl of Monceau (1963)



Altı Ahlak Hikayesi'nin başlangıcı bu kısa siyah beyaz filmde evleneceği kadını bulan genç bir hukuk öğrencisi, onu ararken geçirdiği zamanda çapkınlık yapmayı ihmal etmez. Seriye güzel bir giriş ve aslında bizi neler beklediğine dair genel bir bilgi veriyor Rohmer burada protagonistin dış ses olarak anlatımıyla. Filmin en başındaki anlatıcının tasvirleri de sanki bir kitap okuyormuş hissi veriyor.

Suzanne's Career (1963)



Bertrand'ın Guillaume ile arkadaşlığı Suzanne'ın hayatlarına girmesiyle değişir ve bize Rohmer 54 dakikalık siyah beyaz bir seyirlik sunar. Yine kitap okuyormuş hissi veren anlatıcı, dış ses bu filmde de var.

My Night at Maud's (1969)



Pascal okuduysanız filmde eminim benden daha çok mana bulacaksınız lakin okumasanız bile birçok anlam bulacağınız bu filmde; Katolik (canımız Jean - Louis Trintignant) Jean- Louis; kızıyla beraber yalnız yaşayan Maud ile bir gece geçirir ve inandığı değerleri bir kez daha sorgular.

La Collectioneuse (1967)



Tatile arkadaşının yazlığına giden Adrien, yazlıkta sanatçı Daniel ve ara sıra gidip gelen Haydee ile bir nevi ev arkadaşı olur. Çokça ikonik görüntülere sahip bu film sizi mest edecek.

Claire's Knee (1970)



Evlenmek üzere olan Jerome, yazlıkta karşılaştığı yazar arkadaşının kobayı olmayı kabul eder ve arkadaşının evinde kaldığı üvey kız kardeşlerle iletişim kurar.

Love in the Afternoon ( 1972)



Evli mutlu çocuklu Frédéric, eski arkadaşının eski sevgilisi Chloé'nin ani ziyaretiyle öğleden sonraları farklı bir anlam kazanır. Yine serinin adının hakkını veren güzel bir son ahlak hikayesi.

Bu seride en beğendiklerime göre sıralamam aşağıdaki gibi. Eğer siz de izlediyseniz kendi listenizi benle paylaşmayı unutmayın, sinemayla kalın :).

1. Koleksiyoncu Kız (Açık ara serinin en iyi filmi)

2. Öğleden Sonra Aşk

3. Maud'la Bir Gece

4. Suzanne'nın Kariyeri

5. The Bakery Girl of Monceau

6.  Claire'in Dizi
Devamını Oku »

17 Temmuz 2018 Salı

The End Of The F***ing World


İngiliz yapımı adı güzel soundtracki ondan da güzel, adının yazıldığı fon şeklinin ekrana baskısı bile güzel dizi gibi dizi mini gibi mini çizgi romandan uyarlanan mükemmel bir ergen, kara komedi, yol hikayeli bir mini dizi.


Aslında bu yazdığım giriş yazısı baya açıklayıcı olsa da bu güzelim mini diziye, yine de çokça üzerine konuşmak istediğimden daha ayrıntılı bahsetmek isterim, elimden geldiğince izlemeyenler için tadını kaçırmadan.

Charles Forsman'ın çizgi romanından uyarlanan bu dizi, psikopat olduğunu düşünen James ile insanları sinir etmek konusunda doğal bir yeteneğe sahip boğazına düşkün Alyssa ile Alyysa'nın babasını aramak için yola çıktıkları bir yol hikayesi. Toplamda aşağı yukarı iki buçuk saatlik sürede derdini o kadar güzel anlatan bir dizi ki benim gibi filmmiş gibi art arda diziyi sömürüp bitirebilirsiniz ya da tadımlık izlenebilir ki tavsiye etmem. Bir çırpıda bitirin beya.


Unutmayalım ki bu dizi sadece komedi ve dramıyla ilerleyen bir ergen dizisi değil. Suç ve kara komedinin içinde olduğu bir dizi ki bu diziyi daha da ilginç kılan; her şey güzel giderken bir anda ne olduğunu bize hatırlatıp yüzümüze tokat çarpan da bu dizi (bayılırım).

Bu diziyi güzel yapan en önemli etkenler tabi ki karakterleri çok iyi yansıtan başrol oyuncuları Jessica Barden ve Alex Lawther. Ergenlik çağındaki bu iki aykırı gencin çıktıkları yolda geçirdikleri değişimi o kadar güzel oynuyorlar ki bu diziyi daha üst seviyelere çıkarıyor. Tabi değişime uğramamış katıksız ergenlikleri de kabulüm çünkü "aşırı eğlenceli" tipler. Sonuç olarak müthiş iş çocuklar. Bir de dizide bir dedektifimiz Eunice (Gemma Whelan) var ki kendisine ayrı parantez açıyorum bu iki karakter dışında öne çıkan bir oyuncu. Kadronun geri kalanını harcamayayım hepsi güzel iş çıkarıyor ama laf aramızda bu üçünü çok sevdim :).


Bir diğer güzellik dizinin soundtracki. Müziklerini Graham Coxon yapmış ki çok güzel yapmış ama onun dışında seçilen şarkılar o kadar güzel ki tekrar tekrar açıp o sahneleri hatırlayıp hüzünlenmelik. Malum yol hikayesi ve güzel müzik yolların olmazsa olmazıdır. The End Of The F***ing World ekibi de bu işin altından güzel kalkmış.

Filmde benim özellikle sevdiğim kısım dizinin 1998 2008 2018'de de geçse zamanın etkilemeyeceği bir görüntü ve içeriğe sahip olması. Filmdeki bu zamansızlık bana sürekli film eski zamanlarda geçiyormuş hissini verdi (error) ki bayıldım bayıldım. Seçilen şarkılar, kıyafetler ve arabalarla o ruh beslenince tadından yenmez olmuş. İlk bölümlerde Alyssa'nın telefonu yere fırlatıp parçalaması da dizinin bu konudaki tavrını ortaya koyuyor gibi.


Charles Forsman'ın çizgi romanından uyarlanan bu mini diziye ben bayıldım. Birçok insan da bayılmış olacak ki dizinin yaratıcılarını ikinci sezonla darlamışlar ve Netflix ile görüşüyorlarmış. Çizgi roman bittiğinden yeniden yazma ve o ruhu koruma bakımından ikinci sezonu nasıl yapacaklarını düşünseler de kitabın aksine (herhalde içten içe ya tutarsa diye düşünüp) biraz da olsa ucunu açık bırakmışlar ki bence müthiş bir sondu. Yani sonuç olarak ikinci sezon gelebilir bence gelmemeli lakin gelirse ilk izleyenlerden olurum şüphe yok (error 2). Sevdim diziyi çok sevdim, düşündükçe içim daralıyor veya mutlu oluyorum gülüyorum. Bence zirvede bırakmalı ve yapacakları ikinci sezonun berbat olma ihtimaline karşı bizi bu güzel sonla kutsamalılar, amen.

Devamını Oku »

12 Haziran 2018 Salı

Limonata Tadında Film Maratonu


Yazın sıcaklarında buz gibi limonataya kim hayır diyebilir ki ben kimim hayır diyeceğim :). Çocukluğumdan beri limonata aşığı biri olarak nanelisine, çileklisine, klasiğine bayılırım, yeter ki el yapımı olsun :). Sevgili Engineering Vibes ve Thesaglams limonata tadında bir film izleme maratonu başlattı; 2016,2017,2018 yılları arasında çıkan seçtiğimiz 30 filmi 9 Haziran ve 9 Eylül arasında izleyeceğiz :). Film listesi yapmayı ve sonra ona uymamayı çok severim, yaptığım diğer listelerde olduğu gibi :). Bu maratonun güzelliği sürenin uzun olması ve ben her zamanki gibi kendime çok güveniyorum :).



Bu üç yıl içinde çekilen ve benim izlemediğim filmlerin bazıları aşağıda. Halihazırda 2018 devam ettiğinden bu yıl izlemek istediğim binlerce filmden bazıları gösterime girmedi haliyle; lakin süper filmler bu yıl da bizi bekliyor. Liste genelde erişilmesi kolay ve izlemekte geç kaldığım filmlerden oluşuyor. Aa hala izlemedin mi bu filmi ne ayıp demek serbest ya da çabuk bu filmden başla durman kabahat demek de :).



Ola ki bu üç yıl içerisinde çekilen bir film izlersem film değiştirme hakkımı saklı tutarım çünkü bu maraton bitecek :).

1. Ahlat Ağacı - Nuri Bilge Ceylan (2018)

2. Annihilation - Alex Garland (2018)

3. Red Sparrow - Francis Lawrence (2018)

4. In the Fade - Fatih Akın (2017)

5. Oh Lucy - Atsuko Hirayanagi (2017)

6. How To Talk Girls at Parties - John Cameron Mitchell (2017)

7. Molly's Game - Aaron Sorkin (2017)

8. Happy End - Michael Haneke (2017)

9. Lucky - John Carroll Lynch (2017)

10. The Little Hours - Jeff Baena (2017)

11. The Killing of a Sacred Deer - Yorgos Lanthimos (2017)

12. 120 battements par minute - Robin Campillo (2017)

13. Loveless - Andrey Zvyagintsev (2017)

14. I, Tonya - Craig Gillespie (2017)

15. Song to Song - Terrence Malick (2017)

16. The Square - Ruben Östlund (2017)

17. Wonderstruck - Todd Haynes (2017)

18. Jupiter's Moon - Kornél Mundruczo (2017)

19. Get Out - Jordan Peele (2017)

20. On Body and Soul - Ildiko Enyedi (2017)

21. Faces Places - Agnés Varda, JR (2017)

22. Mother - Darren Aronofsky (2017)

23. A Ghost Story - David Lowery (2017)

24. Throughbreds - Cory Finley (2017) 

25. A Fantastic Woman - Sebastian Lelio (2017)

26. La Fille Inconnue - Luc Dardenne, Jean - Pierre Dardenne (2016)

27. Divines - Uda Benyamina (2016)

28. Don't Think Twice - Mike Birbiglia (2016)

29. Nocturnal Animals - Tom Ford (2016)

30. Joshy - Jeff Baena (2016)

Dipnot: Listeyi bitiremeden ve yayınlamadan listede olan üç filmi izledim ve onları listeden çıkartıp tekrardan film seçmek zorunda kaldım. Daha fazla yazıyı yayınlamadan film izlememek için günümün önemli bir kısmını listeye harcadım yoksa olacak kısır döngüyü fark ettiniz sanırım :).
Devamını Oku »

19 Nisan 2018 Perşembe

Sinema Güzeldir #7 (Godard ve Ben ve Arada)

Merhabalar canım okuyucularım, bugün sizlere iki farklı mevsimde sinemada izlediğim filmlerden bahsedeceğim. Sinemada günde üç film izleyen ben gitti, her mevsim bir film izleyen ben geldi ama festival vardı da biz mi gitmedik? Ağzımızın suyu aka aka sosyal medyada festival paylaşımları yapanları izledik beğendik. Başka sinema sokak sinemasına geldi diye sevinirken gelmesi ile gitmesi bir oldu şimdi de arada kepenkleri indirdikleri gibi sadece popüler filmleri getiriyorlar ve ona rağmen maalesef seyirci sayısı çok az. Yeniden kapanması an meselesi :/. Başka Sinema filmleri gelmeyince benim de tek seçeneğim olan bu sinemaya doğal olarak yolum düşmez oldu lakin geçenlerde "Arada" filminin geldiğini duyunca sinemanın en kalabalık olduğunu düşündüğümüz saat (biz dahil beş kişi) gittik çünkü iki kişi için filmi oynatmıyorlar :/. Sonuç olarak ana akımda pek de yer almayan bu filmi yine Konak sayesinde izleyiverdik. Darısı "Kelebekler"'in başına diyeceğim ama hiçbir listede maalesef şehrimin adını göremedim :/. Ben hayallerim ve kırıklarımı anlattıktan sonra umarım sizi de sıkmamışımdır artık film yorumlarıma geçeyim. İlk film Ocak ayında, ikinci film ise bir hafta önce izlendi.

Godard ve Ben - Michel Hazanavicius (2017)



Godard tarzında çekilmiş Louis Garrel'ın Godard'ın hayatının Godard rolünü oynadığı eğlenceli bir film :). "Çinli Kız" dönemi Anne ile ilişkisi ve Godard'ın kendini ve sinemasını sorguladığı geçiş dönemi anlatılıyor. Godard filmleri tarzında bölüm bölüm zaman  zaman kameraya konuşarak kayarak çekim yapılarak. Eğer siz de bir Godard severseniz bu filmden oldukça zevk alacaksınız. "Çinli Kız" filmi ve öncesi filmlerinden bolca referanslar ve sevdiğiniz Godard filmlerini de hatırlarken mutlu oluyoruz. Godard'ı yönetmen kimliği dışında izliyoruz. Bir yönetmen, arkadaş, sanatçı, muhalif, aşık kısaca hataları ve seçimleriyle insan olarak. Ben komedisiyle ve Godard'ı farklı bir açıdan görmeyi sevdim. Ne kadarı doğru bu hikayenin bilmiyorum ama yine de güzeldi. Siz de bir Godard severseniz bu film güzel bir seyirlik olacaktır. Önerilir :). (Bir paragraf içinde kaç kere Godard denileilinirse o kadar dedim, yine diyorum Godard Godarddgodardddarg)

Arada - Mu Tunç (2018)



90'lar Türkiyesindeyiz ve konumuz müzik. 60'lar 70'lere uzanan bir müzik yolculuğu ve Türkiye'deki gelmiş geçmiş alternatif, yasaklanan veya yenilikçi tüm sanatçılara kısa bir selam ve muhteşem bir playlist ile yakalanmak istenen bir gemi. Doğu batı çatışması değil müzik yoluyla doğu batı sentezi, doğu ile batıyı birleştiren İstanbul'da aranan "kaçış" bileti.

Zorlama birkaç diyaloğu saymazsak film çok akıcı ve kulaklara şenlik güzel bir film. Gerçek olaylardan esinlenildiği söylenilen bu filmde sonlarda gösterilen fotoğraflarda ister istemez bir duygulanıyoruz ve artık 90'larda yaşayan gençliğin böyle dönem filmleri yapması doksanlardan gelen bir birey olarak beni ayrıca memnun ediyor. Umarım daha fazla bu dönemlerde geçen filmler izleriz. Bu filmde de eski bir Türk Sanat Musikisi sanatçısı babanın punkçı oğlunun isyanını bir bilet peşinde izliyoruz. Gerçek olaylardan esinlenildiği söylenen bu filmde yönetmenin babası da eski müzisyen Altan Tunç ve abisi Orkun Tunç da müzisyen hatta Rashit punk rock grubunun üyelerinden olduğunu da not düşelim. Orkun Tunç filmin soundtrack listesine de imzasını atmıştır. Alternatif bir Türk filmi izlemek isteyenlere özellikle Türk müziğini tür ayırt etmeden dinleyenlere şiddetle önerilir :).
Devamını Oku »

8 Nisan 2018 Pazar

Garip Şeyler

2018'in ilk dizisini iki günde bitirdiğime ve son zamanların en çok konuşulan dizilerinden biri olduğuna göre bir iki kelam ben de edeyim ama değil mi :). Evet, Stranger Things'den bahsediyorum :).


İlk sezonu sekiz, ikincisi ise dokuz bölüm süren son zamanların en çok konuşulan dizilerinden Netflix orijinal serisinden Stranger Things'i öncelikle beğendiğimi söylemeliyim. Karakterlerin hepsini sevdiğim nadir dizilerden biri olmayı da başardı. Hepsinin arasından hala favorimi seçmiş değilim, yakın olduklarım olsa da. Sonuçta her karakterin kendine özgü bir hoşluğu var. Her karakterin özellikle ikinci sezonda ayrı ayrı hikayelerini izleyip evlerine konuk olmamız grup olarak da sevdiğim bu çocuklarımızın bireysel olarak da gayet izlenildiğini ve sevildiğini görmek dizinin kalitesini arttırdı. Üçüncü sezonda daha da detaya inilirse güzel olacaktır.


Bizi 80'lere götüren bu dizi, bilim kurgu ve gerilim türünde güzel bir seyirlik sunuyor. Konusu ise 4 kişilik "nerd" ya da "geek" diye tabir edebileceğimiz orta okul öğrenci topluluğunun dünyamızın kötü  bir yansıması paralel evrendeki kötülerle mücadelesi. Gruptan Winona Ryder'ın küçük oğlu kaybolunca üç arkadaş, şerif önderliğinde Winona ve yetişkin tayfa, abi ve abla kategorisinden diğer bir grup ile bu diğer dünyaya açılan kapı kapatılmaya ve kayıp kardeş, oğul ve arkadaş Will kurtarılmaya çalışılır. Bu tanımlanamayan güç ile savaşılırken bir anahtar çocuk ve onun peşindeki bir sürü bilim adamı da bu işe dahil olunca dizimiz kadrosunu tamamlar.

Konusu çok ilginç değil belki ama oyuncuların ve aralarındaki uyum ve tabi ki mizah bu diziyi diğerlerinden ayırıyor ve bölümleri art arda izlemeye başlıyorsunuz. Bir de buna 80'ler modasını eklersek ki benim favorilerim Lucas, Nancy, Barb ve Will'in abisi Jonathan (Charlie Heaton'ın dizi dışı günlük stiline özellikle bakmanız önerilir, daha da güzeldir) olur başka bir yönden de izleyiciyi memnun ediyor ve seksenler ruhunu buram buram özellikle Steve, Bill ve Will  karakterleriyle hissediyoruz :). Diziyi neredeyse bir saat boyunca temposunu düşürmeden izlememizi kolaylaştıran playlistini de unutmamak lazım.



Baş rolünde 5 yeni kadroyla 6 çocuğumuzun dedektifçilik oynadığı bu bilim kurgu fantastik diziyi özellikle türü sevenlerin kaçırmadığına eminim. İnsanın aklına "Buffy the Wampire Slayer" ya da benzerleri gelmiyor değil. Okulda geçen açıklanamayan gizli bir dünya konusunu işleyen bu dizi bir nevi uzun zamandır özlenilen bir açığı da kapatıyor aslında ve 80'ler 90'lardan gelen bilim kurgu sever kitlesini de ayrı bir etkiliyor sanırım. Sonuç olarak her sezon daha da garip olacağı vaadini bize veren bu dizinin biz de merakla 3. sezonunu ve bu artarak devam eden grubumuzun yeni maceralarını izlemeyi sabırsızlıkla bekliyoruz :).
Devamını Oku »

18 Mart 2018 Pazar

Atıştırmalık #40 (Üç Güzel Film)

Dazed and Confused - Richard Linklater (1993)



70'ler lise ve okulun son günü, sinyırlarla fireşmınların kapışması ama kapışmaması da, bol bol alkol, duman ve müzik. Süper bir playlist var, eğlenceli. Richard Linklater'ın ilk dönem filmlerinden. Bol bol ünlü oyuncuların gençliklerini içerir, bilginize :). Şurada kendisinin harika Before serisinin linkini bulabilirsiniz tıktık.

The Loves of A Blonde - Milos Forman (1965)



Çokk güzeldi, siyah beyaz Çek Yeni Dalgasından, beyaz ve kara komedi. Başarılı <3. İlgililer kaçırmasın <3.

Thou Wast Mild & Lovely - Josephine Decker (2014)



Efsane film, bu filmde ne demek istediğimi en ama en sonunda anlayacaksınız. Bayıldım. Görsellik şahane, her bakımdan sade, Pinteresk diyaloglar, şairane bir hava. Diğer filmlerini de hemen izlemek istiyorum. Yeni filmi Miranda July'li Madeline's Madeline'i de :). Yalnız filmin afişi ve adı beni izle diye bağırmıyor mu <3.
Devamını Oku »

11 Mart 2018 Pazar

Engelin Sadece Kafamızda Olduğunu Gösteren Film Listesi

"Normal" olanın kabul gördüğü dünyamıza farklı olmanın zenginlik olduğunu gösteren filmlerden bazıları bu listede :). Unutmayın ki birazcık empati ve sevgiyle dünya her zaman daha güzel bir yer :).

Forrest Gump - Robert Zemeckis (1994)



Sanırım yukarıda bahsettiğimiz ön yargıyı en naif şekilde kıran ve hemen hemen herkesin aklına ilk gelen film Forrest Gump'tır. Herkesin izlemesi gereken nadir filmlerin başında gelen Forrest Gump'ın macera dolu öyküsü sizi yer yer güldürürkün çokça hüzünlendirecek ama kesin olan şu ki size en çok umut aşılayacaktır :).

Temple Grandin - Mick Jackson (2010)



Kadın olmanın maalesef başlı başına birçok alanda engel olarak görüldüğü dünyamızda bir de dünyayı farklı açıdan bakan bir kadın olmak işleri hiç de kolaylaştırmayacaktır. Gerçek bir hayat hikayesine dayanan bu filmde Grandin size birçok ders verecektir :).

Aşın Formülü Yok - Andreas Öhman (2010)



Sevgilisinden ayrılan abisini başgöz etmeye çalışan Simon'ın bu eğlenceli yolculuğunda ona eşlik ederken birçok güzel şarkı da dinleyeceğiz. Skarsgard'lardan Bill'in başarıyla canlandırdığı Simon karakterini çok seveceksiniz :).

Taare Zameen Par - Aamir Khan (2007)



Bir öğretmen ve bir öğrenci... Sosyal mesaj içerikli filmleriyle ön plana çıkan Aamir Khan'ın başarılı filmlerinden biri Yeryüzündeki Yıldızlar. Birazcık farkındalık birçok hayatı değiştirebilir hatta güzelleştirebilir hatta ve hatta bir başarı hikayesine dönüştürebilir.

Adam - Max Mayer (2009)



Adam kendi halinde kendi düzeninde yaşayan bir genç adam, yeni taşınan komşusu Beth hayatına girince işler olduğundan biraz daha karmaşık hale gelecektir :). Sundance'te yarışan bu film büyük jüri ödülünü alamasa da, Alfred P. Sloan (bilim veya teknoloji temalı ya da baş rolünde bir bilim adamı, mühendis veya matematikçiyi anlatan filmlere verilen ödül) ödülüyle festivalden döndü.

The King's Speech - Tom Hooper (2010)



Kral halkın rol modeli, "en güçlüsü", "en iyisi" "en adaletlisi" "en iyi aile babası" en en en eni ve halka en sesleneni en çok dinleneniyken kral kekeme olursa? Krallık müessesine güzel bir darbe indiren 6. George'un bu "engelinin" üstüne gidip en iyisini yapmaya çalışmasını izliyoruz.

Rain Man - Barry Levinson (1988)



Tom Cruise'un ajan veya türevleri olmadan oynadığı nadir filmlerden Yağmur Adam'ı bilmeyen ya da izlemeyen yoktur herhalde. Babasının tüm mirasını haberi bile olmadığı abisine bırakmasıyla Charlie paranın peşine düşse de daha değerli bir şey bulacaktır. Charlie bu yolculukta birçok şey öğrenecektir ve bunlardan ilki şüphesiz ki hiçbir engelin kardeş sevgisinin önüne geçemeyeceğidir. Abi Raymond rolünü müthiş bir performansla Dustin Hoffman'ın canlandırdığını da belirtelim.

Frida - Julie Taymor (2002)



Her ne kadar popüler kültürün bir ürünü haline getirilmiş olsa da asıl mesajını unutmamız gereken kadınlardan herkese örnek bize güç ve umut veren Frida'nın öyküsünü gözleriniz dolu dolu izleyeceksiniz. En zor zamanlarında bile sanatını resmini bırakmayan aksine onunla daha da güçlenen bu rengarenk kadını izlemeniz şiddetle tavsiye olunur.
Devamını Oku »

8 Mart 2018 Perşembe

Kadın Müzisyenler

Yine 8 Mart, yine Sinem Cezayirli’den bugüne özel bir film, Nil İpek yine sesiyle bizlerle ve maalesef yine her şey aynı. Kadına sözlü şiddet, kadına fiziksel şiddet, eşitsizlik, toplumsal baskı, insanı insan olarak görmeme ve cinsiyetine göre yargılama, ayrıştırma, belirli kalıplara sokma, etiketleme; evet yine.

Bir tek benim mi gözlerim doluyor bu kısa filmi izlerken? Çok üzülüyorum olanlara ve bir sene daha geçmişken hiçbir şey değişmiyor aksine kadınlara, çocuklara, hayvanlara, doğaya ve tüm insanlara yapılan bu vicdansızlıklar artarak devam ediyor ve kahrediyor beni. Yine de her şey bu kadar kararmış aklımızın almayacağı şeylere seyirci kalırken bu insanların sözüne güveniyorum, şüpheye düşmüyor ya da düşmek istemiyorum. Az da olsa bir umut yakalıyor ve saklıyorum. #mucizemsin




Bugüne özel milyonlarca yetenekli kadından sadece 8 esin kaynağı gencecik kendi sözlerini yazan kadın müzisyenler ile bu şarkıları paylaşıyorum. 


Mitski - Your Best American Girl




Angel Olsen - Unfucktheworld




Melody' Echo Chamber (Melody Prachett) - Some Time Alone, Alone 




Cherry Glazer (Clementine Creevy) - White's Not My Color This Evening



Sena Şener - Sevmemeliyiz




Gaye Su Akyol - Biliyorum




Lara Di Lara - Bencil



Sedef Sebüktekin - Bul Beni




Bir önceki filmi izlemek ve hazırladığım yönetmenler listesi için Kadın Yönetmenlere tıktık.
Devamını Oku »

6 Mart 2018 Salı

Atıştırmalık #39 (Son İzlediklerim - 6 Film Birden)

Heathers -  Michael Lehmann (1988)



Beğenmedim ya, kara mizah severim de filmi pek sevmedim. Seksenler Amerikan lisesi pop klibine cinayetler dizisi eklemişler. Kötü değil aslında konu da fena değil de niye sevmedim bilemedim :).

North By Northwest - Alfred Hitchcock (1959)



Hitchcock'a bayılıyorum, güzel sıkılmadan izlenilecek bir film daha ve Cary Grant'ın o ikonik sahnesini Emir Kusturica'nın American Dream'inde de izlemenizi öneririm. İkisini de izleyenler sanırım bir tebessümle bu yorumu okuyorlar şu an :).

Phantom Thread - Paul Thomas Anderson (2017)



Daniel Day Lewis'da psikopat bir hava var, her izlediğimde hafiften yusuf yusuf olmuyor değilim. Sağ olsun Anderson da müziklerle gerilimi düşürmemiş. Ara ara komik olması da güzeldi de film neydi ne oldu. Başlarken moda dünyasındaki entrikaları izleyeceğimi sanırken sonunda saplantılı bir aşk hikayesine dönüştü. Filmi sevdim, fena değildi. Sıkılmadan izledim. Sevgili Gürültücüğümün dediği gibi ama fazla abartmaya bence de gerek yok :/. Jennifer Lawrence'ın dediği kadar da değil tabi :). Jen'e bayılıyorum ve yeni filmini de merakla bekliyorum bu arada, gerçi daha izleyemedim Mother'ı bile hala ama olsun :).

The Florida Project - Sean Baker (2017)



İzlediğim ikinci Baker filmi ve yine çok sevdim. Moone ile toplu konutlarda tek odalı evlerde yaşayan insanların dramı, işte Amerika'nın çok da gösterilmeyen ama belki de en çok yaşanılan yüzü. Sonlara doğru film içinde dolduğunuzu aslında renklere rağmen yüreğinize bir ağırlık çöktüğünü o küçük kız ile annesinin son sahnelerinde fark ediyor ve ister istemez gözlerinizde yaşlar ile filmi bitiriyorsunuz. Baker dramın dozunu müzikler, renkler ve tabi ki baş karakter o sevimli minik yeteneğin hayat enerjisiyle dengelemiş. Kendine has yöntemleriyle çok başarılı bir iş çıkarmış Baker. Ben çok sevdim :).

Patti Cakes - Geremy Jasper (2017)



Çok sevdim, bayıldım. Hip hop ve rap sevmiyorsanız hiç bulaşmayın (ya da bulaşın eğlenceliydi, belki seversiniz)  ama birkaç şarkı bile dinliyorsanız çok eğleneceksiniz. İzlerken aklıma Iggy Azelia ve Work şarkısı geldi. Zaten bir gönderme de vardı filmde kendisine. Güzeldi, sevdim.

Ingrid Goes West - Matt Spicer (2017)



Aubrey Plaza'yı çok seviyorum ve sebebi özellikle Parks and Recreation tabi ki ama Safety Not Guaranteed de yine sevdiğim bir bağımsız filmi. Filmi de çok merak ediyordum, Olsen'lardan Elizabeth'i de severim :). Bu filmde birçok mesaj var ve hepsi güzel aslında. Sosyal medyanın pek tartışmadığımız ama bizi belki de tahminimizden fazla etkileyen diğer yüzünü gösteriyor bize, sonu da hoş ve manidardı. Ben bu filmi de sevdim :).

Özlemişim Amerikan bağımsızlarını izlemeyi, özellikle bu türlerde. Son iki film o yüzden çok iyi geldi ve lütfen bana benzer türlerde bağımsız güzel filmler önerin :). Siz en son neler izlediniz, yorum bırakmayı unutmayın :).
Devamını Oku »

25 Şubat 2018 Pazar

R.W. Fassbinder'den Aforizmalar: Petra Von Kant'ın Acı Gözyaşları (1972)


Fassbinder'i daha önce blogda da bahsettiğim Ali:Fear Eats The Soul filmiyle tanıdım ve çok sevdim. Filmlerini de izlemeye devam ediyorum. Kısa hayatına birçok film sığdıran bu Alman yönetmenin filmografisinde en çok öne çıkan filmlerden biri şüphesiz Petra Von Kant'ın Acı Gözyaşları. Kendi oyunundan filme çekilen bu filmde Petra, kocasından boşanmış annesine bakan yatılı okulda bir kızı olan ünlü bir moda tasarımcısı. Karin ise genç ve güzel geçmişinde acılar yaşamış evli bir kadın. Bir de Marlene var, her şeyi gören duyan ama orada yokmuş gibi davranılan sadece ihtiyaç duyulduğunda var olan ve sonra tekrar kaybolan uysal bir asistan. Filmde Petra'nın arkadaşı, kızı ve annesi de küçük ama etkili rollerle film boyunca çıkmadığımız Petra'nın odasında, hayatında kısa bir an var olurlar, bir de filmde yokluğuyla var olan eski kocası var Petra'nın.

Filme çekilen bu oyunun film hali oyun halinden pek uzaklaşmamış bunun nedenlerinden biri tek mekanda geçen bir film olması ve karakterlerin tiyatro oyunlarındaki gibi ekran karardığı/perde değiştiğinde kıyafetlerinin değişmesi gibi birçok tiyatro ögesini barındırır. Petra karakterini başarılı şekilde canlandıran Margit Carstensen başta olmak üzere oyuncuların sahnede oynuyormuşçasına kamera karşısında da oynamaları bu teatral havayı arttıran ögelerden biri. Tabi bu teatral havada Fassbinder'in gözümüzü gönlümüzü mest eden ve güzel görüntüler izlememizi sağlayan estetik bakış açısını unutmamak gerek. Uzun monolog ve diyalogların olduğu bu filmde Fassbinder'den birçok hafızalarımızda yer edecek notlar yakalarız. Şimdi ben de sizlerle kendimce bu üzerine düşünülecek sözleri paylaşmak isterim. Keyifli seyirler.



Hepimiz kendi tecrübelerimizi yaşamalıyız.

Hayatta öğrendiğin şeyleri kimse senden alamaz. Aksine seni olgunlaştırır.

En başından sonunu görebildiğinde tecrübe için zahmete girmeye değer mi?

Evlilik insanlardaki en kötü yanları çıkarıyor.

Istırap verici şeylerin hissettiğin güzel şeylerden bir hayli fazla olduğunu anlaman çok üzücü inan bana.

Artık geri dönemediğin ve baştan başlayamadığın o an çok korkunçtur.

Bir insanı anlamaya başladığında acımak için bir sebep kalmaz ortada.

Zor biri gibi görünüyorum çünkü kafamı kullanıyorum.

Şüphesiz bazı şeyler ters gittiğinde ilişki bıkkınlığa ve nefrete dönüşür.

Sadece bu dünyada kendime ait küçük bir yer istiyorum.

Filmlerden çok hoşlanırım. Özellikle tutkuyu ve acıyı anlatan filmlerden.

Bence insanlar birbirlerine ihtiyaç duyarlar. Bu şekilde yaratılmışlar ama onlara nasıl birlikte yaşanacağını öğretmemişler.

İnsanlar korkunçlar Karin, Her şeye dayanabiliyorlar. İnsanlar zor ve acımasızlar. Herkesin yeri doldurulabiliyor. Bu insanların öğrenmek zorunda oldukları bir şey.

Ona aşık değildim, sadece ona sahip olmak istedim. 
Devamını Oku »

17 Şubat 2018 Cumartesi

Atıştırmalık #37 (Genç Bir Doktorun Anıları, The Disaster Artist, Doğu Ekspresinde Cinayet)

Genç Bir Doktorun Anıları - Mihail Bulgakov 



Kitapkurtlarımızdan Şule'nin çekilişinden gelen bu kitaba bir pazar günümü ayırdım ve hemencecik bitti. Gayet akıcı ve kolay okunabilir bir kitap. Adı zaten her şeyi özetliyor, hikaye tadında kısa kısa anılarını paylaşmış bizimle. Otobiyografik bir kitap olabilir çünkü yazar ile karakterin benzer özellikleri var, ikisinin de doktor olmaları gibi :). İyi bir klasikti sıkılmadan okudum.

The Disaster Artist - James Franco (2017)



Filmi izlerken aynen şunu düşündüm, Franco kardeşlerin anneleri gurur duymuştur filmde kardeşleri karşılıklı oynarken izleyince :). Filme bayıldım, çok güzeldi. Ed Wood'a benziyordu, onu da çok severim. Dave Franco canlandırdığı oyuncuyu oynamakla kendi oyunculuğunu göstermek arasında sıkışıp kalmış gibiydi başlarda da sonrası daha iyiydi ama James Franco baya başarılıydı. Bahsi geçen filmi çekerken kendisi aslından daha güzel oynamış o konuda biraz daha az efor sarf etmeliydi bence ama çok başarılıydı :). Ve bence James Franco Tom Wiseo'dan çok Tom Hiddleston'a benzemiş, hatta Only Lovers Left Alive'daki haline :). Çok güzel filmdi ya ben baya sevdim, eğlendim bu kadarını beklemiyordum :). Konusunu da pek bilmiyordum açıkçası güzel sürpriz oldu :). The Room'u izlemeli şimdi bu bilgilerle :). 

Doğu Ekspresinde Cinayet - Kenneth Branagh (2017)



Hem yönetmeni hem de baş rolü olması dolayı ile Branagh'ı merak ediyordum çünkü kendisini severim :). Tabi bir de Christie romanı olması daha da cezbediyor. Johnny Depp'in olması da ballı kaymak dedim ama tahmin ettiğim gibi ölen adam kendisiydi :). Pek kalmadı. Zaten o kadar çok oyuncu vardı ki hepsine düşen süre çok çok azdı bir de  filmin süresini oyunculara bölsek kendisine düşecek süre kadar bile görünmeyenler vardı. Güçlü bir kadro, yolcuların hepsi ünlü oyuncular. Lakin film motamot bir uyarlamadan öteye gidemedi, heyecanla sıkılmadan izledim ama çok başarılı bir film olarak görmüyorum. Keyifli bir seyirlik ama bu kadar :). 
Devamını Oku »

12 Şubat 2018 Pazartesi

Atıştırmalık #36 (4:48 Psikoz, Shampoo, Bir Dakikalık Öyküler)



Merhabalar, ben yine atıştırmalıklarımla izninizle yayın akışınıza dahil olacağım :). Umarım keyifli günler geçiriyorsunuzdur ben ise biraz şans istiyorum kendime :). Bu aralar Richard Brautigan'ın toplama şiirlerini okuyorum, instagram hikayelerden izleyenler bilir Sub Press bugüne kadar yayınlanan Brautigan'ın tüm şiirlerini toplamış. Onun dışında drama okumayı çok özlemişim, yine bir kitap alışveriş yaptım, birkaç oyun ekledim. Onun dışında en son keşfettiğim isimler var müzik listemde genelde onları dinliyorum :). Fırsat buldukça da film izlemek en büyük zevkim zaten biliyorsunuz, bir de hoşuma giderse tadına doyum olmuyor hak verirsiniz ki :). Bir de mektup arkadaşlığı maceralarım var sosyal medyada sürekli sizlerle paylaştığım. Hem gelenleri sevmek hem sevgi dolu mektuplar göndermek de vaktimi severek verdiğim en güzel uğraşlarımdan :). Bir şeyler üretmek küçük de olsa mutluluk verici, birilerinin sizin için uğraşması da tabi :). Yeni insanlar tanımak, bir şeyler paylaşmak çoğalmamı sağlıyor, mutlu oluyorum. Üzüldüğüm zamanlar da oluyor ama bardağın dolu kısmını buraya yazmak da iyi geliyor :). Ukulelem ve küçük ailemizin yeni üyesi melodikamla çok ilgilenemedim ama ilk fırsatta yeni şarkılar öğrenmek istiyorum özellikle melodikamla :). Almanca'ya tam çalışmaya başladım derken geri dönemedim, ona da bakmalı tekrardan. Günler böyle geçip gidiyor, ben bazen yoruluyorum, umudum da çokça kırılıyor, üzülüyorum, üzüyorum ama c'est la vie! dostlar, hayat bu, yaşıyoruz, yaşayalım!

4.48 Psikoz - Sarah Kane



Yazarın intihar etmeden önce yazdığı son oyunu. Parçalı bir anlatıma sahip, belirli bir oyuncu listesi yok oyunun. Yazarın ruh halini biz de okurken hissederiz. 4:48'n de onun her gece kalktığı saat olduğunu ve adının buradan geldiği söyleniyor. Kane okuması kolay olmayan bir yazar. Çok çarpıcı ve rahatsız edici. Blasted adlı oyunu da çok başarılıdır ama bu kitap daha da ağır, çok ağır. Sarah Kane herkesin sevebileceği tarzda oyunlar yazmıyor ama biraz rahat ortamından çıkmak isteyenlere önerebileceğim kitaplar.

Shampoo - Hal Ashby (1975)




Ashby'den politik dokundurmalı bir komedi daha. Ashby'i seviyorum adam tam bir hippie :). Kendisi gelmiş geçmiş en sevdiğim filmlerden biri olan Harold and Maude'un yönetmeni. Bu film de eğlenceli, 70'lerdeyiz ve kendi salonunu açmak isteyen bir adamın trajikomik hikayesi var. Sonlara doğru bir dengesini kaybetti sanki film ama yine de ben sevdim. Güzel komediydi.

Bir Dakikalık Öyküler - İstvan Örkeny 




Kara komedi olması, öykü kitabı olması, kısa olması ve tanıtım yazısı bu kitabı almaya ben ittiyse de çeviri olmasından ya da kültürüm yetmediğinden bu kitabı pek anlamadım. Anladıklarım da güzeldi :). Macaristan'da derslerde okutulan bir yazarmış, sanırım ben mizahı anlayacak yeterli bilgiye sahip olmadığımdan pek anlamadım.

Gif Tumblr'dan alıntıdır.
Devamını Oku »