sinema güzeldir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema güzeldir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2016 Perşembe

Sinema Güzeldir #2

Merhaba arkadaşlar, nasılsınız? Bugün yine sizlere sinemada izlediğim son üç filmi yazacağım, izleyeli baya oldu yani geç bir paylaşım, bana kızmayın :). İlkine buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz. Bu arada bir duyuru yapmak istiyorum;  zaman su gibi akıp geçiyor, çekilişi başlatalı neredeyse bir ay oldu ama 4 Eylül’e kadar hala katılabilirsiniz. Çok güzel kitaplar ve defter var hala katılmadıysanız, duymadıysanız şuraya tıklatın. Önemli bir hatırlatmada da bulunmak istiyorum çünkü yorumlarda ortak bir sıkıntı olmuş çekilişe katılmanın tek zorunlu şartı blogu sağ taraftan takip etmek. Onun dışındakiler ek hak. Zorunlu şart yerine gelmeden diğerleri geçerli sayılmıyor, görünür olarak izlediğinizden emin olun lütfen. Ben de sizleri çekilişe hemencecik dahil edeyim. Zaten izliyor iseniz yorum yapmanız yeterli. Arkadaşlarınıza hediye etmek isteyebileceğiniz güzel kitaplar var, bir bakın derim. Bir yorumda çekiliş blogları olmadığı sürece katılım mümkün dedim ama fark ettim ki yayınımda belirtmemişim o yüzden yanlış anlaşılma olmasın eğer öyle bir durum varsa ama özellikle belirtmediğim için tüm katılımları sayıyorum, unutmadan söyleyeyim :). Şansınız bol olsun, sabrınız için de teşekkürler.

Gelelim filmlerimize.

Ghostbusters





Ya bu filmin müziği efsane diye başlamak istiyorum. İzlediğimden beri “nınınını nınınını nını nınınını nınınını nını, GHOSTBUSTERS” diye olur olmadık yerde sesli söylüyorum :). Bunun dışında bir ilki yaşadım. Koskoca sinemada TEK BAŞIMA film izledim :). Evet, baya bildiğiniz benim için reklamlar döndü, film oynatıldı, ara verildi ve ışıklar benim için yanıp söndü :). Daha önce neredeyse boş sinemalara, filmlere gittim ama hiç gerçek anlamda tek olmadım ya arkadaşlarım ya yakınlarım vardı. Ama ilk kez tam anlamıyla böyle bir tecrübe yaşadım, süperdi :). Gelelim filme artık :). Filmin orijinalini izlemedim izlediysem de çok küçüktüm hatırlamıyorum sadece müziği ve hayal meyal görüntüleri aklımda. O yüzden karşılaştırma yapamayacağım sadece bu karşıt cinsiyet fikri hoşuma gitti. Erkek sekreter (Chris Hemsworth yahu :)) ve kadın başkarakterler güzeldi. Her zaman olduğu gibi bir kötü adamımız ve dünyayı kurtaracak kahramanlara ihtiyacımız vardı. Bunlar klasik aksiyon, komedi filmlerinin zaten vazgeçilmezi. Peki bu filmi eğlenceli kılan neydi diye sorarsanız, mizahı derim. Mizah böyle filmleri her zaman kurtarır ve daha izlenilir kılar benim gözümde. Öyle ki fazla klişeye kaçmadan yapılan espriler beni güldürdü ve ilk yarıda baya eğlendim. Bunun dışında kadınların baş rolde olması her ne kadar az çok Hollywood tarzında olsa da iyiydi. Akademisyen ablamız bana sürekli Zooey Deschanel’i hatırlattı. Sizce de aşırı benzemiyorlar mı? Acaba ablası mı diye film arasında baktım ama değilmiş çünkü “yeni kızımızın” ablası da oyuncudur. Melissa McCartney’i en son yine bir komedi aksiyon filminde baş rolde izledim ve kendini 0 beden olmadan da kabul ettirip baş rolde oynamasının çok iyi olduğunu düşünüyorum. Aslında Kristen Wiig dışındaki hiçbiri bu beden ölçülerine uymuyordu sanırım ama hepsi çekici ve güzel hatunlardı. Bence oyunculukları da fena değildi. Baya eğlenmelik bir filmdi anlayacağınız. İkinci film olursa daha çok dereceleri artmış hayalet ve onların hikayelerini izlemek isterdim :).

Yüce Adalet





Sevgili Keune Reeves’in son filmi. Bir mahkeme filmi :). Beklentimin üstünde bir filmdi. Vauvv pes doğrusu dedirtmese de şaşırtmayı başardı. Filmin konusu ise özetle ünlü bir avukat olan babasını öldürmekle suçlanan bir oğlanın duruşması idi. Ana mekan mahkeme salonuydu ve zaman zaman geri dönüşler ve ileri görüşleri (flash forward) izledik. İzleyici duruşmada resmen jüri görevindeydi ta ki son sahneler kadar o zaman işler biraz değişti. Ama biz de her zamanki gibi kim haklı kim suçlu kendi içimizde o soruları sorduk tanıkları dinlerken. Renee Zelwegeer niye bilmiyorum bana biraz vasat geldi bu filmde. Ve yaşlanmak değil de çökmüş sanki. Keune Reeves zaten hala yakıyor, filmdeki performansı da iyiydi. Onun yardımcısı rolündeki avukat hanım kızımız da başarılıydı yalnız sonlara doğru daha çok aktif olabilirdi nasıl olurdu merak etmedim değil. Güzeldi bence bir bakın derim :).

Suicide Squad





Ben yönetmeni sevsem de Nolan’ın Batman serisini kendime göre bazı sebeplerden ötürü hala izlemedim :). Batman vs Superman’i zaten izlemedim ama anladığım kadarıyla daha doğrusu birbirlerine karşı olmalarından anlıyoruz ki iyi adamımız kötü olmuş en azından biri. Savaştıracak kötü adam kalmayınca iyi adamlar güç savaşına mı girdi, böyle bir şey yapalım mı dedi yapımcılar anlamadım ama önemli de değil. Başka sebepler olabilir olmayabilir saygı duyuyorum :). Bu filme gelirsek devam filmi gibi ama değil gibiydi de. Kendi başına bir film ama bir alakası da var gibiydi yukarıda bahsettiğim filmlerle. Ve iyi adamlar madem kötü oluyor kötü adamlar iyi olamaz mı olur mantığıyla toplama yaptılar bu filmde sanırım ve bir blogda okumuştum sanırım Joker mafya babası gibi olmuş diye evet öyle bir durum vardı sanki. Bir de Joker’in Joker olma sebebi asite düşmesi ve bunu saklaması ama maşallah burada asitten Harley Quinler, dövmeli jokerler çıkıyor hadi hayırlısı :). Ben Burton'ın ilk filminden öyle hatırlıyorum. Onun dışında ben Joker’e bayıldım. Çok doğru bir oyuncu seçimi olmuş keşke bu kadar çok karakter olmasaydı da Joker ve Harley Quinn ile alakalı bir film olsaydı. Zaten film Harley Quinn’in filmi gibiydi onda sıkıntı yok da çok fazla karakter ve onların hikayesinin olması durumu filmi çok yüzeysel kılan bir şeydi. Bunu demekteki kastım şu gerekli görülen karakterler anlatılırken diğer karakterlerin hikayelerinin özet geçilmesi. Bu biraz oldu bittiye getiriş acaba bu kadar çokluk gerekiyor muydu diye düşündürtüyor. Kötü adamların iyi adama dönüşmesi değil de kötü adamların bu iş için seçilmesi fikri bence daha cazipti ama sonuçta bir klasik süper kahraman hikayesi daha doğrusu anti kahraman hikayesi ama bence sonuyla da kanıtlıyor ki ikisi arasında pek bir fark yok bu film için. Joker ve Harley Quinn’de bu ikinci temaya daha yakınlar ki film bittikten sonra en çok onların konuşulması tarzları dışında bundan kaynaklı olabilir. Filmin eğlenceli yanları güzeldi. Şarkı seçimi müthişti. Jokerin silahlar arasına gülerek yatması ve üst çekim (hala izlemeyenleriniz varsa o sahne gelince beni hatırlayın J) çokk güzeldi. Bence harcanmış Joker bu filmde ya. Çok güzel işler çıkardı da sanırım devam filmine saklıyorlar. Neyse fena değildi bence bunu deme sebebimin de çoğunluğunu komedi unsurlarına borçluymuşum gibime geliyor ama sorun yok. Gülmeye ihtiyacımız var. Bu arada nolur ama nolur Cara Delevigne oyuncu olmasın, kampanya başlatalım bıraksın bu işleri. O kenafir gözleriyle kötü kadınken fena durmuyor da diğer haldeyken hiç olmamış ya valla bak. Bıraksın bu işleri yol yakınken.


Benden bu kadar. Siz neler izliyorsunuz bu aralar, iki yorum atın da şenlensin buralar. Kendinize iyi bakın, sanatla kalın :).

15 Ağustos 2016 Pazartesi

Sinema Güzeldir

Merhaba arkadaşlar, nasılsınız? Bugün sizlerle istedim ki vizyon filmlerine şöyle bir göz atalım. Ben vizyon filmlerini takip ederim ne gelmiş gitmiş diye ama en çok Başka Sinema severim açıkcası J. Şu aralar Başka Sinema şansım çok az lakin vizyon filmleri de bu aralar fena gitmiyor hani. Bu listeyle böylece hem birbirimize film önerelim hem de tartışalım ne dersiniz? Hadi başlayalım!

Evcil Hayvanların Gizli Yaşamı




Fragmanı ilk çıktığından beri bir sene oldu herhalde merakla beklediğm bir film. Konusu öyle hoşuma gitti ki bir de o kadar eğlenceli fragmanla bunu destekleyince ne zaman çıkacak diye sabırsızlıkla bekledim ve sonunda geldi. Çıktığı günün ertesi falan gittik herhalde. Ben çok eğlendim izlerken. Film üç boyutluydu gereksiz bir şekilde. Filmleri üç boyutlu yapıp bir iki hareketle bize fark ettirecekse hiç ettirmesin kanaatindeyim ben. Zaten gereksiz göz yoran bir olay, hakkını verirlerse eyvallah ama ben daha öylesini izlemedim ya da denk gelmedim herhalde. Filmde Max baş karakter köpeğimiz. Sahibine aşık, komşu evcil hayvanlarla dost, tek işi sahibinin dönmesini beklemek olan bir köpecik. Ne zaman ev sahibi akşam yeni bir köpekle eve gelir Max kendini dışlanmış ve ihanete uğramış hisseder. Yeni gelen köpek Duke barınaktan sahiplenilen iri bir köpektir ve kendinin istenmediğini anlayınca aralarında bir rekabet olması kaçınılmazdır. Bu ikisi arasındaki rekabet uzun sürmez çünkü kendi aralarında çatışırken başka bir rakip ortaya çıkar ki bu rakip - aslında rakipler -sahiplenildikten sonra insanların bakamayıp sokağa attığı sokak hayvanlarıdır. Sokak hayvanlarına karşı birlik olmaları ve yardım almaları gerekmektedir ve bu yardım Max’in gizli aşığı tarafından ilginç bir evcil hayvanlar topluluğuyla karşılanacaktır. Hikayemiz anlayacağınız böyle. Arkadaşlığın önemini anlatan paylaşmayı öğretmeyi amaçlayan komik bir animasyon. Çizimler zaten çok tatlı ve güzel.
Fragmanını izlediğimde böyle bir hikaye beklemiyordum fakat gerekliydi. Evcil hayvanların sahipleri yokken neler yaptığı belki büyüklere göre anlatılıp çizilseydi nasıl olurdu merak etmiyorum değil hani. Fikir çok orijinal, doğru yerden yola çıkılıyor fakat asıl anlatılmak hikaye başka burada. Yine de çok eğlenceli ve komik bir animasyon olmuş. Müzikleri de çok güzeldi. Bence hazır vizyondayken alınız yanınıza bir yavru insan gidin. Hatta gerek bile yok tek başınıza veya arkadaşlarınızla bile kafa dağıtmak için gidebilirsiniz. 

Cafe Society




Bir Woody Allen filmi. Yani bir Allen filminden beklentiniz neyse bu filmde hepsi karşılanıyor. Karmaşık ilişkiler, biraz mizah, Yahudi olmak, çoklu olay örgüleri, New York vs vs… 1930'larda geçiyor, kıyafetler ve mekanlar güzel. Beğendim mi? Tekrar izlemem. Daha çok sevdiğim Allen filmleri olmuştu. Peki, bu filmi neden beğenmedim? Şöyle ki, mizah duygusu fena değildi fakat filmin temeline oturtulan aşk hikayesi sönük hatta fazla yüzeyseldi. Oyuncuların performansı vasattı. Jesse Einsenberg’ün oyunculuğundan pek hoşlanmasam da kabul etmeliyim ki bu filmde iyiydi fakat her zaman dediğim gibi Kristen Stewart zorlama bir oyuncu. Birkaç mimik dışında pek bir performans beklememek lazım ki nitekim bizi şaşırtmadı. Steve Carell’a diyecek lafım yok ama senaryoyu o bile kurtaramamış :/. Dayı yeğen aynı kıza aşık olurlar fakat biri kızla evlenir ve herkes hayatına devam eder ama hem kız hem de kız tarafından seçilmeyen eş adayımız birbirinin arkadaşlığını özler ve unutamazlar. Yani karmaşık ilişki duygusal açıdan yeterince karmaşık bile değil.  Eee sonra? Bunu dedirtiyorsa bu hikayeyi bence içselleştiremediler ve eğer inandırsaydılar  o zaman da bunun tam tersini diyebilirdik. Bu film bu hikayeden fazlası diye ama dedik mi? Hayır. Bunun dışında sahneler çok aceleye gelmiş gibiydi. Sona yaklaşmak için idareten izledik sanki bazı yerleri, olayları. Bence olmamış :/.

Veronique’nin Çifte Yaşamı




Bir Kieslowski filmi. Kendisini bu blogda daha önce gördük. Seri Filmler #vol2 yazımdan Üç Renk üçlemesini okuyabilirsiniz. Polonyalı bir yönetmendir ama bu film gibi bazı filmleri Fransızcadır ve Fransa’da geçer. Ben bu filmi sinemada izlemedim ama şu aralar sinemalarda yeniden oynatılıyor ki bence bu çok güzel bir şey. Ben de izledikten sonra baktım yine sinemalarda sanırım bunu da buraya koysam fena olmaz dedim. 1991 yapımı filmin Irene Jacob var ki ben oyunculuğunu kötü bulmamakla beraber pek beğenmem J. Farkındayım özellikle bu yazıda hep beğenmiyorum dedim bazı oyunculara ve hiç mi beğendiğin yok, kimsin sen diyebilirsiniz J ama denk geldi işte. Üç Renk üçlemesinin Kırmızı filminde de kendisini izlemek mümkün. Dediğim gibi orada da iyiydi ama bu filmde eh işte J. Şimdi bu film Üç Renk üçlemesinden hemen önce çekilmiş ve ortak noktaları var. Yaşlı hanımlarımızın görünmesi, hayatlar arasındaki paralellikler, müzikler, gizemli bir hava falan filan. Konusu ise biri Polonya'da diğeri ise Fransa'da yaşayan aynı günde doğmuş iki insanın hayatını işler. Hayatlarındaki benzerlikler ve paralellikler bir şekilde bu iki insanın aralarında bağ oluşturur. Zaten ben kamera açılarını, çekimlerini çok severim yönetmenin bu filmde de o güzel görüntüleri görmek mümkün. Eğer hala devam ediyorsa mutlaka gidin bu filme. Hem biraz nostalji olur hem de gözleriniz şenlenir J.


Şimdilik benden bu kadar. Tabi evde çok film izliyorum, yavaş yavaş blogda önerilecek hepsi sırası gelince. Hatta bu aralar kötü film izlemedim diyebilirim lakin sabır J. Bu arada siz hangi vizyon filmlerini önerirsiniz, son zamanlarda sinemada ne izlediniz yorumlarda yazmayı unutmayın J. Kendinize iyi bakın, sanatla kalın J.

21 Aralık 2014 Pazar

The Hunger Games: Mocking Jay Part 1



Birçok kişinin izleyip yazdığı aşikar bi Açlık oyunları yazısı sizlerle. Yani benim yorumumla. Film 3 boyutlu ve alt yazılı değil bilmek isteyenlere. Aslında seri olarak yazmak güzel olurdu kitap karşılaştırılmalı falan ama nasıl unutmuşsam kitabı, filmi izlerken ne olacağını bilmeden her seferinde merak edip, şaşırdım. O yüzden şimdilik bu filmi inceleyelim belki daha sonra tüm serinin incelemesini yaparım. En baştan izleyip. son zamanlarda filmlerde liste yapmayıp tek tek inceleme yapıyorum farkındayım ama idare edin bu garibanı :). Hem böyle arada uzun inceleme yazmak bana da iyi geliyor umarım siz de okurken sıkılmazsınız. Hepsinin temasını sinemaya giden insanoğlu adı altında alırsak zaten yine bir liste oluyor :). Şimdi gelelim bu güzel filme.

Klasik kitap uyarlama olayından başlayacak olursam, olaylar kopuk değil ve bu da nereden çıktı diyecek olay yok. Aman neden iki film tek film olsa olmaz mıydı diyenlere ise hiç burası da fazla olmuş, gereksiz yere uzatılmış demedim. Gayet yerinde olmuş. Hayır uzatma olayını zaten Peter Jackson iyi bilir. Tek kitabı üç film yaparak, olmayan karakterler koyarak bize nasıl film gereksiz uzatılır güzelce, uygulamalı olarak göstermiştir. İlkini izledim, ikinciye gitmedim, üçüncüsüne gitmeyi yine düşünmüyorum. Teşekkürler Peter.

Filme tekrardan dönecek olursak Jennifer Lawrence döktürmüş. Hayır yeteneği, oscarı, güzelliği, sempatikliği yetmiyormuş gibi hatunun sesi de güzel. Artık bir yerde yuhh dedirtti (Şarkı için tıktık). Karakterine gelirsek kitapta hissettiğim alaycı kuş olma aşamalarındaki heyecanımı filmde de hissettim. Gayet güzel olmuş. Biz kızlar olarak Gale'e umut verip tipsiz Peeta'ya aşık olmasını kaldıramadık. Peeta hayranları kızmasın ama baştan beri diyorum olmamış, o role o adam olmamış. Karakterde değil de oyuncuda problem, hala iddia ediyorum seçememişler. Benim en çok sevdiğim karakterlerden,oyunculardan ve İngilizlerden olan Sam Claflin nam-ı diğer Finnick' i az görmekten şikayetçiyim. Arada bir görünüp iki üç cümle söyledi, olmadı. Bir diğer olmamış oyuncu Julianne Moore. Bu filmde karşımıza çıkan 13. Mıntıka başkanı Coin rolüyle kendisini beğenmedim. Ama bu filmde en beğendiğim karakter ve oyuncu bu sene aramızdan ayrılan Philip Seymour Hoffman'dı. Oyunculuğu tartışılmaz elbet ama bir insan bir role bu kadar mı yakışır. İzlerken hüzünlenmemek elde değil. Ara bulucu rolünü başarıyla gerçekleştirmiş.Filmi yine ağır havadan kurtaran yan rollerdeki Haymitch ve Effie karakterlerinin mizah anlayışı oldu. İkisi de az göründüler ama aklıma geldikçe hala gülmeme sebep esprilerin sahibidirler :).

Valla film popüler bir seri olunca soundtrack listesi de son dönemlerin favori isimlerine yer vermekten çekinmemiş.Tabi bunların yanında bazı klasik, rüşdünü ispat etmiş sanatçılar da yok değil. Lorde, Tove Lo, Chvrches, Grace Jones, Stromae, HAIM, Charlie XCX, Bat for Lashes, The Chemical Brothers bu isimlerden bazıları.

Bir de Suzanne Collins'i bir kez daha tebrik etmek gerek. Kadın yazmış. Sembolik isimler, göndermeler falan filan yapmış. İyi ki de yapmış. Saygı duyuyorum. Kültürel araştırmalar dersim için güzel bir kaynak ve örnektir kendisi :).

Fragman


Bu da müzik listesinden en sevdiğim şarkı



14 Aralık 2014 Pazar

Gone Girl - David Fincher (2014)


Bir David Fincher filmi, modern klasik, müthiş bir film. İşte bence aslında Gone Girl'ün özeti. Filmden çıkıp yurduma dönene kadar sürekli sesli olarak veya içimden "Çok iyi ya" demelerim bitmedi. Düşündükçe filmin başka anlamları olduğunu görmek, yeniden keşfetmek etkisini üzerinizden atamamanızın diğer sebepleri. Kitap uyarlaması olan film, kitabı okumasam da film olarak başarılıydı. Fincher'ın sinemaya bakışını, duruşunu görmek ve muhteşem bir konuyla bağdaşması ayrı bir güzellikti. Zaten bilirsiniz ki iyi bir senaryo kötü bir yönetmenin elinde felakete dönüşmesi hiç de uzak bir ihtimal değildir. En güzel örneklerinden biri çok sevdiğim Harry Potter filmlerinin en vasatlarından olan 5. film "Zümrüdüanka Yoldaşlığı", iyi bir kitabın kötü yorumlanmasına güzel bir örnektir. Ha, bana sorarsanız ben yine Harry Potter der bağrıma basar izlerim.  Aynı zamanda yine aynı seriden 3.film "Azkaban Tutsağı"'da iyi bir uyarlamaya örnektir ki kendisi ödüllü yönetmen Alfonso Cuoron eseridir. Gillian Flynn'in hakkını da yememek lazım. Kitabın yazarı, aynı zamanda senaryolaştıran kişidir de. Böyle bir kitabı da, senaryoyu da ancak zeki bir kadın yazabilirdi. Filmi güzelleştiren o ince detaylar, yüksek dozda sembolizm, ara ara gelen güzel ince espriler, yan anlamlar hep onun eseri. Ben saygı duydum.

Gelelim filmin genel yorumuna. Spoiler vermeden ufaktan anlatmak isterim. Film, ilginç bir monolog ile başlar. Daha ilk sahneden anlatır derdini aslında. Adına da evlilik der. İlk baştan bunun psikolojik şiddet/baskı, modern gerilimin tanımını olduğunun sinyallerini verir. Film sizden hep bir adım öndedir. Bildiğini biliyorum deyip ikinci yarı filmi baştan yazar. Öyle şeyler anlatır ki ağzın açık kalır ama arada gülmeyi de ihmal ettirmez. Fincher'ın o güzel açıları da filmi güzelleştiren diğer bir özellik. Kendisi "The Girl With the Dragon Tattoo" dan sonra yine bir kitap uyarlamasıyla karşımızda. Bildiğiniz üzere kendisi sever zor işleri. Palahniuk uyarlaması "Fight Club"ı hepimiz seviyoruz zaten. Yine en sevdiğim filmlerinden olan "Panic Room" ile bize bir gerilim filminin nasıl olması gerektiğini öğretir. "Seven" ı ilk izlediğim de her ne kadar abartıldığını düşünsem de başarılı bir filmdir. Yine uyarlama "Benjamin Button'ın Tuhaf Hikâyesi" de ortalarında sıkılsam da orijinal konusuyla günlük hayatımızda hala dizi ve filmlere malzeme verir. "Gone Girl"  için bu kadar referans varken, filmin başarısız olması imkânsız. Zaten uyarlama yaparken senaryoyu David Fincher'ın güvenilir ellerine bırakmak yapılacak en doğru şeydir. David Fincher efsane yapsın, alsın çeksin diye kitap yazılır bu saatten sonra :). Genel olarak, Fincher, aslında yönetmenlerin baştan bir sıfır geride başladığı kitap uyarlamalarında, durumu lehine çevirip bir anda bir sıfır önde başlama sebebidir.

Oyunculara gelirsek, Ben Affleck olaylı bir adam zaten. Film çeker Oscar alır, film yazar Oscar alır, film de oynar yine Oscar alır. Kendisi Oscarla baya içli dışlıdır bazı oyuncuların aksine J. Ödüllerden yana şanslıdır. Oyunculuğunu pek beğendiğim söylenemezdi ama bu filmle sempatimi kazandı. Yüz ifadeleri sadece beni değil bütün seyirciyi güldürmeyi başardı. Hala Batman olma konusuna sıcak bakmasam da filmde başarılıydı. Gelelim Rosamund Pike'a. Bu İngiliz hanımı birçok filmden hatırlayabilirsiniz. İtici gibi görünse de oyunculuğu güzeldi (itici dememin sebebi karakterinden dolayı değildir J). Neil Patrick Harris görmek isteyenler biraz hayal kırıklığına uğrayabilirler çünkü kendisi ikinci yarıda ve az biraz görünür. Az göründüğünden midir, rol farklı geldiğinden midir bilmiyorum da kasıntı, tam role girememe bir durumu vardı sanki. Yine de kötü diyemem. Film boyunca bu adamı nerden tanıyorum ya dediğim, aslında Facebook'ta birçok kişinin kapak fotoğrafı olarak görebileceğiniz canımız bağımsız filmlerden "Wristcutters" filmindeki başrol imiş kendisi. Dedektif ve başkarakterimiz Nick Dunne (Ben Affleck)'ın ikizi de güzel yan karakterleri başarıyla yerine getirdi. Ama bu yan rollerde ekstra sempatimi kazanan "Tanner Bolt" karakteriyle Tyler Perry oldu.

Müziğe gelirsek, bence filmi film yapan en önemli özellik/güzelliklerinden biridir. Doğru yerde gerilimi arttıran, sahneyi destekleyen başarılı bir soundtrack olmuş. Bir araba sahnesinde çalan Don't Fear the Reaper- Blue Öyster Cult ü es geçmek olmaz(Dinlemek isteyenler tıktık). Yine film için manidar şarkılardan biri.

Genel fikre gelecek olursak film, sinemada herkeste aynı anda seyirciye aynı tepkiyi verdirtmeyi başardı(en küçük salona koyan Cepa, utan!). Gerilim filmlerini sevenler kaçırmasın. Gerilim dedim diye korku sanılmasın, şahsen ben ne kadar düşkünsem gerilim türüne o kadar uzağımdır korkuya. Bu kadar sebebiniz varken bu filmi es geçmeyin. Tabi ben bu yazıyı hala sinemalardayken yazmıştım ama  eminim izlemeyenlerinizde DVD sürümünü bekliyordur :P. O zaman "common baby, don't fear the reaper" deyip bu yazıyı da bitirelim :).



Fragman